Barack Obama Türkiye yolunda

83

Barack Obama’nın hummalı bir seçim yarışının ardından ABD başkanlık seçimlerinde ülkenin ilk siyahî başkanı olarak iş başına gelmesi, tüm dünyada bir hoşnutluk dalgasının yayılmasına yol açmış durumda.

Obama, ulusal ve uluslararası ölçekte yıpranmış durumdaki Bush yönetiminden çok farklı bir dil kullanmaya özen gösteriyor, rakiplerini dahi kabinesine alan vizyon sahibi ılımlı ve tüm dünyayı kucaklamaya hazır bir başkan portresi çiziyor.

Oysa Obama’yı başkanlık koltuğuna taşıyan faktörler, aynı zamanda ABD emperyalizminin iç ve dış siyasette içine gireceği yönelimin sınırlarını, hayale kapılmadan analiz etmenin de imkânlarını sunuyor.

Kuşkusuz bu faktörlerin başında, ABD emperyalizminin başkan Bush dönemiyle daha da derinleşen krizi yatmakta. “Önleyici Savaş Doktrini” olarak adlandırılan siyasetin Irak ve Afganistan işgallerinin ardından ülkeyi çıkılması hayli güç bir bataklığa sürüklemiş olması, İsrail’in Lübnan’daki direniş güçlerine karşı tarihte ilk kez bir askerî yenilgiyle karşılaşmış olması, İran ve Suriye gibi rejimlerin henüz dönüştürülememiş olması, Filistin direnişinin yok edilememiş olması vb. benzeri faktörler, ABD yönetimi açısından hayati önem taşıyan Ortadoğu’da belirsizliklerle yüklü bir panorama sunmakta.

Ekonomik sorunlar derinleşiyor

Diğer yandan Obama’nın devraldığı ABD ekonomisi süratle yayılan ekonomik krizin sert darbeleriyle erimekte, dahası son ekonomik göstergeler, krizin etkilerinin daha da derinleşeceği yönünde. Bunun anlamı krizin faturasının her defasında daha da artan oranlarda ABD işçi sınıfının üzerine yıkılması, yaygınlaşan ve kitleselleşen işsizlik, ücretler ve kazanılmış haklarda ciddi kayıplar ve güçlü bir sosyal kutuplaşma demek.

Dünya düzeyinde yaşanan ekonomik buhranın artık yeryüzünün en güçlü ekonomisi olan ABD’yi derinden etkilemeye başlamış olduğunu vurgulamalıyız. Bir yandan ABD devleti diğer yandan şirketler ve tüketiciler, aşırı düzeyde bir borç yükünün altında, yani gerçek ödeme güçlerinin üzerinde bir borçluluk düzeyindeler. Geçmiş yıllarda olanca yıkıcılığıyla uygulanan “yeni liberal” ekonomi politikalarının bir sonucu olarak yaratılan sahte cennet hayatının sürdürülebilmesi için, ABD ekonomisi ülke dışı kaynakların aşırı sömürüsüne dayalı “günlük” 300 milyar doların ülkeye girmesine bağımlı durumda. Günlük bazda bu düzeyde bir kaynak artık ülkeye girmediği için, ekonomik göstergeler de baş aşağı gitmekte. Bush yönetimince girişilen Irak macerası, bölgedeki petrolün doğrudan kontrolünü garanti altına almaktan çok, her geçen gün daha fazla asker ve harcama gerektiren bir çamur deryasına dönüşmüş durumda.

Barack Obama yönetimi tüm dünyayı belirlemekte olan kriz fırtınasının ortasında, dünyanın diğer bölgelerine bir vampir gibi dişlerini geçirerek ve her ne pahasına olursa olsun bu düzeyde bir para akışının garanti altına alınması ve ABD emperyalizminin küresel ölçekte hegomonik güç olmasını sürdürmek gibi kritik bir görevin sorumluluğunu üstlenecek.

Türkiye ziyaretinin anlamı

ABD Başkanı Barack Obama’nın ilk uluslararası ziyaretlerinden birini 5-7 Nisan tarihlerinde Türkiye’ye gerçekleştirecek olmasının duyulmasıyla birlikte, Türk kamuoyunda bir hareketlilik baş gösterdi. Kanaat önderlerimize göre Obama’yla birlikte, ABD yönetimi nihayet Türkiye’nin bölgesel gücünü ve önemini kavramış, böylesi güçlü bir partner üzerinden Müslüman dünyasına seslenmeyi seçmişti. Oysa uluslararası burjuva yayın organlarının soğukkanlı analizlerine bir göz atmak, bu ziyaretin Türkiye ve bölge emekçileri açısından o kadar da hayra alamet olmadığını kavramak için yeterli olabilirdi.

Obama yönetimi Dışişleri Bakanı Clinton’u bir ön yoklama için Ankara’ya gönderirken gerçekleştirilecek ziyaretin çerçevesi de belirginleşti. ABD yönetimi, Ortadoğu politikasında bir dizi yeni adımı gündemine alırken, merkezinde köklü NATO müttefiki Türkiye’nin de bulunduğu çok yönlü bir taşeronlaştırma siyasetini devreye sokmak niyetinde. Bu planın başlıca köşe taşlarından biri, Irak’ı güvenilir bir sömürge yönetimine devrederek kademeli olarak bölgeden asker kaydırmak. Şüphesiz hem askerleri güvenle bölgeden çıkartmak hem de önümüzdeki dönemde Irak’ı yönetmesi planlanan sömürge yönetiminin hamiliğine soyundurmak açısından Türkiye’nin pozisyonu kritik önemde.

ABD emperyalizmi Irak’ın yanı sıra Afganistan’da da askerî ve politik açıdan iflas etmiş durumda, Kabil’deki kukla yönetimi korumakla yükümlü İşgal birlikleri kentten burunlarının ucunu çıkartamazken, Taliban güçleri neredeyse ülkenin üçte ikisini yeniden kontrol eder hale geldiler. Dahası krizdeki ABD, sorunu şimdide tarihsel müttefik Pakistan’a sıçratmakta ve bu işgali sürdürebilmek için şiddetle para ve asker gücüne ihtiyaç duyuyor. Obama’nın AKP hükümetinden başlıca talebi bu yönde olacak.

Bu ziyaretin kilit gündemlerinden bir diğeri ise “İran Sorunu”; Obama’nın özenle sergilemeye çalıştığı yumuşak üslubuna ve son günlerde İran yönetimine yönelik açıklamalarındaki dengeliliğe karşın, ABD’nin bölgedeki tarihsel politikası değişmiş değil. Emperyalizmin temel hedefi İran yönetiminin süratle zayıflatılması ve özellikle de bölgedeki biricik müttefik İsrail üzerinde korkutucu bir tehdit oluşturmasına son verilmesi. Bu aşamada geçtiğimiz ay İsrail’de gerçekleştirilen genel seçimler önemli bir gösterge, zira seçim sonuçları ülke yönetiminde savaş yanlısı aşırı sağcıların mutlak zaferini tescil etti. Önümüzdeki dönemde Filistin ve Lübnan’daki direniş yanlısı güçlere nihai bir darbe indirme yanlılarının hükümeti kuracağı bir İsrail ile karşı karşıya olacağız ve İran’a yönelik bir askerî operasyon hâlâ masada.

Türk hükümetinin hevesli bir işbirlikçi politik hat izleyeceği ve bunu özellikle de tüm tarafların kabul gösterdiği bir “arabulucu bölge gücü” kisvesiyle gerçekleştireceği artık ortada. Obama ziyareti, Türkiye için emperyalizmin hizmetine daha fazla asker, para ve işbirliği sunmak anlamına geliyor.

Yazan: Murat Yakın (30 Mart 2009)

Yorumlar kapalıdır.