Hatay’da sel: Yaşanan yıkımlar doğal afet değil ihmaldir!

Bazen bir şeyleri yazmaya nereden başlayacağımı bilemiyorum. Çünkü üç yıldan beri memleketimin başına gelmeyen felaket kalmadı. Antakya’da yaşananlar karşısında kelimeler yetmiyor, içinde bulunduğumuz durumu yansıtacak cümle bulamıyoruz. Ama yine de bize ve şehrimize yaşatılanları bıkmadan, usanmadan, yorulmadan yazmak, anlatmak gerekiyor. Çünkü bazı acılar konuşulmadıkça büyüyor, bazı gerçekler görmezden gelindikçe normalleşiyor.

Hatay’da yaşananlara hâlâ “doğal afet” denmesini kabullenemiyorum. Çünkü ortada yalnızca doğanın değil, yıllardır süren ihmallerin, rant uğruna yok edilen şehrin ve bilimi yok sayan politikaların yarattığı bir yıkım var. Doğa durup dururken insanları hedef almıyor. Doğanın intikam aldığına dair anlatılan o romantik hikâyelere de inanmıyorum. Gerçek çok daha açık: Biz doğanın midesine neyi tıkıştırdıysak, doğa bugün onları bize geri kusuyor.

Betonla boğulan toprakları, kurutulan dereleri, yok edilen ağaçları, altyapısız bırakılan şehirleri, denetimsizliği, plansızlığı… Hepsi bize deprem olarak, sel olarak, yangın olarak, yıkım olarak geri dönüyor. Ve bunun bedelini sadece biz insanlar ödemiyoruz. Hayvanlar, kuşlar, ağaçlar, toprağın kendisi, yani bütün yaşam bu yıkımın içinde yok oluyor. İnsanlık artık yalnızca kendine zarar vermiyor; kendi hırsıyla birlikte bütün doğayı da acımasızca felaketin içine sürüklüyor.

Bu noktada özellikle Asi Nehri’nin durumu da Hatay’daki tablonun en çarpıcı örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Asi Nehri yalnızca bölgenin değil, Antakya’nın da hafızasını taşıyan çok önemli bir su hattıyken, yıllardır süregelen plansız ve kontrolsüz yapılaşma bu hassas havzayı ciddi biçimde baskı altına almış durumda. Nehir yatağına ve çevresine yapılan müdahaleler doğal akışı bozarken, deprem sonrası süreçte hızlanan ve çoğu zaman denetimsiz yapılaşma baskısı bu tabloyu daha da ağırlaştırdı. “Yeniden inşa” adı altında yapılan bazı müdahalelerin doğanın taşıma kapasitesi gözetilmeden yürütülmesi ise, aslında Hatay’daki kentleşme ve planlama sorunlarının ne kadar derinleştiğini açıkça gösteriyor.

Birçok hayvan selde hayatını kaybetti. İnsanlar depremden kalan yaralarını daha yeni yeni sarmaya çalışırken bir kez daha yıkımın içinde kaldılar. Evler, yıllarca emek verilerek kurulan hayatlar, bir gecede yeniden yıkıldı. Esnaf kendini yeni yeni toparlıyorken bu kez sel vurdu; yeniden başlamak zorunda kaldılar, hem de kaçıncı kez olduğu bile sayılmadan. Orada yaşamak artık “devam etmek” değil, sürekli sıfırdan başlamaya zorlanmak gibi. Ve en ağır olanı da bu: İnsanlar yalnızca kayıplarını değil, tutunmaya çalıştıkları her şeyi tekrar ve tekrar kaybediyor.

Hatay’daki sel felaketinde şu ana kadar en az 5 kişi hayatını kaybetti, kayıp insanlar için arama çalışmaları hâlâ sürüyor. Ama sayıların arkasında hayatlar var. Yarım kalan hayatlar, bir gecede değişen ömürler var. Yaşanan olayda bir annenin hikâyesi canımı çok acıttı. Yağmurdan dolayı damı akıtıyor, evde çocukları üşümesin diye onları kızının evine gönderiyor. Çünkü çocuklarının kuru, sıcak ve güvenli bir yerde barınmasını istiyor. Ama o gece sel geliyor, kızının evi yıkılıyor ve iki oğlu sele kapılıyor. Biri hayatını kaybediyor, diğeri komada yaşam savaşı veriyor. İnsan bunu okuyunca susamıyor. Çünkü burada yalnızca doğanın sertliği yok; insanları yoksulluğa, güvencesiz yaşam koşullarına mahkûm eden bir düzen var.

Bir halkın yıllardır felaketten felakete sürüklenmesi normal değil. Bu kadar acının ardından hiçbir şey olmamış gibi devam edilmesi hiç normal değil. Çünkü bir şehir sürekli yıkıma uğruyorsa orada sorun yalnızca doğa değildir. Sorun, insan hayatını ve doğayı sermayenin gerisine atan düzendir.

Sonra tüm bu yaşananlara “kader” deniyor. Hayır. Bilimin susturulduğu, şehir planlamasının rant uğruna yok edildiği, doğanın sistematik biçimde talan edilip kapitalizme feda edildiği yerde yaşanan hiçbir şey yalnızca afet değildir. Önlem alınmayan her felaket zamanla katliama dönüşür.

Antakya bugün önümüzde çok somut bir gerçek olarak duruyor. Doğayla savaşarak, bilimi yok sayarak, şehirleri betonla boğarak hiçbir toplum ayakta kalamaz. Buradan ders çıkaramazsak ilerleyemeyiz. Nefes alamayız. Çünkü acılarımız bireysel değil, toplumsal. Bir çocuk sele kapıldığında, bir şehir göz göre göre yıkıldığında bu hepimizin ortak yarasına dönüşüyor. Ve bu yarayı ancak birlikte, akılla, bilimle, dayanışmayla ve en önemlisi de doğayı koruyarak, yaşamı gerçekten savunarak iyileştirebiliriz.

Yorumlar kapalıdır.