Yerel Seçimlere Giderken (1)

88

Kâr amaçlı değil, ihtiyaç odaklı! Sermayeden değil, emekçi kesimlerden yana bir belediyecilik!

2009 yerel seçimlerine 2 ay kalmışken; öne çıkan seçim gündemi, bu seçimin de iktidar partisi ve muhalefet partilerinin bir kamuoyu yoklamasından ibaret algılandığını gösteriyor.

Alışılageldik bir durum. Yerel seçimlerin sonucu iktidar partisi için bir güvenoyu tazeleme, muhalefet partileri içinse iktidar partilerine yönelik eleştirilerinin referanduma sunulması. Yani her halükarda, burjuva partilerin ve burjuva medyanın seçimlere yönelik en temel ortak bakışı: Merkezi politikanın kamuoyu nezdinde sınanması.

Hâl böyle olunca, “seçmen”in katılımı elbette önem kazanıyor. “Oyuna, oy hakkına sahip çık,” vurgusu söylemlere yavaş yavaş yerleşiyor; ama şaşırmayın bu ‘hak’ vurgusu çok yakında anayasaya referansla “bu senin vatandaşlık ‘görev’in” hatırlatmasına doğru yönelecektir. Öte yandan, söylemlerin önemini yitirdiği noktaya çoktan vardık.

“Mahallî müşterek ihtiyaçların karşılanması…”

2005 yılında kabul edilen 5393 sayılı Belediye Kanunu’nda dahi belediye, “Belde sakinlerinin mahallî müşterek nitelikteki ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulan…” olarak tanımlanmaktadır.

Nedir bu mahallî müşterek nitelikteki ihtiyaçlar? En azından yine Kanun’da belirtildiği kadarına bakalım:

a) İmar, su ve kanalizasyon, ulaşım gibi kentsel alt yapı; coğrafî ve kent bilgi sistemleri; çevre ve çevre sağlığı, temizlik ve katı atık; zabıta, itfaiye, acil yardım, kurtarma ve ambulans; şehir içi trafik; defin ve mezarlıklar; ağaçlandırma, park ve yeşil alanlar; konut; kültür ve sanat, turizm ve tanıtım, gençlik ve spor; sosyal hizmet ve yardım, nikâh, meslek ve beceri kazandırma; ekonomi ve ticaretin geliştirilmesi hizmetlerini yapar veya yaptırır. Büyükşehir belediyeleri ile nüfusu 50.000’i geçen belediyeler, kadınlar ve çocuklar için koruma evleri açar.

b) Devlete ait her derecedeki okul binalarının inşaatı ile bakım ve onarımını yapabilir veya yaptırabilir, her türlü araç, gereç ve malzeme ihtiyaçlarını karşılayabilir; sağlıkla ilgili her türlü tesisi açabilir ve işletebilir; kültür ve tabiat varlıkları ile tarihî dokunun ve kent tarihi bakımından önem taşıyan mekânların ve işlevlerinin korunmasını sağlayabilir; bu amaçla bakım ve onarımını yapabilir, korunması mümkün olmayanları aslına uygun olarak yeniden inşa edebilir. Gerektiğinde, öğrencilere, amatör spor kulüplerine malzeme verir ve gerekli desteği sağlar, her türlü amatör spor karşılaşmaları düzenler, yurt içi ve yurt dışı müsabakalarda üstün başarı gösteren veya derece alan sporculara belediye meclisi kararıyla ödül verebilir. Gıda bankacılığı yapabilir. (2007 yılında Anayasa Mahkemesi kararınca bu fıkra iptal edilmiştir.)

Kanun’da belediyelerin görev ve sorumlulukları içinde belirtilen bu ihtiyaçlar arttırılabilir mi? Elbette. Türkiye’den çıksak birkaç Avrupa ülkesine baksak belediyelerin sunmakla yükümlü oldukları hizmetlerin daha da çeşitlendiğini görebiliriz. Ya da hiçbir yerden çıkmadan, tersine tam da yaşam alanlarımızı gözlemleyerek bunlara ek onlarca hizmeti ihtiyaç olarak belirleyebiliriz.

Ama merak ettiğim, bugün kaçımız, acaba kanunda – asgari düzeyde olsa bile- belirlenmiş bu hizmetlere ulaşabiliyor?

Bu soruyu önemsememin nedeni aslında kanundaki şu ifade: “Hizmetlerin yerine getirilmesinde öncelik sırası, belediyenin malî durumu ve hizmetin ivediliği dikkate alınarak belirlenir.”

Kimin önceliği?

Hukuk dilinin en ikiyüzlü yanı, tarafsızlık kisvesi altına sığınmasıdır. Öyle ya, toplum “ortak” ihtiyaçlara ve çıkarlara sahip, “ortak” öncelikleri olan bir kitle değil mi zaten?..

Elbette değil. Sınıflı her toplum ekonomik ve sosyal bir eşitsizliğin taşıyıcısıdır. Ve adalet sistemi bu eşitsizliği yok sayıp, çıkarları bir bütün gördüğü her an aslında bu adaletsiz sistemin ürettiği toplumsal yapının korunmasına hizmet eder. Bir adaletsizliğin adaletini üstlenir açıkça.

İşte, hizmetin ivediliğinin (aciliyetinin) nasıl algılandığına yönelik geçtiğimiz dönem belediye icraatlarından iyi bir örnek olarak kentsel dönüşüm projesi adı altında sürdürülmeye çalışılan yıkımlar… Başıbüyük ve Sulukule’de yaşananlar bunlar arasından en öne çıkanlar. Açıkça görüldüğü gibi bu proje rant sağlamaya yönelik bir ihtiyacın ivediliğini, o bölgede yaşayan yoksul halkların ihtiyaçlarının ivediliğine -bu insanları önce borçlandırıp sonra yaşam alanlarını terk etmeye zorlamak pahasına- tercih etmektedir.

Kimin önceliği, kimin aciliyeti soruları çeşitli örneklerle arttırılabilir. Her defasında karşı karşıya geldiğimiz cevap bir tercihi öne çıkaracaktır.

Hopa Belediyesi örneği

Mesela, geçtiğimiz dönem Hopa Belediyesi’nin icraatları da bir tercihin ürünüdür. Ama üstte verdiğim örneklerin aksine; buradaki tercih, o beldede yaşayan yoksul halkın, işçi ve emekçi kesimlerin ihtiyaçlarının aciliyetinin gözönünde bulundurulması olmuştur. Hizmetlerin özelleştirilmesi yoluyla belediyeciliği ticari bir kuruma dönüştüren anlayışların aksine kamusal hizmet anlayışıyla faaliyetler sunulmuş ve geliştirilmiştir. Bir belediye başkanının yerel halka en ucuz suyu sağlayabilmek vb. ve demokratik katılımı arttırmış olmak ile övünmesi bu anlayışın güzel bir ifadesidir.

Sermayeden yana değil, emekçiden yana belediyecilik istiyoruz!

İlk verdiğim ve aslında çoğunluğu ifade eden örnekteki belediyecilik anlayışı ile, ikinci verdiğim ve ihmal edilebilecek denli az sayıdaki örneğin asgari düzeyde de olsa bir temsili olan Hopa’daki belediyecilik anlayışı, özünde iki ayrı bakışın somutlaşmasıdır.

Birincisinin sonucu, bugün egemen olan, birer ticari işletme haline gelmiş belediyeler olmuştur. Bu anlayış, kârlılık esaslı faaliyeti öne çıkarmıştır. Belediyeler hızla birer ticarethane haline gelirken, temel ihtiyaçlar gözardı edilmiş ve taşeron işçilik benimsenmeye başlanmıştır.

İkinci anlayışta esas olan ise üretici; kaynak yaratıcı; yönlendirici; düzenleyici, katılımcı bir anlayıştır. Bu anlayışın örnekleri Türkiye’de 1973-79 yılları arasında gözlemlenebilir. Bu yıllar arasında “…belediyeler gereksinim duydukları malları ve hizmetleri doğrudan üretmeye başlamışlar, belediye sınırları içerisinde yer alan yolları asfaltlayabilmek amacıyla asfalt fabrikaları kurmuşlar, halka ucuz ekmek sağlayabilmek için ekmek fabrikaları açmışlar ve yine halkın temel ihtiyaçlarından biri olan toplu ulaşım konusunda önemli adımlar atmışlardır.”[1]

Birinci anlayış, bugün neoliberal politikaların egemen olduğu bir belediyecilik anlayışıdır ve hizmet sunma anlayışından uzaklaşırken bugün bu boşluğu özellikle AKP eli ile İslamcı-cemaatçi bir “yardımlaşma”, “hayırseverlik” ile örtmeye çalışmaktadır. İkincisi ise emekçi yoksul kesimlerin ihtiyaçlarını gözeten, katılımcı ve insan odaklı bir anlayışın ifadesidir.

Krizin etkilerine karşı belediyeler de çözüm üretmeli!

Krizin etkilerinin fazlaca hissedilmeye başladığı, işsizliğin ve yoksulluğun arttığı bu süreçte bu ikinci anlayışla hareket edilmesi ise bir tercihten ziyade, hayati bir zorunluluktur. Bu yüzden, krize karşı taleplerimizi, belediyelerden beklentilerimizle birlikte dillendirmemiz gereken süreçlerden biri, bugün içinde olduğumuz süreç.

Belediyelerin elinde bu imkânlar var. Mesela, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 2008 konsolide (destekli) bütçesi yaklaşık 16 milyar TL idi, yani bırakalım şehirleri birçok ülkenin bütçesinden daha fazla bir bütçeye sahip.

Yeter ki, belediyelerin zenginlere, patronlara, müteahhitlere akan kaynak ve hizmetlerini, işçi ve emekçiler için kullanalım. İstihdam yaratma, kimi hizmetleri daha ucuz sunabilme, kimilerini ise ücretsiz sunma olanakları var. Belirleyici olan, tercihler olacak.

Bu tercihleri yönlendirecek olansa
bizleriz! Taleplerimizi somutlaştırmak, bu talepleri güçlü kılacak örgütlü birlikteliği sağlamak, bu seçimleri kendi aralarında bir güç/öç yarışına döndüren AKP’den CHP’ye sıralanan burjuva partilerin hiçbirine kanmadan, taleplerimizi sahiplenen adayların çıktığı yerlerde bu adayları desteklemek, bu adayların çıkmadığı yerlerde ise bu talepleri sahiplenmek ve seslendirmek zorundayız![2]

EK: Evet, DTP siyaset yapıyor!

Yerel seçimlerin yaklaşması ile birlikte AKP, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde DTP’nin elinden belediyeleri almak için hareketlendi. DTP’li belediyelere yeterli kaynak aktarımı yapmayarak, bölgedeki Kürt halkını seçiminden dolayı cezalandırma yoluna giden AKP, şimdi aynı bölgeden nasıl oy toplarım telaşına düştü.

AKP’den CHP’sine egemen söylemse belli: “DTP, belediyecilik değil, siyaset yapıyor!” Evet, elbette siyaset yapıyor; bir halka hizmet sunabilmek için onun dilini anlamak ve onun dilinden konuşabilmek önemlidir. Bunun için Kürtçe broşür bastırdığında, Kürtçe kurslar açtığında “normal” şartlarda yaptığın yalnızca belediyeciliktir; ancak bu dil devlet tarafından yasaklanmışsa, evet, yapılan şey siyasettir. Bu açıdan her bir Kürt ve Kürt halkını temsil eden her parti siyaset yapmak zorundadır! Bu nedenle, yerel seçimler, her bir Kürt için, bizzat varlıklarını, kimliklerini korumaya yönelik çok daha büyük bir anlam taşımaktadır.

Öte yandan açık ki, belediyeciliği rant kapısı olarak gören bu partiler için biraz emekçiden, yoksul halktan yana durmak da siyaset yapmakla eşdeğerdir.

Neyse, en azından, kendileri ne yapmadıklarını biliyorlar!

Oku: Yerel Seçimlere Giderken (2)

Dipnotlar:

[1] Barış Övgün, Bir Zamanlar Belediyelerimiz, Genel-İş Araştırma Dergisi, 2005/2.
[2] Seçimlerle ilgili taleplerimizi ve tavrımızı içeren “Yerel seçimlere giderken (2)” başlıklı devam yazımız Mart sayımızda yayınlanacaktır.

Yazan: Cemre Sava (28 Ocak 2009)

Yorumlar kapalıdır.