Yedek işçi ordusu büyüyor

TÜİK’in 2026 yılının ilk çeyreğindeki verilerine göre işsizlik oranı 0,1 puan azalarak yüzde 8,2 oldu. Ancak aynı zamanda işgücüne katılım oranı 0,7 puan azalıp yüzde 52,6’ya düştü. 301 bin kişi işini kaybetti. Sektör dağılımına göre hizmet sektöründe 189 bin, inşaatta 48 bin, tarımda 44 bin, sanayide ise 20 bin kişi işini kaybetti. Geniş tanımlı işsizlik yani atıl işgücü oranı 0,6 puan artarak yüzde 30,4’e yükseldi.

Bu tanımlar arasındaki fark nedir? TÜİK’e göre işsiz sayılmanız için son dört hafta içinde aktif olarak iş aramış olmanız gerekiyor. Yani artık iş aramaktan ümidini kesenler, günlük veya dönemlik işlerle hayatta kalmaya çalışanlar veya üzerine yüklenen bakım emeğinin altında iş arayamayanlar atıl işgücü olarak tanımlanıyor.

Artan işsizlik ve düşen alım gücü uzun vadede ekonomik krizin aşılması için katlanmamız gereken bir “acı reçete” gibi sunuluyor. Orta vadeli program enflasyonu düşürmek için iç talebi kısma yolunu seçti. Hem vergiler tabana yayıldı hem de kamusal hizmetler kesildi. Bu politikalar sonucunda alım gücümüz eritildi, ucuz emek kaynağı haline getirildik. Yüksek işsizlik de bu tablonun önemli bir parçası. Kaynaklar emekçiler için harcanmıyor, nitelikli istihdam imkânları yaratılmıyor, emekçiler sefalet ücretlerine mahkûm ediliyor. O sırada sermayenin kâr hırsı asla dizginlenemiyor, patronlar hiçbir engelle karşılaşmadan topluca işten çıkarma yapabiliyor. İşsizlik, sermaye sınıfının elinde bir silah olmuş durumda. Birden fazla işçinin yapması gereken işler bir işçinin üzerine yıkılıyor. Türkiye’de bir işçi, dünya ortalamasının oldukça üzerinde, haftada ortalama 42 saat çalışıyor. Patronlar işten çıkarma sopasını gösterip işçiyi düşük ücretlere ve kötü çalışma koşullarına mahkûm ediyor.

İşsizlik maaşı asgari ücretin bile çok altında, bir işten çıkınca diğerini bulmak da hiç kolay değil. Bu hayat pahalılığı içinde işsiz kalmak hem maddi hem de manevi açıdan oldukça yıpratıcı. Bu düşük ücretlerle çalışırken geçinmek oldukça zorken asgari ücretin bile altında bir işsizlik maaşının kirayı, faturayı, beslenmeyi karşılamaya yeteceğini söylemek mümkün değil. Bize acı reçete yazanlar ise büyümeye, servetlerini artırmaya devam ediyor. Sermaye sahiplerinin vergi borçları affedilirken, Türkiye’de gelir vergisinin büyük çoğunluğunu ücretli çalışanlar ödüyor.

Bu ekonomi politikaları işsizliği ve eşitsizliği tırmandırırken biz ne talep edebiliriz? “İşten çıkarmalara son!” demekle başlayabiliriz. Patronların kâr oranlarını artırmak için işçi çıkarıp sömürüyü artırmasına izin verilmemeli. Ancak bu da yeterli değil. Çalışma saatleri azaltılarak işler tüm çalışanlar arasında pay edilmelidir. İşyerindeki emek düşmanı uygulamaların bahanesi olan ticari sırlar kaldırılmalı! İşletme defterleri ve banka hesapları işçilerin denetimine açılmalıdır.

Yorumlar kapalıdır.