Tok açın halinden anlamaz!

65

Zarar hep işçi sınıfına, kârlar ise patronlara yazılıyor

Tok açın halinden anlar mı? Dönüp dolaşıp bu soruya geliyoruz! Çünkü iki tablo koyuyorlar sürekli önümüze. Birinde açlık ve sefalet büyüyor, diğerinde ise kâr ve zenginlik…

Tablo 1: Aç ve Açıkta

TUİK’in Şubat 2009 verilerine göre açıkladığı raporda işsizlik yüzde 16,1 olarak belirtiliyor; yani geçen yıl aynı döneme göre, 1 milyon 160 bin kişi daha işsiz. Her 4 işsizden birinin işsiz kalma gerekçesi işten çıkarılma. Ve her 5 işsizden 1’i en az bir yıldır iş arıyor ama bulamıyor.

İstihdam edilenlere gelirsek, yine Şubat 2009 verilerine göre, 100 kişiden 41’i hiçbir sosyal güvenlik kurumuna kayıtlı değil.

Yani ya açız, ya açıktayız… Üstelik hem aç hem de açıkta kalmaya, öyle gözüküyor ki, çok yaklaştık. Çünkü işçi ve emekçiler açlık ve sefaletin büyüdüğü bu tablo içinde krizin bedelini ödemeye mecbur bırakılıyor. Kriz var ve işçinin işsiz kalması da doğal,öyle mi?

Değil! Geçen sayımızda da belirttiğimiz gibi işsizlik ne bir doğal afet ne de kader! İşsizlik, bizzat krizin de gerekçesi olan aşırı kâr hırsının bir sonucu. Yani bir doğallık varsa olsa olsa kapitalizmin kendi doğasına uyumlu bir işleyişi ifade eder, o kadar.

Nasıl mı? Belki bu noktada şirketlerin bir yıllık bilançolarına bakmakta fayda var.

Tablo 2: Yine kâr

Bir kere, Türkiye’de İMKB’de işlem gören 17 bankanın hiçbiri henüz zarar açıklamadı. Hatta Mart 2009 itibariyle önceki döneme göre toplam kârları yüzde 23 arttı. Net kârını en fazla arttıran Garanti Bankası’nda artış yüzde 43’ü buluyor. Şimdi insan soramadan edemiyor, “Bizi teğet geçer” derken Başbakan bunu mu kastetmişti?

Yoksa, 2008 yılına yönelik bilançosunda kârını 2 milyar TL arttırdığını belirten Koç Holding’i mi?

Elbette, geçmiş yılların kâr rekortmeni Erdemir’in yüzde 35 ücret indirimi uygulamasıyla krize karşı ördüğü koruma çemberini de öngörmüş de olabilir.

İşsizlik krizi mi?

Şu açık ki, Başbakan daha en başından kendisinin hangi tablo içinde ve hangi sınıfa mensup olduğunu ortaya koymuş.

Ve kriz büyürken, adlandırmalar da değişiyor. Önce mali dendi, sonra ekonomik, şimdi de işsizlik krizi deniyor… Peki, bir krizi tanımlayan etki ettiği alan mıdır? Tersine ona sebep olanla açıklanmak ve tanımlanmak durumunda değil midir?

Oysa, kriz, işsizlik krizi olarak ortaya konduğunda aslında işsizlik meşrulaştırılmış oluyor. Sonra, Erdemir ve İskenderun Demir Çelik’teki trajikomik dayatma önümüze çıkıyor: Ya işten çıkarılacaksınız ya da ücretlerinizdeki yüzde 35 kesintiyi kabul edeceksiniz!

Talep yetersizliği mi?

Krize dönük bir diğer açıklama çabası da talep yetersizliğini vurguluyor. Ve hatta görüyorsunuz, piyasayı hareketlendirmek için hep birlikte “Pazara çıkmaya” davet ediliyoruz. Çözümümüz buymuş. İşgücü pazarından cebimiz boş evimize döndüğümüz ihmal ediliyor olsa gerek.

Zarar hep bizim hanemizde

Tablolar ortada, ve geldik asıl soruya: Krizin ilk dönemlerinde işsiz kalmış birinin yeterince şanslıysa almaya hak kazandığı işsizlik maaşı artık bitiyor ama kriz bitmiyor. O zaman bunca zamandır kim, neyi kurtarıyor? Hükümetin kurtarma paketlerini de unutmayın lütfen…

Biz hangi tablonun içinde olduğumuzu, açlık ve sefaletle büyüdüğümüzü biliyoruz. Kârından bile zarar etmeye dayanamayanların, tersine, krizde daha fazla kâr için fırsat kollayanların halimizi anlamasını da zaten beklemiyoruz.

Ancak şu açık, bu durumda zarar eden yalnızca bizleriz. Ve, birinde sefaletin, bir diğerinde kârın büyüdüğü bu iki ayrı sınıfı yansıtan tabloya baktığımızda büyüyemeyen bir umut göze çarpsa gerek…

Öyle ya, gençliğin yüzde 28,6’sının işsiz kaldığı ve kentlerde bu oranın 30,1’e vardığı bir tablo yarına bir hayal, bir umut taşıyabilir mi?

Peki, kim bu işsiz gençler? Diplomalısı, diplomasızı bir yanda… Cüretimiz var mı, Kürt sorununa bir de bu gençlerin arasından geçerek bakmaya… Son yıllarda Kürt illerinden batı şehirlerine yoğun göçler olduğunu biliyoruz. Göç eden gençlerin büyük kısmının düzensiz işlerde çalışmak zorunda olduğunu da. Şimdi bir de kriz vuruyor bu gençleri… İşte tam da buradan bakabilmek, Kürt sorununun bir kimlik sorunundan çok fazlasına tekabül ettiğinin ipuçlarını sunacak. Buradan bakabilmek, sorunun nerede başladığının ama nerede bitmeyeceğinin cevabını verecek. Çözüm masası için muhatapların da buralarda aranması gerek.

Baskı ve inkârın, açlık ve sefaletle iç içe girdiği bu yerde yoksul Kürt halkıyla işçi sınıfı arasında örülecek dayanışma, hem rejimin demokratik dönüşümünün hem de bu kapitalist krizin bertaraf edilmesinin dinamiğini yaratacak.

Tok açın halinden anlamaz biliyoruz. Ama siz de şunu bilin, açların mücadelesi ölümle yaşam arasında.

Yazan: İşçi Cephesi (31 Mayıs 2009)

Yorumlar kapalıdır.