Telefonun diğer ucundaki de senin gibi işçi…

Evlere kapanmak zorunda olduğumuz bu günlerde herkes kendi hikâyesini yazmaya, anlatmaya başladı. Farklı sektörlerde çalışan insanların yaşadıkları zorluk daha fazla gözler önüne serildi. Ben de biraz yazmak anlatmak istedim kendi hikâyemi.

Ben yedi yılı aşkındır farklı sektörlerin çağrı merkezlerinde çalışıyorum. Aslında coğrafya bölümü mezunuyum, ne hayallerle gitmiştim oysa üniversiteye. Ne yazık ki diğer binlerce arkadaşım gibi mezuniyet sonrası kendi mesleğimde iş bulamadım. Okul bittikten sonra da memlekete dönmek istemedim. Çünkü Hatay’da iş imkânı çok kısıtlı, bulsan bile dönemsel çalışabiliyorsun.

Üniversiteden beş arkadaşla taşı toprağı altın olan İstanbul’a bize de biraz aş düşer diyerek geldik. Açık söylemek gerekirse kolay iş bulamadık. Küçük bir yerden gelmiştim ve yeni sektörler duymaya başlamıştım. Arkadaşım bana çağrı merkezinden bahsetti. İşin çok basit olduğunu hatta benim kolaylıkla bu işe uyum sağlayacağımı söylemişti. Sonunda telefonda kitap satışı yapan bir çağrı merkezine kabul edilmiştim. Ne yalan söyleyeyim, ilk başlarda bu işi çok sevmiştim. Ama bu sevgi uzun süremedi. Bu işte hedef odaklı satış yapmak ve verilen hedefleri geçmek zorundasınız. Günde en az 100 kişi ile konuşuyordum. Molalardan hiç bahsetmeyeyim çünkü inanın o kadar az çıkıyorduk ki yemeği bile masamızda yemek zorunda kalıyorduk. Maaş ise verilen emeğe göre çok azdı. Bu çalışma koşullarına üç ay dayanabildim ve düşük performans bahanesiyle işten çıkarıldım.

Bu sektörün bir özelliği var. Maaşı önemsemez ve esnek, güvencesiz çalışırsanız kolay iş bulursunuz. Aklınıza bile gelmeyecek sektörlerin çağrı merkezi birimi var. Tekrar aynı sektörde işe girdim. Burası da telefonla internet satışı yapan bir yerdi. Kâbuslarım yine başladı. Yine yüksek hedefler, bitmek bilmeyen telefon konuşmaları ve tam verilmeyen maaşlar…

Bu işyerinde hiç tam maaş alamadım. Aldığım maaş da öyle çok yüksek değil, o günün asgari ücreti 803,68 TL idi. İşe beş dakika geç gelseniz, molanızı beş dakika aşarsanız bunlar hep maaştan kesiliyordu. Buradaki hikâyem de uzun süremedi. Hiç unutmuyorum, 2013’ün yılbaşı günüydü. Sabah ofise erken gelip kendi aldığımız süslerle ofisimizi süslemiştik. Öğleden sonra patron tüm ofisi toplantıya çağırdı. Ofisin istenilen kâra ulaşamadığından dolayı İstanbul lokasyonunu kapatıp Uşak’a taşınacaklarını söyledi ve bizi yılbaşı gecesi toplu işten çıkardı. Mutlu başlayan bir yılbaşı günü akşama kadar ofisin önünde çıkış işlemlerinin yapılmasını beklemekle geçti. Kendime söz verdim, satış pazarlama olan bir işte çalışmayacaktım.

Ardından bu kez farklı bir çağrı merkezine girdim. Bankaların icra takibini yapan bir ofiste işe başladım. Daracık bir alanda 150 kişi çalışıyorduk. Buradaki tempo daha ağırdı ve aylık tahsilat hedefi vardı. Hedefi üç ay geçemezseniz prim cezası alıyorsunuz. Çağrı merkezi çalışanlarının en büyük sorunu da buydu. Uzun mesailer, yoğun çalışma temposu, çok yüksek rakamlarla tahsilat yapsanız bile maaşınız o dönemin asgari ücretinden 300 TL fazladır. Bu işyerinde üç sene çalışabildim ve evlenince tazminatımı almak için işten ayrıldım. İlk kez işten kovulmayıp kendi isteğimle hakkımı alarak ayrılmıştım.

İstanbul’da geçinmek zor, hele ki kiracıysanız daha da zor. İki ay sonra tekrar iş aramaya koyuldum ve yine bir icra takibi ofisinde işe başladım. Bu alanda çalışmak cidden çok zor. Bankaların kredilerini tahsil edebilmek, kriz koşullarında çalışanlar açısından çok yıpratıcı.

Salgın nedeniyle şu an evden çalışıyoruz. Kendi telefonumuzdan aradığımız için mesai diye bir şey yok. Her an telefonum çalabilir ve saat kaç olursa olsun açmak zorundayım. Bu süreçte insanların ceplerinde olmayan parayı talep etmek hiç adil değil. Çünkü ben de borçlu olan bir emekçiyim. Banka adına arıyor olmam bu gerçeği değiştirmiyor. Aslında borçlu, telefonun diğer ucundaki beni temsil ediyor.

Kadın çalışan olmak da ayrıca zor. Sırf kadın olduğunuz için bile insanlar size saygı duymuyor, çok rahat küfür edebiliyor ya da sözlü tacizde bulunuyor. Psikolojik olarak yıpranma yüzdeniz çok yüksek.

İnsanlar geçinemedikleri için kredi kartına ya da krediye başvuruyor. Çünkü kapitalizm insanları öyle bir hale getirmiş ki borçlanmadan seni içinde barındırmaz. İnsanların aldıkları maaş yetersiz, temel gıda maddeleri çok pahalı ve bundan dolayı bankalara muhtaç bırakılıyoruz. Son bir aydır borçlular daha sık aramaya başladı. Çünkü kimsenin parası yok, borcunu ötelemek istiyor. Diğer taraftan bankalar icra sürecindeki borçları ötelemiyor. Tabii bunu borçluya söyleyince sizi yetkili görüp bütün kinini, öfkesini size kusuyor. Aslında kini bana değil bu sisteme. Ben de olan sabrımca anlatmaya gayret ediyorum, hatta “Ben de işçiyim, seninle aynı koşullarda yaşıyorum, bu benim elimde olan bir durum değil” diyorum. Aynı koşullarda yaşadığımı anlayınca özür diliyor, çünkü aynı tarafta olduğumuzun farkına varıyor.

Salgın sürecinde çalışmak zorunda kalan birçok insan oldu. Diğer taraftan işe gidemeyenler ise ya işinden atıldı ya ücretsiz izne çıkarıldı ya da kısa çalışma ödeneğine başvurdu. Bu tablo bize açıkça şunu gösteriyor: Zaten çok yüksek olan borçlu sayısı katlanarak artacak, bizim de işyükümüz hem psikolojik hem de mesai anlamında artacak. Ben de tıpkı bir fabrikada çalışan işçi gibiyim. Beni görmüyor olmanız bu gerçekliği değiştirmiyor.

Bu yazıyı okuyanlar eminim çağrı merkezi işçilerine yönelik önyargılarını biraz olsun kırabilir. Telefonun diğer ucundaki kurumun sahibi değil çalışanıyız ve çağrı merkezi işçileri sizinle aynı gemide.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.