NATO Zirvesi’nin ardından

Date:

Share post:

Temmuz ayında Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi; ittifakın çerçevesinin yeniden çizildiği, düşmanların yeniden tanımlandığı kritik bir zirveydi. 2019’da Macron’un “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” sözünün üzerinden çok zaman geçti. Rusya ve Çin’in merkeze alındığı “risklerin” ve operasyonel alanların yeniden tanımlanarak belirlendiği bu zirve, NATO 3.0’ın başlangıcı olarak nitelendiriliyor.

Bu yazı, bir emperyalist savaş örgütü olarak NATO’nun kendi jeopolitik krizlerine değil Türkiye’nin yeni dönem NATO’nun içinde ne gibi rolleri sahiplendiğine, bunun Türkiye iç siyasetine ve bölgesel dış politikaya etkisine değinecek.

Türkiye, kendi iç meşruiyet krizini emperyalist ittifakın şemsiyesi altında yönetmeye çalışırken, bunun karşılığında bu ittifakın somut bir parçası olarak hizmet sunacağını ilan ediyor. 1950’lerden beri süregelen SSCB’yi güneyden çevreleyen en kritik ileri karakol konumunu artık askeri-sınai kapasitesiyle güncel ihtiyaçlara uygun olarak hem Karadeniz’de hem de Ortadoğu’da yedek ordu işlevine dönüştürme sürecine girdi.

Zirve sırasında hem iç politikada hem de dış politikada iki önemli olay gerçekleşti. İçeride Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı üç davada (casusluk, İBB davası ve diploma) aynı gün savunma yapması istendi. Tepki üzerine savunma hakkı elinden fiili olarak alındı. Bununla paralel olarak, zirveden hemen önce sol, sosyalist parti ve örgütlere yönelik “önleyici” operasyonlar, gazetelerine dönük susturma operasyonları gerçekleşti. Bunlar, zirve bahanesiyle ama NATO’nun verdiği desteğin gücüyle toplumsal muhalefeti kriminalize etmeye ve siyasal demokrasiyi biraz daha tasfiye etmeye dönük hamlelerdi.

Zirve sırasında dış politikada da kritik bir hamle gerçekleşti. “İran ile savaşta NATO’yu yanımızda göremedik” diyen ABD, tam da NATO’nun sınırlarının ve düşmanlarının yeniden belirlendiği bu zirve sırasında İran ile ateşkese son vererek savaşı yeniden başlattı. Türkiye ise müzakereler devam ederken komşusuna yapılan saldırı ile ilgili hiçbir açıklama yapmadı.

İçeride toplumsal muhalefete dönük baskılara sessiz kalan ABD’ye karşı Türkiye de, kendi ekonomisine darbe vuracak İran savaşı ve diğer bölgesel konularda yer yer sessiz, yer yer destekleyici bir politik hat izliyor. İthal edilen meşruiyetle var olmaya çalışan bir rejimle yönetilen Türkiye, kendini önemli bir müttefik kılmaya çalışarak ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında bölgesel güç olma hedefine ilerlemekte. Ama tek amacı politik güç değil elbette. Finans kapitalin fon ve yatırım desteği olmadan içerideki ekonomik krizi hafifletemiyor. İmzalanan anlaşmalar çerçevesinde savunma sanayinin alacağı yatırım ve üretim kapasitesi artışı ve ardından gelecek siparişlerle bazı şirketlerin bu pastadan büyük paylar kapacağını söyleyebiliriz.

İleri karakoldan yedek orduya

Türkiye, kendi güvenlik ihtiyaçlarından bağımsız biçimde, başka bir merkezin stratejik haritasında bir konumlandırma noktası olarak tarif edilmeye devam ediyor. NATO 3.0 tartışmalarında Türkiye’ye biçilen rol de coğrafi konumu üzerinden tanımlanıyor. Kuzeyinde, güneyinde ve doğusunda bir NATO ülkesi bulunmayan Türkiye, NATO’nun Asya’ya uzanmış mızrak ucu gibi duruyor.

Zirve kapsamında bir Savunma Sanayii Forumu da düzenlendi ve Türkiye savunma sanayii, NATO’nun kendi üretim açığını kapatacak bir yedek kapasite olarak sunuldu. Avrupa’nın askeri ihtiyaçlarını çok hızlı bir şekilde tamamlayacak bir tedarik merkezi olarak Türkiye’nin konumlandığı yere baktığımızda şunu söyleyebiliriz: Emperyalizme daha fazla bağımlı bir askeri-sınai üretim modelinin altına imza atıldı. Bu konumlandırma, 70 yıldır olduğu gibi TSK’nın NATO ekosisteminin bir parçası ve onun ihtiyaçları üzerinden dizayn edildiğinin ve bu durumun pekişerek süreceğinin bir göstergesi.

Türkiye savunma sanayii ihracatı 11 milyar dolara ulaştı. Bunun yüzde 56’sı NATO ülkelerine, özellikle Rusya endişesiyle alımları büyüten Doğu Avrupa ülkelerine yapılıyor. 2030’a kadar bu ihracatın katlanarak büyüyeceği bu zirve ile netleşti. Rusya’nın sıkıştırılmasında yedek ordu ve Ortadoğu operasyonlarının lojistik merkezi olmanın elbette ekonomik ve politik bedelleri olacak.

Bu politika, daha fazla bağımlılık ilişkisinin yanı sıra ülkenin doğrudan bir kampın tarafında yer almasının yaratacağı askeri riskleri barındırıyor. Çağrıldığında cepheye asker gönderen tabi feodal bey olmanın ülkeye hiçbir faydası olmayacak. Tüm üsler kapatılıp NATO’dan tavizsiz şekilde çıkılmadığı sürece bağımsız dış politikadan bahsedilemez.

Son Yazılarımız

spot_img