İktidar sözcülerinin ve basınının İsrail karşıtı söylemlerinde artan dozaja uzunca bir süredir tanıklık ediyoruz. Rejim sözcüleri özellikle son dönemde İran’a dönük saldırganlığı üzerinden İsrail’e dönük söylemlerini iyice sertleştirmişti. Öyle ki, sadece iktidar basınını takip eden birisi İran’a dönük askeri saldırıların yalnızca Siyonist devlet tarafından gerçekleştirildiğini sanabilirdi. Çünkü rejim sözcüleri ABD ve Trump’a dönük olumsuz tek bir cümle kurmadan bu zorlu sınavdan geçmeyi başarmışlardı!
Siyonizmin ultra faşist koalisyon hükümeti de, benzer şekilde, son dönemde Türkiye karşıtı açıklamalarını ve tutumlarını çoğalttı. Siyonizmin farklı kanatlarının temsilcileri, İran’dan sonra en büyük tehdidin Erdoğan yönetimindeki Türkiye olduğunu, “İran’dan sonra sırada Türkiye var” söylemlerini yaygınlaştırmaya başladılar. Bu gerilimin zirvesi ise, Siyonist devletin 18 Ağustos’ta, İdlib’deki Ebu Zuhur Askeri Havaalanı’nı vurması oldu.
Türkiye sınırına 70 km uzaklıktaki bu alanın vurulmasının ardından Netanyahu, Türkiye’nin güneye doğru askeri genişlemesine asla izin vermeyeceklerini belirtip “Görünüşe göre bunu duymamışlar, dolayısıyla bunu daha net anlamalarını sağladık.” açıklamasında bulundu. Trump’ın bölge valisi konumundaki Tom Barrack ise, İsrail’in bu saldırısını eleştirip Türkiye ile İsrail arasında bir çatışma riski yarattığını belirtti. Bir çatışma ihtimalini bizzat Barrack’ın dile getirmiş olmasıyla bu konu uluslararası basında da tartışılan bir başlık haline geldi.
Özellikle Tek Adam rejimi altında, burjuva siyasette söylemler ve gerçeklik arasında giderek genişleyen uçuruma uzunca bir süredir aşinayız. Hem Erdoğan hem de Netanyahu hükümetlerinin bu kutuplaşma üzerinden seçmen tabanlarını konsolide etmeye çabaladıkları apaçık ortada duruyor. Öte yandan, bu düşmanca söylemler sürerken, arka planda ticari ve diplomatik ilişkilerin nasıl devam ettiğini çok iyi biliyoruz. İran karşısında İsrail’e kalkan olan Kürecik Radar Üssü ve her gün on binlerce varil Azerbaycan petrolünü Siyonist devlete taşıyan Ceyhan, bu ikiyüzlülüğün en açık göstergeleri olmaya devam ediyor.
Bununla birlikte, ABD emperyalizminin himayesinde, bölgesel güç olma çabasındaki her iki yönetimin politik sürtüşmeler yaşadığı oldukça açık. Bu ihtilafların somutlaştığı alan ise, her iki ülkenin de belirleyici güç olmaya çabaladığı Suriye. Siyonist devlet, işgal ve soykırım politikalarını sürdürebilmek ve garanti altına almak için bölgede zayıf merkezi hükümetlerden oluşan devletler istiyor. Bu bağlamda, Suriye’de Şara yönetimine karşı azınlıkların hamisi pozuna bürünmeye çalışarak, ülkeye dönük askeri ve politik müdahalelerini sürdürüyor. Erdoğan yönetimi ise, merkezi devlet aygıtını inşa etmesi için Şara hükümetine yoğun bir destek veriyor. Erdoğan yönetiminin bu politikası Trump’ın bölgede devlet dışı aktörlerin tasfiye edilmesi ve egemenliğini tahsis etmiş merkezi hükümetlerle çalışma politikasıyla da örtüşüyor. Barrack bu politikayı, yine fazlasıyla aşina olduğumuz “tek ordu, tek hükümet, tek devlet” sloganıyla özetliyor.
Peki bu tablo, ABD tarihinin en Siyonist hükümeti sayılabilecek Trump yönetiminin İsrail hükümeti karşısında Erdoğan’ı tercih ettiği anlamına mı geliyor? Kapitalist emperyalizmin içinde bulunduğu kronik ve çoklu kriz, burjuva hükümetler arasında konjonktürel sürtüşmeleri, çatışmaları kışkırtan bir dinamiğe sahip. Bununla birlikte, yaşanan bu konjonktürel gerilimlere rağmen ABD emperyalizmi açısından Siyonist devletin varlığı ve güvenliği stratejik ve tarihsel bir nitelik taşımayı sürdürüyor. Öte yandan, Saray’ın mevcut dış politikası, borazanlarının iddia ettiğinin aksine Türkiye’yi daha güçlü bir uluslararası aktör değil, ABD emperyalizmine daha da bağımlı kılan bir yönde ilerliyor. Bunun sonucu ise, Türkiye’nin Trump yönetiminin saldırgan, soykırımcı politikalarına daha fazla ortak olması ve böylece ülkenin dış politikada daha kırılgan, maceracı bir hatta sürüklenmesi oluyor.
Bütün bu gelişmeler ise, dünya politikasını belirleyen üç savaşın gölgesinde şekilleniyor: Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Siyonizmin Gazze soykırımı ve ABD’nin Siyonizm ortaklığında İran’a dönük saldırganlığı. Her üç savaşta da, saldırıya uğrayan ülkelerin halkları farklı boyutlarda büyük bedellerle yüzleşmiş olsa da, tayin edici olan, saldırganların başlangıçtaki hedeflerini gerçekleştirmekten fazlasıyla uzak olmaları ve hatta bu hedefler bakımından değerlendirildiğinde, yenilmiş olmaları. Bu mağlubiyetler dünya kapitalizminin krizini körükleyen temel dinamiklere dönüşüyor ve dünya emekçilerinin ve ezilen halklarının kurtuluş mücadelesinin nesnel zeminini güçlendiriyor.
“Süngülerle her şeyi yapabilirsiniz, ama üzerlerine oturamazsınız”
Napolyon Bonaparte’ın dışişleri bakanı Talleyrand’a ait bu söz, saldırganların içerisinde bulunduğu durumu tarif etmek için halen fazlasıyla kullanışlı. Üstün askeri, teknolojik kapasitelerine rağmen, emperyalist saldırganlar, egemenliklerini konsolide etmek için giriştikleri gayrımeşru, haksız savaşlarda hedeflerine ulaşamıyor; bu durum ülke içindeki meşruiyet krizlerini de derinleştiren faktörler haline geliyor.
Yukarıdaki söz, Tek Adam rejiminin azınlık iktidarı için de fazlasıyla açıklayıcı. Muhalefeti bastırmak, sindirebilmek için 25 yıllık deneyimin getirdiği ustalıkla, elindeki baskı aygıtlarını en hünerli bir şekilde kullanabilmek için müthiş bir çaba içerisinde. Ne var ki, bütün profesyonelliğine rağmen, baskı ve dehşet politikası, ekonomik yıkımın ve politik çürümüşlüğün üzerini örtemiyor, Saray’ın istediği sonuçları üretemiyor.
Tek Adam rejiminin meşruiyet bunalımı, bir hükümet krizinin çok ötesinde, kapitalist emperyalizmin yapısal krizleriyle iç içe geçmiş durumda. Bu sistemi yeniden üretecek üstyapısal değişimler ise, emekçilerin ve ezilen halkların taleplerine asla bir çözüm üretemez. Tam da bu nedenle, sol ve emek hareketi kendi siyasi alternatifini bu temel gerçeklik üzerinden, baskı rejiminden ve kapitalizmden kopuş ekseninde inşa etmek zorunda.
