Lgbti+lara yönelik gittikçe yoğunlaşan saldırılar, 12 Eylül’de lgbti+ derneklerine ve hak savunucularına yönelik operasyonlarla yeni bir boyuta ulaştı. Bu saldırıları ahlak, muhafazakârlık veya gericilik gibi kavramlar yerine maddi ve siyasi temelleri üzerinden tartışmanın faydalı olacağına inanıyorum.
Kapitalist düzen, 2008’den bu yana süren ekonomik krizini aşamadığı gibi aynı zamanda derinleşen bir toplumsal yeniden üretim krizi içinde. Doğum oranları düşüyor, nüfus azalıyor ve yaşlanıyor, boşanmalar artıyor, kadınlar geleneksel aile rolünü giderek daha fazla reddediyor. Tüm dünyada gerici ve sağcı rejimlerin bu krize karşı tepkisi aile kurumunu ve geleneksel cinsiyet rollerini güçlendirmek oluyor. Çünkü sömürünün sürebilmesi, bunun için gereken bakım emeğinin veya ev içi emeğin kadınlar tarafından ücretsiz, karşılıksız ve itirazsız verilmesine bağlı. Bu sömürü düzeni “ailenin güvenliği” kılıfıyla örtülmeye çalışılıyor.
Türkiye de bu krizden muaf değil, hatta krizi en yoğun yaşayacak ülkelerden biri. Avrupa’daki emperyalist ülkeler bu krizle daha erken karşılaşsalar da çevreden merkeze akan sermaye birikimiyle beslenen sosyal devlet mekanizmaları ve göçmen emeğiyle bu krizi bir süre daha idare edebildiler. Türkiye’de ise Tek Adam rejimi bu krizi de zor yoluyla yönetmeye çalışıyor. Kadının ücretsiz ev içi emeğine dayanan üretim modeli hem ekonomik kriz hem de bu modelin artık reddedilmesiyle çatırdıyor. Rejimin buna karşı çözümü ise bu geleneksel görevleri reddeden aktörleri hizaya getirmek adına kadınları ve lgbti+ları düşmanlaştırmak.
Bu saldırılar siyasal bir araç olarak da kullanılıyor. Dünyada örneklerini gördüğümüz muhafazakâr sağcı akımlar tabanlarını ailenin korunması gibi söylemlerle konsolide etmeye çalışıyor. Türkiye’de de saldırıların özellikle seçim yaklaşırken yoğunlaşması, taban konsolidasyonu çabasının bir tesadüf olmadığına işaret ediyor.
Son saldırı dalgasıyla rejim bir adım öteye geçerek lgbti+ları daha da sınırlandıran, örgütlenme zeminini bizzat hedef alan bir baskı politikası izledi. Bunu da toplumda bir ahlaki panik yaratarak, meseleyi bir “iç güvenlik” meselesine çevirerek yaptı. Yandaş gazetelerin attığı “Bunlar sadece ahlaksızlık yapmıyor, iç karışıklık çıkarmaya çalışıyor” manşetlerinde bunu görebiliriz.
Kadın ve lgbti+ hareketinin bugün maruz kaldığı baskı, rejimin baskı politikalarına karşı yürütülen demokratik hak ve özgürlükler mücadelesinin bir cephesine uygulanmaktadır. Yıllardır var olan derneklerin kriminalize edilmesi, bu alandaki örgütlü mücadeleyi mücadele zemininin dışına itme çabasının da bir parçası. Bu şekilde hem devletin “olağanüstü” güçlerini kullanmasını meşrulaştırmaya hem de toplumsal muhalefetin dayanışmasını sindirmeye çalışıyorlar. Bu yüzden rejimin karşısında duran tüm muhalefet gözaltına alınanların ve tutuklananların serbest bırakılması, lgbti+ların örgütlenme hakkına ve kurumlarına yönelik saldırıların durdurulması talepleri etrafında dayanışmayı büyüterek sürdürmeli.
