15-16 Haziran’dan metal grevlerine

129

Takvim yaprakları 15 Haziran 1970’i gösterirken Türkiye işçi sınıfı o güne kadar ülkede görülmüş en büyük direnişini yaratıyordu. Kocaeli’den yola çıkan işçiler önlerine çıkan barikatları, jandarma tanklarını yıka yıka İstanbul’a doğru ilerlediler. 16 Haziran’da Kocaeli ve İstanbul’dan yeni katılımlarla ilk gün 75 bin olan direnişçi sayısı kendini katlayarak 150 bine ulaşmıştı. Direnişi durduramayan sermaye elbette ki kolluk güçlerini bir kez daha devreye sokacaktı. Mutlu Akü işçisi Yaşar Yıldırım, Vinteks işçisi Mustafa Bayram ve Cevizli Tekel işçisi Mustafa Gıdak kitlenin üzerine açılan ateş sonucu hayatını kaybetti. İlk günden beri direnişi bir biçimde kontrol altına almaya çalışan fakat işçi insiyatifinin önüne geçemeyerek başarısız olan DİSK bürokrasisi 3 işçinin ölümünü bahane ederek eylemleri durdurma kararı aldı. Aynı günün akşamı sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı ilan edilerek sınıfın direnişi kırılmaya çalışıldı.

Elbette ki böyle bir direniş birdenbire var olmadı, bunu yaratan etkenler oldukça fazlaydı. 1970’ten önceki bir kaç yıl içerisinde hem sınıf yapısında hem de sendikal yapıda önemli değişiklikler meydana geldi. Kapitalizmin sömürüsünü iyice azgınlaştırması, işçilerdeki öfke birikimini attırıyordu. 68-69 yıllarında pek çok fabrikada haklarını almak isteyen işçiler tarafından fabrika işgalleri gerçekleşiyordu. Aynı yıllar Türk-İş bürokrasisini yıkan işçilerin DİSK’i kurmasını da beraberinde getirmişti. Militan işçilerin birçoğu DİSK’te örgütleniyor, birçok eyleme girişip haklarını alıyor bu durum Türk-İş’li işçiler arasında DİSK’e doğru bir kayışın dinamiklerini barındırıyordu. Böyle bir konjonktürde sermaye ve onun devleti bir çözüm bulmak zorundaydı ki çok gecikmeden iş ve sendikalar yasalarında değişikliğe gitmek istediler. Yapılacak değişiklikler temelde DİSK’i etkisizleştirmeyi ve sendika değiştirmenin zorlaştırılmasını hedefliyordu. Sermayenin bu en son saldırısı yıllardır biriken sınıf öfkesinin patlama noktasına dönüştü ve 15-16 Haziran direnişini doğurdu. Nitekim direniş sonucu yasayı çıkaramadılar. Direnişin öncüsü konumundaki binlerce işçi ise işlerinden atıldı.

Bu yıl 15-16 Haziran’ın 45. Yılı. Sınıfın yarattığı en büyük eylemliliklerden biri olan bu direnişten sonra ülkemizde işçi sınıfı 2 ya da 3 defa daha bu kadar güçlü şekilde sahneye çıktı. En son Bursa’daki metal direnişi bu sahneye çıkışlardan en günceli. Her iki eylem arasında elbette ki birçok farklılık var. Gerek ortaya çıkışları, gerek talepleri, gerek eylemin biçimi olarak. Ancak her iki eylemde de işçi sınıfının politik durumu itibariyle benzerlikler kurabilmek mümkün. 15-16 Haziran sendikalı işçilerin eylemi olmakla birlikte kendiliğinden bir eylemdi. İşçi sınıfının o günkü politik bilinci eylemin bir üst noktaya sıçramasına, eylemi bitirme noktasında DİSK bürokrasisini yıkmaya yetmedi. Sınıf politik öncüsünden yoksundu ve kitle içerisinde öncü bilince sahip işçi sayısı da yok denecek kadar azdı. Bursa metal direnişinde de durumun benzer olduğunu söyleyelim. Sınıfın kendiliğinden eylemi Türk-İş bürokrasisini yıkarken 45 yıl sonra hala politik öncüsünden yoksun olması ve politik bilinci eylemleri bir üst noktaya sıçratamadı. Kimi fabrikalarda Türk-İş’ten daha gerici sendikaların önünü dahi açtı. Dolayısıyla her iki eylemde de politik öncünün yoksunluğu ve sınıfın politik bilinçten uzaklığı eylemlerin yönünü belirledi.

İşçi sınıfı hem 15-16 Haziran’dan hem Bursa metal direnişinden önemli kazanımlar ve deneyimlerle çıktı. Bize düşen görev bu kazanımların sayısını arttırmak, deneyimleri doğru okumak ve sınıfın bir sonraki 15-16 Haziranı’nı politik öncünün yoksunluğunda karşılamamak için her alanda mücadeleyi sürdürmektir.

Yorumlar kapalıdır.