AB Göç ve İltica Paktı Çalıştayı: AB yolunda göçmenleri ne bekliyor?

Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı, 20 Haziran Cumartesi günü İstanbul Barosu Galata Kültür Merkezi’nde bir çalıştay gerçekleştirdi. AB Göç ve İltica Paktı: Türkiye-AB Göç Rejiminde Yeni Dönem başlıklı çalıştayda iki oturuma ve bir forum kısmına yer verildi.

Birinci oturumun moderatörlüğünü de üstlenen Tuğba Yılmaz açılışı yaparken çalıştayın çerçevesini özetledi ve 12 Haziran’da yürürlüğe giren AB Göç ve İltica Paktı ekseninde; şekillenen yeni sınır politikalarını, göçmen emeğinin tabi kılınmak istendiği emek rejimini, Frontex’in (Avrupa Sınır ve Sahil Güvenlik Ajansı) değişen yapısı ile işlevini ve sahadaki hak mücadelelerinden edinilen deneyimlerin aktarımını içeren çalıştay programını aktardı.

Saki: “Göçün kaynağında kapitalizm var”

Birinci oturumun ilk sözünü alan Dem Parti İstanbul Milletvekili ve AGİTPA (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Parlamenter Asamblesi) Göç Komitesi üyesi Özgül Saki, dünyadaki kitlesel göç olgusuna dikkat çekerek bu göçlerin çok büyük kısmının kapitalizmin ve kapitalist devletlerin yarattığı savaşların, iklim krizinin, doğal yaşam ve geçim alanlarının şirketler tarafından tahrip edilmesinin sonucu olduğunu belirterek aynı sırada gerek ABD’de gerek AB’de gitgide sertleştirilen göçmen karşıtı sınır politikalarının görünür kıldığı ikiyüzlülüğe işaret etti.

Saki, çok yoğun bir göç almış olsa da Türkiye devletinin de göçmenlerin mültecilik statüsünü tanımadığını ve bu yüzden burada bulunan yaklaşık 4 milyon mültecinin Cenevre Sözleşmesi’nin kendilerine tanıdığı haklardan faydalanamadığını hatırlattı.

AB’nin 12 Haziran’da yürürlüğe giren yeni göç ve iltica paktına değinen Saki; “dosyaları hızlı sonuçlandırma”, “göçün güvenli yönetimi” gibi kavramsallaştırmalarla olumlu gelişmeler olarak lanse edilmek istenen yeni uygulamaların sınırda yapılan başvuruların 7 gün içinde aceleyle sonuçlandırılması ve bu süre içerisinde gerekli evrak, belge, bilgi temini yapma imkânı olmayacak mültecilerin mağduriyetiyle sonuçlanabileceğini ve pakt kapsamında tüm Avrupa ülkeleri için ortak bir veritabanının devreye alınmasıyla herhangi bir ülkeden iltica başvurusuna ret kararı alan mültecilerin diğer ülkelere başvurmasının önünün kapatılacağını belirtti.

Göçmenler insandışılaştırılıyor

Saki; Avrupa devletlerinin topraklarına kabul etmedikleri mültecileri Türkiye, Arnavutluk, Tunus gibi “üçüncü güvenli ülke” olarak adlandırılan ülkelere göndermeyi planladığını, yine benzer biçimde İngiltere’nin Ruanda, İtalya’nın ise Arnavutluk ile bu gibi anlaşmalar yaptığını ve göçmenlerin kendi irade ve istekleri tamamen hiçe sayılarak kendilerini bir anda hakkında hiçbir bilgilerinin olmadığı bir ülkede bulmalarına yol açacak bir işleyişin kendilerine dayatılmak istendiğini ifade etti. Ayrıca Emperyalist Avrupa devletlerinin bir çekirdek Avrupa tanımlayarak eşitlik, özgürlük, kardeşlik gibi tarihsel referansları buraya atfettiğini ancak dışarıda bıraktıkları herkesi insandışılaştırarak bu değerlerin kapsama alanı dışında bıraktıklarını dile getirdi.

Dünyanın içinde bulunduğu çalkantılı politik döneme dikkat çeken Saki, önümüzdeki dönemde de savaşların devam edeceğinin görüldüğünü ve emperyalist kapitalist ülkelerin de bu gidişata paralel olarak göç politikalarını şekillendirdiğini ve söz konusu pakt ile ABD’de ICE’ın üstlendiği görevin benzerini şimdi AB’de de Frontex’in üstleneceğini belirtti. Frontex’in önceden Avrupa’daki sınır ülkeleri destek istediğinde devreye girebildiğini ancak şimdi bütçesi 6 katına çıkarılarak, silahlanması artırılarak ve teknik yardımla sınırlı olan görev tanımının genişletilerek sınırları korumaktan sorumlu haline getirilmekte olduğuna ve izleme, takip gibi yeni görevler de üstlendiğine değinen Saki, Türkiye ile Frontex arasında da geçmişten beri imzalanan anlaşmalar olduğuna ve bunların uluslararası anlaşma mahiyetinde olup mecliste onaylanmasının gerektiğini ancak hepsinin Dışişleri Bakanlığı bünyesinde kotarıldığını hatırlattı. Bundan sonra yapılması muhtemel anlaşmaların kamuoyunda ve mecliste tartışılmasının son derece önemli olduğunu dile getirdi.

AB ve AKP göçmenler karşısında ortaklaşıyor

Saki, başta ortak veritabanı olmak üzere yeni pakt ile hayata geçecek birçok uygulamanın bir köle pazarı oluşturmaya hizmet edeceğini ve kapitalist Avrupa ülkelerinin göçmenleri üzerlerindeki “geçicilik” baskısını sürekli olarak koruyarak sermayenin ihtiyaç duyduğu sektörlerde ve ihtiyaç duyduğu sınırlı süre ile istihdam edecek şekilde topraklarına almayı ve güvenceden yoksun koşullarda çalıştırmayı hedeflediğini ifade etti. 500 bin göçmen alacağını duyurduğu için kamuoyunda olumlu bir örnek olarak sunulan İspanya’nın da işçilere güvenceden tamamen yoksun koşullar dayattığını belirten Saki, sözlerini tamamlarken AB’nin Türkiye’ye dönük kâğıt üstündeki kimi eleştirilerinin ötesinde şu süreçte “Türkiye AB ülkesi değil ama bizim için çok önemli bir ülke” gibi ikiyüzlü söylemlerle Türkiye’yi bu paktın aktif bir katılımcısı olarak konumlandırmak istediğini ve AKP’nin de buna dünden razı olduğunu, ayrıca önümüzdeki dönemde AB ve AKP iktidarı arasında göçmenler konusunda süregelen işbirliğinin daha da derinleştirilmek istediğini belirtti.

Akdeniz: “Emperyalizmin savaş ve göç politikaları paralel ilerliyor”

Çalıştaydaki ikinci sunumu gerçekleştiren gazeteci yazar Ercüment Akdeniz, 2015’te Avrupa merkezli başlayan ve BM’nin de dahil olduğu bir çalışma haline gelen Ajanda 2030 adlı belgeye değinerek bu strateji belgesinin NATO’nun 2030’a kadar dünyada soğuk savaşın ağırlığını korumasını, sonrası için ise sıcak çatışmanın yükselişini öngören projeksiyonuyla uyumlu şekillendirildiğini ve göç politikalarının küresel savaş beklentisiyle beraber yapılandırıldığını ifade etti.

Bu yöneliş kapsamında göçün yönetilmesi gereken bir mesele olarak ele alındığını ve her devletin bu meseleye paydaş olması gerektiğinin vurgulandığını aktaran Akdeniz, paydaşlar arasında bir nevi işbölümü de yapıldığını ve göçü yönetecek politikaları belirleyecek ve kalifiye göçmen emeğini sömürecek merkez kapitalist ülkelerin de Türkiye, Arnavutluk gibi sürecin insani, lojistik yükünü üstlenecek ancak mali olarak fonlanacak ülkelerin de paydaşlar olarak tanımlandığını belirtti.

Akdeniz, söz konusu konsept dahilinde “düzenli göç” ve “düzensiz göç” gibi kavramların kullanılmasıyla esasen bir “makul göçmen” / “kriminal göçmen” ayrımı inşa edildiğini ve emperyalist kapitalist ülkelerin kendi yarattıkları savaşlar yüzünden yer değiştirmek zorunda kalan göçmenleri “suçlu” ilan edebildiğini ifade etti.

AB’de söz konusu “paydaşlık sistemi”ne girip mültecileri pay edenlerin; devletler, şirketler, STK’lar, finans sektörü, patron örgütleri, işçi sendikaları olduğunu dile getiren Akdeniz, Avrupa Entegrasyon Ortaklığı adıyla kurulmakta olan bu sistemin şimdi Türkiye’ye de yayılmakta olduğuna ve buradaki kurum ve kuruluşları da kapsamaya başladığına dikkat çekti.

Türkiye kalifiye göçmen işçi istasyonu oluyor

Geri kabul anlaşması ile Türkiye ve benzeri ülkelerin göçmen deposu haline getirilmiş olduğunu belirten Akdeniz, nüfusu yaşlanan ve kalifiye emek açığı bulunan Avrupa’nın güncel ihtiyaçları doğrultusunda Türkiye’nin göçmen işçilerin kalifiye hale getirilerek Avrupa’ya aktarılacağı bir istasyon olarak yapılandırılmak istendiğini, böylece ihtiyaç duyulan işçilerin şirketler üzerinden geçici olarak kısa süreli sözleşmelerle Avrupa’da çalıştırılmasının hedeflendiğini anlattı.

Halihazırda ILO, BM ve Milli Eğitim Müdürlükleri işbirliğiyle, AB kalkınma ajanslarının eğitmen ve fon desteğiyle Türkiye’deki bazı mesleki/teknik okulların yetişkin göçmenleri kalifiye hale getirme amacıyla kullanıldığına sahadaki gazetecilik deneyimi ile de şahit olduğunu aktaran Akdeniz, mobilize ve güvencesiz bir işgücü oluşturmanın hedeflendiğini ve bunun özel şirketler aracılığı ile örneğin bir iş/proje süresince bir Avrupa ülkesinde sonrasında ise bir başkasında çalıştırılan, dolayısıyla gittiği yerdeki işçilerle bağ kurması ve örgütlenmesi de tamamen engellenmiş bir işçi profilinin şekillenmesine hizmet edebileceğine dikkat çekti.

Bu gelişmeler ışığında uluslararası göçmen hakları ile uluslararası işçi haklarının iç içe geçmiş olduğunu belirten Akdeniz, alanda göçmen hakkı savunusu ile sendikal mücadelenin ayrı kanallardan ilerlemeye çalışması durumunda aşırı sağın güçlenebileceğini, yerli işçilerin göçmen işçilere karşı kışkırtılmasının gündeme gelebileceğini belirtti.

Dalkıran: “Cenevre Sözleşmesi’nin içi oyuluyor”

İlk oturumun son sözünü alan Koç Üniversitesi Göç Araştırmaları Merkezi’nden Dr. Müge Dalkıran, yaptığı sunumla AB Göç ve İltica Paktı’nın öne çıkan yönlerini aktardı.

Paktın hukuki mimarisi incelendiğinde; kendi vatandaşları için tüm dataların titizlikle korunmasını öngören AB ülkelerinin, söz konusu mülteciler olduğunda tüm kimlik bilgilerini, biyometrik verileri vd. dataları ülkeler arasında büyük ölçekli paylaşıma açmakta olduğunun görüldüğünü belirten Dalkıran göçmenlere tabi tutulmak istendikleri tarama uygulamalarını reddetme hakkı tanınmadığını söyledi.

Sınır politikalarındaki değişikliklerin, İtalya ve Yunanistan’da bulunan ve “ilk varış adaları” olarak tanımlanan adaların birer laboratuvar olarak değerlendirilmesi ile ilk olarak burada hayata geçirilen sert pratiklerin genele yayılmasına dayandığını belirten Dalkıran, “yavaş prosedürleri hızlandırma” kisvesi altında mültecilerin kendilerinden istenen kanıtları, evrakları, belgeleri toparlamasının mümkün olmayacağı kadar kısa 7 günlük sürelerde iltica başvurularına toplu retler yapılmasının önünün açıldığını dile getirdi.

Pakt içerisindeki “kriz tüzüğü” düzenlemesiyle 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin içinin oyulduğunu ve “yoğun göç baskısı” gibi muğlak kavramlara dayanarak mülteci haklarının askıya alınmasının, tüm başvuruların dondurulabilmesinin öngörüldüğünü söyleyen Dalkıran, böylece halihazırda Polonya tarafından de facto olarak uygulanan göçmen düşmanı sınır uygulamalarının Avrupa’da resmiyet kazanmakta olduğuna işaret etti.

Sınırlarda hak gaspları yaygınlaşacak

Paktın kurgusal olarak insanları henüz varış aşamasında iade edilemez/mülteci ve ihraç edilebilir/düzensiz göçmen olarak ikiye ayırdığına ve olası sonuçları iltica veya iade olarak mutlaklaştırdığına, bireysel durumların hızlı ve yüzeysel değerlendirmeler sırasında ihmal edilebilir hale geleceğine dikkat çeken Dalkıran, üçüncü ülkeye gönderilme durumunda hukuki belirsizliklerin de var olduğuna ve üçüncü ülkelerle yapılan anlaşmaların bu ülkelerin parlamentolarında onaylanmamış olduğu durumda mültecilerin oradaki varlığının yasal temelinin de tartışmalı hale gelebileceğine işaret etti.

Pakt ile birlikte sınırlarda hukuken başvurulacak son tedbir olması gereken “gözetim altında tutma”nın ilk uygulama haline getirildiğini ve 30 aya kadar uzatılabilecek bir gözetim altında tutma prosedürünün oluşturulduğunu belirten Dalkıran, çocukların da gözetim altında tutulmasının söz konusu olduğunu ve bunun çocuk haklarının ihlali anlamına geldiğini, zaten halihazırda da sınırlarda çocuklar özellikle yaşlarının tespiti hususunda keyfi uygulamalara maruz bırakılırken, bu uygulamaların pakt ile daha da yaygınlaşabileceğine değindi.

AB Göç ve İltica Paktı’nın yürürlüğe girmesinin Türkiyeli göçmenlere dönük beklenen etkilerine de değinen Dalkıran, önümüzdeki dönemde Türkiye’den AB ülkelerine siyasi iltica için başvuru yapanlara dönük toplu ret cevaplarıyla karşılaşılmasının olası olduğunu ve halihazırda Avrupa’ya göçmüş bulunan Türkiyelilerin geri gönderilme oranlarında da artış yaşanabileceğini belirtti.

Çalıştayın kısa bir aradan sonra başlayan ikinci oturumunda moderatörlüğü Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı’ndan Gülyeter Aktepe üstlenirken, Almanya’dan gazeteci Matthias Monroy ve Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı’ndan Özgün Özata sunumlarını gerçekleştirdi.

Monroy: “Frontex, AB’nin kolluk gücüne dönüşüyor.”

Almanya’da faaliyet gösteren Bürgerrechte & Polizei/CILIP ve nd.DerTag yayınlarının editörlüğünü sürdürmekte olan Matthias Monroy, çevrimiçi katıldığı çalıştayda yaptığı Frontex Komutayı Devralıyor başlıklı sunumuile Frontex’in geçirmekte olduğu dönüşüme odaklandı.

Doğrudan AB Parlamentosuna bağlı bir kurum olan Frontex’in sınır koruma ve savaş teknolojilerinin geliştirilmesi ve sınır dışı uygulamaları ile ilgili operasyonlar yürüttüğünü belirten Monroy, tüm ekipmanı AB üyesi devletler tarafından sağlanan bu yapının AB ülkeleri dışında Arnavutluk, Karadağ, Sırbistan, Moldova ve Bosna-Hersek’te de operasyonlar yürüttüğünü ve hatta Afrika’da da faaliyet yürütmeyi hedeflediğini ancak Afrika hükümetlerinin bunu reddettiğini aktardı.

Ağırlıklı olarak kara ve denizde operasyon yürüten Frontex’in son yıllarda yeniden yapılanma içine girdiğini ve gitgide daha özerk bir statü kazanmaya başladığını belirten Monroy kurumun bütçesinin de buna paralel olarak artmakta olduğunu, 2027 yılında bünyesinde 2500’ü silahlı olmak üzere 10 bin görevli çalıştırıyor olacağını ve bu haliyle AB’nin ilk kolluk gücü denilebilecek bir yapılanmaya dönüşmekte olduğunu vurguladı.

Özata: “Kadın ve lgbti+ göçmenler büyük sorunlarla yüz yüze”

İkinci oturumun ve çalıştayın son sunumunu gerçekleştiren Özgün Özata göçmen kadınların ve lgbti+ların yaşadıkları zorlukları ele aldığı sunumunda, göçmenler için varmak uğruna yola çıktıkları Avrupa’ya gidememenin, “güvenli bölge” olarak adlandırılan Türkiye’de kalmanın ne anlama geldiği sorusuna verilebilecek yanıtları paylaştı.

Göçmenlerin birçok ekonomik güçlükle mücadele etmek zorunda kaldığına dikkat çeken Özata, çeşitli ırkçı önyargıların bu mücadeleyi daha da katmerli hale getirdiğini belirtti. İstanbul’un bir ilçesinde yürüttüğü akademik saha çalışması sırasında karşılaştığı kimi olgu ve olaylardan da örnekler veren Özata; ev kiralamak isteyen göçmenlerden normal kira tutarının birkaç kat fazlasının istendiği ve fahiş fiyatlarla barınmaya uygun olmayan meskenlerde kalmak zorunda oldukları, tüm bu göçmenlerin sigortasız, günübirlik yevmiyeli işlerde çalışmak durumunda olduğu ve sıklıkla maaşlarının keyfi olarak verilmemesi ile yüz yüze kaldıkları ve meslek sahibi olan göçmenlerin kendi mesleklerini yapamaz halde olduklarına ilişkin gözlemlerini aktardı.

Esad rejiminin devrilmesinden sonra bilhassa Suriyeli göçmenlerin üzerindeki baskının arttığını dile getiren Özata, göçmenlerin şehirlerarası hareketlerinin zaten kısıtlanmış olduğunu ancak artık bir mahalleden diğerine taşınmalarının dahi zorlaştırıldığını belirtti. Tüm göçmenlerin çok yoğun bir sınır dışı edilme korkusuyla yaşadıklarını, geçici kimlik belgesi olmayan göçmenlerin en temel sağlık hizmetlerinden dahi yoksun kaldıklarını ve bir kısım mensubu Avrupa’ya geçmişken diğerleri geçemeyen ailelerin parçalanmakta olduğunu aktaran Özata, kadın ve lgbti+ göçmenlerin diğer göçmenlerin yaşadığı zorluğu dahi katbekat fazlasıyla yaşadıklarını vurguladı.

İkinci oturumun ardından gerçekleştirilen forumda salondaki dinleyicilerin hem konuşmacılara sorular yöneltmesi hem de kendi katkılarını diğer katılımcılarla paylaşmasıyla önümüzdeki dönemde göçmen ve mülteci hakları alanında yürütülmesi gereken mücadelelere ilişkin bir tartışma yürütülerek çalıştay sonlandırıldı.

Yorumlar kapalıdır.