DİSK’e bağlı Sosyal-İş Sendikası Genel Sekreteri Deniz Gülşen ile Sosyal-İş’in son dönemdeki örgütlenme çalışmaları, 10 no’lu işkolunda örgütlenme ve Sosyal-İş’in sendikacılık anlayışı üzerine konuştuk.
Söyleşi: İlteber Uçar
Sosyal-İş son dönemde özellikle mağaza ve market işçilerinin örgütlenmesine dönük çalışmasıyla öne çıkıyor. Su, yemek ve oturarak çalışma hakkı gibi en temel taleplerin bile mücadele konusu olduğu bir dönemde, geçtiğimiz hafta A101 Genel Merkezi önündeydiniz. Bu çalışmanın arkasındaki perspektifi ve hedeflerinizi anlatır mısınız?
Şu an tamamen market işçileri çalışmasına odaklıyız. Beklediğimizin çok çok üstünde bir ilgi var. Bu ilginin çok büyük kısmı bir dönem marketlerde çalışmış insanlardan geliyor. Bir diğer kısmı ise şöyle: Hepimizin tanıdığı, her gün gördüğü bir market işçisi kesin var. Raf indiriyorlar; bir kısmı emekli, bir kısmı çok genç, aralarında kadınlar da ağırlıkta ve o yükü her gün taşıyorlar. Halk bunun farkında. Burada insanlık dışı bir çalışma koşulu var. Yani market işçilerinin dışında, genel olarak sınıfın bütünü de burada bir sorun olduğunun farkında. Biz bunu yaptığımız faaliyette gördük. Daha hiçbir şey yapmış da değiliz; sadece bir ses çıkardık ve çok fazla geri dönüş oldu. “Bundan sonra ne yapacaksınız?” diye soruyorlar.
Ben o basın açıklamasında da söylemeye çalışmıştım: Bu iş sadece market işçileriyle çözülmez. Aslında burada yeni emek rejimine dair bir hikâye var. Market işçisi bunun bir kısmı, mağaza çalışanı bir kısmı, yeme-içme sektörü bir kısmı. Güvencesiz, parçalı, 11 ay çalışan, üç kişi, beş kişi çalışan; klasik sendikacılığın kapsayamayacağı, toplu iş sözleşmesi hukukunun içine sokamayacağımız milyonlarca insan var çevremizde. Bunların eylemini bulmamız lazım. Bunların nasıl hak kazanacağını bulmamız lazım.
Herkesin aklına boykot geliyor. Ama bu yetersiz. Herkes tüketimden gelen gücü düşünüyor ama şimdi A101, Türkiye’nin bir tarafıyla en büyük kooperatifi sayılır. Tabii sermayenin, hükümetin falan beslediği, güçlendirdiği bir alan. Çok ucuza bir şey satıyor. Çok aldığı için böyle bir gücü var. Bazı günler orada indirim var, bazı günler burada indirim var. İnsanlar dolayısıyla gidiyor ve alıyor. O yüzden boykot dışında bir işçi dayanışması örgütlememiz gerekiyor.
“Klasik sendikacılığın kapsayamayacağı, toplu iş sözleşmesi hukukunun içine sokamayacağımız milyonlarca insan var çevremizde. Bunların eylemini bulmamız lazım. Nasıl hak kazanacaklarını bulmamız lazım.”
10 No’lu işkolu çok geniş ve farklı çalışma alanlarını kapsıyor. Sosyal-İş de mağaza-market işçilerinin yanı sıra STK’lar, vakıf üniversiteleri gibi farklı alanlarda komisyonlar üzerinden çalışmalar yürütüyor. Bu kadar parçalı bir alanda örgütlenmenin handikapları neler?
Evet, burada 200 tane meslek var. Akla gelen şu oluyor: “Burası bölünsün.” Evet, bölünsün. Mesela Özel Öğretmenler Sendikası’nın temel talebi aslında 21. işkolu. Ya da set emekçileri, kültür-sanat emekçileri bölünmek istiyor. Benzeri şekilde market-mağaza da bölünebilir. Ama bu işkolunun temel sorunu böyle bir torba olması falan değil bence. Bu bir ezber. Bu işkolunda 998 bin tane şirket var. 1 milyon denebilir. Birçoğunda sıfır kişi çalışıyor. Kurmuş, sıfır kişi, bizi ilgilendirmez. Ama çoğu 3-5 kişinin çalıştığı yerler… İnanamazsınız, yarısı 20 ve altı… Klasik sendikacılık anlamında bence şu olmalı: 30 ve altı. Yani işe iade davası açılmayan yerlerin istatistikten çıkarılması, toplu iş sözleşmesi meselesine dair bizi rahatlatır.
Buradaki bir başka sorun da şu: Kamu üniversitelerinden çok fazla telefon geliyor. Ve sadece Munzur, Dicle, Boğaziçi değil Afyon, Konya, Kayseri… Buradaki üniversitelerde DİSK’in örgütlenmesinin, Sosyal-İş’in, özelde DİSK’in çok büyük anlamı var. Afyon’da 500 tane DİSK’li işçi olmasının çok büyük bir anlamı var. Ben bu arkadaşlara diyorum ki, “Hayır, ne yazık ki olmaz.” Çünkü kanun imzalatmıyor; çünkü yetkisiziz. Bu bir paket.
Benim aklıma gelen 30 ve altı dışında başka formüller de bulunabilir ama buradaki mesele diğer kısım. Mesela eczaneler olarak baktığında toplamda 80 bin kişi çalışıyor. Ama bir işyerinde çalışan ortalaması dört. Market-mağaza da aslında böyle. Mali müşavirler, ofisler, emlakçıların yanında çalışanlar… Burada çok büyük bir havuz var. Peki bu insanların hakkını, hukukunu kim savunacak? Sendikalar tabii şöyle bakıyor: “Bana bir faydası yok”, “Burada toplu iş sözleşmesi var mı, yok mu? Aidat getirir mi, götürür mü?” Böyle bakıyor. Ama burada işçi var. Milyonlarca işçi var. Bütün işkollarında böyle işçiler var. En çoğu bizde. Biz bu işçinin derdine de çözüm bulmalıyız.
Bizim işkolumuzun temel sorunu, yeni işçi kitlesinin, yeni proleterleşen hizmetler sektörünün örgütlenme biçiminin olmaması, sürekli meslek değiştirmesi, üretimden kopuk olması. Biz de hem bu işçilere, bu alanlara ulaşmaya çalışıp hem toplu iş sözleşmesi yapmaya çalışıyoruz. Örgütlü olduğumuz yerler var. Bir taraftan barajı gözetiyoruz. Baraj şu an 43.500, bizim 6 bin üyemiz var. İnanılmaz bir uçurum. Ama bir yandan sadece A101’de 70 bin çalışan var. Yani bir işletme, bir işkolu kadar aslında bizde. Örgütlenebilir çoğu yer ise çeşitli statükocu, sarı sendikalar tarafından tutulmuş durumda. Değiştirilmesinin önü kesiliyor.
Belirttiğiniz gibi işkolu barajı, sendikaların örgütlenmesi ve toplu iş sözleşmesi hakkının kullanılması önünde önemli bir engel. Sizce bu sorun nasıl aşılabilir?
40 bin kişi, kolay değil… Türkiye’nin en büyük sözleşmesi Migros sözleşmesi 47 bin kişi oldu, en son depoların da geçmesiyle. Bu sözleşmeyi tabii ki bize vermek istemezler. İnsanlar sözleşme diye bakıyor ama ben şöyle düşünüyorum: 47 bin market işçisinin örgütlü olduğu, yani mahalle mahalle bir sendikanın örgütlendiği; orada, o mahallede kim yoksul, kim fakir, kim ne iş yapıyor, bunu bildiği; bayağı mahalle örgütü kurduğu, bir işçi mahalle örgütü kurduğu bir yapı… Bir tarafıyla 47 bin kişi. Türkiye’nin her yerine yayılmış çok büyük bir güç bu. Böyle düşündüğünüzde anlamı çok daha büyük.
Ya da mesela bizim işkolumuzda Türk-İş’te örgütlü iki sendikada toplam 250 bin işçi var. 250 bin işçiyle yasa değişir. 250 bin işçiyle sadece o işkolu değil, o meslek değil, bayağı sınıfın bütününe dair talepler kazanılabilir. O yüzden bu baraj meselesiyle müthiş bir hikâye yapılmış. Şimdi bizim sözleşmemiz yok diye işçi örgütlenmiyor, işçi örgütlenmeyince barajı aşacak sayıya ulaşamıyoruz. Bence burada yapılacak şey bölmek. Bilişim Sendikası kuruldu. Bilişim Sendikası bizim komisyonumuz aslında. Meslekçiliğe temelde karşıyız. Yani sınıfın her türlü bölünmesine karşıyız biz. Ama baktık ki insanlar kendini 10. işkolu çalışanı olarak görmüyor da market işçisi, bilişim emekçisi, özel öğretmen olarak tanımlıyor. O zaman bunu yapabiliyorsak ayrı sendikalarla yapalım dedik. Bunlar büyüsün, sonra birleştirip baraja yürüyelim. Şu an bizim işkolumuzda olan başka sendikalarla da yarın yan yana geleceğimize eminim.
Ama yine söylüyorum: Baraj diye değil de burada on binlerce, yüz binlerce işçi var diye bakmak gerekiyor… Bunları nasıl örgütlü hale getireceğiz, bunu tartışmak lazım. Diğeri çok kolay değil. Biz sürekli üye yapıyoruz. Yönetime geleli 2,5 yıl oldu, 3 bin üye yaptık ama sayı artmıyor. Çıktı bir market işçisi, bir günlüğüne gitti kafeye girdi, geri geldi. Bizim onu geri bulmamız, yeniden örgütlememiz gerekiyor. Başka işkoluna geçtiği anda üyeliği düşüyor.
DİSK’in toplamda, Genel-İş’i çıkarırsak, 100 bin üyesi yok. Bizim 50 bine yakın üye yapmamız gerekiyor. Bu sadece Sosyal-İş’in yapabileceği bir şey değil. Bizim tek başına uzmanlarla yapabileceğimiz bir iş değil. Bu yüzden de bizim özneyi artırmamız, yüzlerce hatta binlerce işçiyle birlikte böyle bir hedef koymamız gerekiyor. Market çalışmasını da aslında biraz buraya doğru ittireceğiz. İl il, belki ilçe ilçe oralarda meclisler kuracağız, işçi meclisleri. Bu arkadaşlarla birlikte belki bu sayıya yürümek daha ihtimal dahilinde olur.
Sosyal-İş kendisini “sınıf ve kitle sendikacılığı” anlayışıyla tanımlıyor ve katılımcı-demokratik bir sendikal anlayışı savunuyor. İşçilerin sendikayı gerçekten kendi mücadele örgütü olarak görmesi açısından nasıl bir sendikacılık anlayışına ihtiyaç var? Sosyal-İş kendi pratiğini bu açıdan nasıl değerlendiriyor?
Şimdi bir kere, bize tek bir sendika değil, tek bir konfederasyon değil; birleşik mücadeleci bir merkez lazım. Katılımcı, şeffaf, mücadeleci bir anlayışta olan bir yapı lazım. Birçok konfederasyonda mücadeleci arkadaşlarımız var; sendikaların şubeleri var, bağımsız sendikalar var, bunlar da bizim arkadaşlarımız. Ya da bizim bağlı olduğumuz konfederasyonda eleştirdiğimiz çok fazla durum var tabii ki. O yüzden şu an bu dağınıklıkla sermaye sınıfıyla mücadele etmek kolay değil. Bu yasayla tek tek patronlarla mücadele etmek mümkün değil. Bize çok daha güçlü bir mücadele merkezi lazım.
En son Smart Solar mücadelesinde Birleşik Metal’in Enerji-Sen’e verdiği destek çok iyi bir örnekti. Ya da Bağımsız Maden-İş’e gösterilen destek iyiydi ama bunlar çok tekil örnekler. Bunların hepsini koordine edecek, destekleyecek, besleyecek, büyütecek kuvvetlere ihtiyacımız var bizim. Bunu yaratmak çok zor değil.
“Sendikalar kendi içine kapandığı anda bürokrasi üretiyor. Bizim işçi komiteleri, işçi meclisleri, işçi konseyleri kurmamız lazım. Bu tabandan aşılır, başka türlü aşılmaz.”
Bize gelirsek: Şimdi çok büyük bir işkolu olduğu için, mesela Türkiye’nin en büyük sözleşmesini imzalarsanız, imzaladığınız sözleşme sizi belirliyor. O sendikayı da belirliyor, iç yapısını da belirliyor, kültürünü de belirliyor. Sosyal-İş’in geçen dönemlerinde de böyle sorunlar olduğunu biliyoruz, o derece büyük sözleşmeler olmasa da. Biz daha şeffaf bir hikâye kurmaya çalıştık, daha katılımcı bir iş yapmaya çalıştık. Daha mücadeleci bir görüntü verdiğimizi düşünüyorum ama tabii ki yetmez. Öznel eksiklerimiz de var. Bunları sürekli aşmaya çalışıyoruz ama bunlar işçi denetimiyle aşılır. Bunlar niyetle falan aşılmaz. Yapının değişmesiyle aşılır, bunun farkındayız.
Türkiye’de en sendika dediğimiz, mücadeleci dediğimiz yapılarda dahi çok uzun yıllar arkadaşlar yöneticilik yapıyor. Bu doğru değil. Bu denetimle aşılır, bu niyetle aşılmaz. Merkez inanılmaz güçlenmiş, şubeleri güçsüz kılmış. Delege sistemi çok problemli seçimlerde; delegeler atanıyor, atanmış delegeler seçim yapıyor. Hepimiz biliyoruz o delegelerin atandığını. Tabii kimi seçiyor, zaten sen kendi insanını atıyorsun oralara. Yapı böyle kurulduğu için, niyetle gerçekten aşılmaz.
Bizim işçi komiteleri, işçi meclisleri, işçi konseyleri kurmamız lazım. Bunları sadece toplu iş sözleşmeli işçilerden kurmamamız lazım, kurduğumuz meclislerin mücadele ediyor olması lazım. Sendikalar kendi içine kapandığı anda bürokrasi üretiyor. Bu tabandan aşılır, başka türlü aşılmaz.
Farklı sektörlerde ve işyerlerinde çeşitli işçi mücadeleleri ortaya çıkıyor; ancak bunların ortak ve kalıcı bir mücadele hattında buluşması hâlâ önemli bir sorun. Farklı işkollarının, sendikaların ve sendikasız işçilerin ortak bir mücadele hattında buluşması sizce nasıl mümkün olabilir?
Umutsuz bir şey söyleyeceğim: Ne yazık ki pasta büyüyünce işçi sınıfı da o pastadan daha büyük pay almaya çalışıyor. Ama işsizlik artınca, paylaşım krizi bu kadar derinleştiğinde, tabii ki korkuyor sınıf. Arkadaşlarımız çalışıyor; çalıştığında bile borç birikiyor. Çoluğu çocuğu olanlar şimdi 3-5 ay işsiz kalsa barınma sorunları var, beslenme sorunları var. O yüzden direnişlere bakarsanız, 8 ay maaş alamamış öyle direniyor. Bu, sınıf açısından hiç ileri, heyecan verici bir durum değil. O kadar geriye gitmiş ki, son dönem direnişlerin çok büyük kısmı buralardan; yeni sendikalaşma mücadelesi çok az. Böyle bir sorun var. İkincisi, tek başına herhangi bir sendikanın kazanma şansı yok. O yüzden sendikalı-sendikasız, bir mücadele merkezi lazım, koordinasyon lazım.
“Bize tek bir sendika değil, tek bir konfederasyon değil; birleşik bir merkez lazım. Mücadeleci, katılımcı ve şeffaf bir yapı lazım.”
Zaten klasik hikâyede bile sana işkolu barajı koymuş, işyeri barajı koymuş, yetki itirazı diye inanılmaz saçma sapan bir şey koymuş. Bunların hepsini aşarsanız da bu sefer karşınıza grev yasağı geliyor. İki yıl önce Serkan Öngel çok iyi bir çalışma yapmıştı: Metalde, Birleşik Metal’in toplu iş sözleşmesi yetkisi aldığı yerlerin sadece yüzde 28’inde sözleşme yapılabilmiş. Aslında klasik sendikacılık yasaklanmış. Hadi bunların hepsini aştınız, bir de yeni bir işçi kitlesi var. O yüzden bizim bunların hepsini birleştirecek, sınıfın topyekûn sorunlarını, siyasi boyutlarını da gözetecek bir şeye ihtiyacımız var. Sadece ekonomik mücadeleyle aşılmayacak dertler bunlar.
Bu merkezin kurulamamasında ise tabii ki mevcut konfederasyonların hepsinin, mevcut sendikaların hepsinin sorumluluğu var. Hızlıca bu sorumluluğu gözetip bir şey kurmamız gerekiyor, mücadele odağı oluşturmamız gerekiyor. Ancak böyle aşılır: kalıcı, sürekli denetlenebilir ve yine söylüyorum, işin siyasi boyutunu da gözeten bir odak. Yani DİSK’in bütün alameti farikası buradan geliyordu. Şimdiyse bütün yapılarımız kendi bulunduğu alana çekilmiş, “Tutunabilir miyim?” diyor. Tutunamaz. Kimse tek başına burada tutunamaz.
