Mücadele bulaşıcıdır! Bazen tek bir kıvılcım yeter!

90

Mücadele her zaman kazanmak demek değildir. Bazen bir yenilgi büyük zaferlerin kazanılmasının yolunu açabilir. Bir mücadele bulaşıcı bir hastalık gibi yayılabilir… Mücadele etme kararı her zaman işçilere aittir. Mücadelede istenen sonuçlara ulaşmak ise karşılıklı güçlerin durumuna bağlıdır. Güçlerini daha iyi hazırlayan, sağlam bir plana, programa ve örgütlülüğe sahip olanlar mücadeleyi kazanır.

Kaç paket oldu, biz sayısını unuttuk. Başbakan Erdoğan, Haziran 2009 başında bir Teşvik ve İstihdam Paketi daha açıkladı. Kendi sözleriyle paketinin amacı şu: “Biz bu teşvik paketini, kriz ortamını fırsata çevirmek ve rekabet gücümüzü artırmak amacıyla yürürlüğe koyuyoruz. Dolayısıyla bu sistemden faydalanacak yatırımların en kısa sürede hayata geçirilmesini de hedefliyoruz.”

Gören de AKP hükümeti gerçekten krizle mücadele ediyor sanır… Başbakan bu teşvik paketini kriz bahanesi/nedeniyle işsiz kalan 2 milyon ve halen işsiz 7 milyon kişiye anlatsın. Hadi bunlar gerçek rakamlar, bir yana bırakalım. Resmî rakamlarla, onların diliyle konuşalım: Krizin başından, Eylül 2008’den bu yana 1,3 milyon kişi işsiz kaldı. Toplamda da 3,7 milyon kişi işsiz durumda; resmî rakamlara göre!

İş aramaktan umudunu keseni, mevsimlik işçiyi zaten işsizden saymıyor, devletin istatistik bürokrasisi. İstatistikle yalan söyleme sanatının zirvesi bu… İşsiz sayılmayan bu insanlar çalışıyor mu? Hayır! Başka gelirleri var mı? Hayır! Çalışmaya ihtiyaçları var mı? Evet! Neden çalışmıyorlar? İş yok! O zaman neden işsiz sayılmıyorlar? Çünkü iş aramıyorlar! İş olmadığı için olabilir mi? Evet! Umudunu kesmişler… İstatistik sistem komiklikleri bunlar…

Hükümet patronlara teşvik, işçilere yıkım sunuyor

Lakin hükümetin kendi rakamlarına göre bile her 6 kişiden biri işsiz. Her 10 gençten 3’ü de işsiz durumda. Tekrar edelim, bunlar hem resmî rakamlar hem de 4 ay öncesine ait; çünkü bugüne ait (Temmuz 2009) rakamlarını İstatistik Kurumu 15 Ekim 2009’da açıklayacak! Bugün elimizde olan rakamlar da 4 ay öncesine ait. Evet, yanlış okumadınız. Bugün 4 ay öncenin sonuçlarını görebiliyoruz. Bugünü ise 4 ay sonra göreceğiz. Ne bilimsellik, değil mi? Tekrar verilere gelirsek; hükümet dışında en iyimser rakamlar bile her 4 yetişkinden ve her 3 gençten birinin işsiz olduğunu gösteriyor.

Yukarıda alıntıladık. Teşvik ve İstihdam Paketi’nde ne diyor Başbakan? “Kriz ortamını fırsata çevirmek…” Fırsatçılık konusundaki düşüncelerimizi okurlarımız bilir. İlk kez okuyanlar için kısaca ifade edelim; fırsatçı, hayvanlar âleminin akbabasıdır! Başbakan rekabet gücünden bahsediyor, biz işini kaybetmiş 2 milyon ve işsiz 7 milyondan.

İşsiz adamın rekabet gücü konusunda başbakan biz işçi ve emekçilere ne söylemek ister? İşsiz adam rekabet gücünü nasıl arttırır? Bir çay, bir simit parasına, karın tokluğuna çalışarak mı örneğin? Zaten öyle çalışmaktayız çoğumuz! Günde 10–12 değil 15–16 saat çalışarak mı? Daha fazla çalıştığımız çok oldu, azını ise henüz görmedik! Sigortasız, asgari ücrete mi? Her 10 çalışandan 4’ü zaten bu durumda!

Evet, Başbakan bizi nasıl teşvik edip, rekabet gücümüzü arttıracaksın? Nefes almayan, yemek yemeyen robotlar olarak mı? Gerçi teşvik için yatırım gerekiyormuş, Türkçesi para. İşin bir de istihdam boyutu var. Biz işçi ve emekçiler orada sahneye giriyoruz. Patronlar yatırım yaptıkları bölgenin özelliğine göre yüze 2–10 arası kurumlar vergisi ödeyecek. Böylece patronlar yüzde 10–18 arası vergi indirim desteği almış olacak. Bu kadar da değil. Bu yatırımları yapan patronlar bölgeye göre 2 ile 7 yıl arasında bir süre SSK işveren primlerini ödemeyecek. Yine bölgeye göre TL kredi kullanan patronların faizlerinin 3–5 puanlık kısmını Hazine ödeyecek.

Size de bir şeyler garip gelmiyor mu? IMF’si, TOBB’u, TÜSİAD’ı uzun yıllardır Türkiye’nin yatırım bölgelerine ayrılmasını ve bölgesel asgari ücret belirlenmesini istiyorlar. Amaçları “ekonomik açıdan gelişmemiş” bölgelerde daha düşük asgari ücret ödemek. Bu bölgelerde patron için vergi indirimi, SSK prim muafiyeti var ve faiz ödemelerini hazine yapıyor. İşçiye gelince ise 5 lira olan asgari ücreti falanca bölgede 2 lira yapalım diyorlar. Bunun adı ancak patronlar için teşvik/destek olabilir. İşçiler için ise iliğine kadar sömürmekten başka ad yetmez…

Ekonomik çöküş…

Başbakan Erdoğan bir yanda patronlar için teşvik paketleri açıklarken diğer yanda krizden en az etkilenen ülkenin de Türkiye olduğunu söylemekten geri durmadı. Tabii bütün bunlar sadece laf! Başbakan teğet geçecek, sürtünüp geçecek, 2010 yılında kriz bitecek derken Türkiye ekonomisi, tarihinin en yüksek ikinci küçülmesini gördü. 2009 yılı ilk çeyreğinde Türkiye ekonomisi yüzde 13,8 daraldı. Birinci en yüksek daralma İkinci Dünya Savaşı sonrasında 1945’te olmuş. Kısacası Türkiye neredeyse son dünya savaşı sonrası ekonomik yıkım görüntüsüne sahip…

Türkiye ekonomisi 2008 yılı son çeyreğinde de yüzde 6,2 oranında küçülmüştü. Böylece iki dönem üst üste ekonomisi küçülen Türkiye resmî verilere göre teknik resesyona (ekonomik durgunluğa) girmiş oldu… Ne zaman girmiş? 2009 yılı ilk çeyreğinde, Ocak-Mart döneminde. Biz hangi aydayız? Temmuz! Yani 2009 yılının ikinci çeyreği bitmiş, üçüncü çeyreği başlamış… Hükümet kalkmış bize henüz birinci çeyrek rakamı veriyor. Ben onu zaten yaşıyorum, bana şimdi ikinci çeyreğin rakamını ver ki başıma gelen tam olarak nedir, onu göreyim!

Kuşkusuz biz işçi ve emekçilerin başımıza gelenleri anlamak için bu rakamlara ihtiyacı yok. Hayatımıza hepsini birebir yaşıyoruz. Bu arada Türkiye’nin birincilikleri biter mi? 2009 yılı birinci çeyreği içinde, şubat ayında, işsizlik yüzde 16,1 ile Türkiye rekoru kırmıştı, unutmadık…

Sözün kısası krizin teğet meğet geçtiği yok. Türkiye işçi ve emekçileri krizi en hafif değil en ağır şekilde yaşayanların başında geliyor. Bu koşullara rağmen patronlar ise kazanmaya devam ediyor. Örneğin bankaların 2009 yılı ilk çeyrek kârları yüzde 33 arttı. Geçen yıl Türkiye’nin en büyük 500 şirketinin net satış kârları da 16,3 oranında artmıştı. Her 4 kişiden biri işsiz, şirketler kârlarını arttırmaya devam ediyor ve AKP hükümeti patronlar için teşvik ve istihdam paket desteklerine devam ediyor. İşçi sınıfının ve emekçilerin mevcut kriz koşullarından tek çıkış yolu mücadeleyi birleştirerek bir işçi seçeneği yaratmalarıdır.

15–16 Haziran ve bir işçi seçeneği yaratmak

Bir işçi seçeneği yaratmak olanaksız mı? Geçtiğimiz ay 15–16 Haziran 1970 işçi eylemlerinin 39. yıldönümüydü. Üzerinden uzunca bir zaman geçmiş olmasına rağmen işçi ve emekçiler olarak bu mücadele günlerini kutlamaya devam ediyoruz.

Türkiye işçi sınıfının en kitlesel eylemlerinden biri olan 15–16 Haziran bir işçi seçeneği yaratmanın hem mümkün hem de gerekli olduğunun çok iyi bir örneğidir. Bu nedenle de doğal olarak halen çok önemli bir yere sahip. Bir bakıma kapsam ve önem bakımından 1989 Bahar Eylemleri’yle birlikte sınıf mücadele tarihimizin en önde gelen sayılı örneklerindendir 15–16 Haziran işçi eylemleri…

Mücadele geçmişimizin bu direniş örnekleri özellikle günümüz benzeri kriz, yıkım ve dağınıklık dönemlerinde daha da bir önem kazanıyor. Her şeyden önce birleşen ve mücadele eden işçilerin ne derece etkili bir güç olabildiğini görüyoruz. Normal zamanlarda işçileri muhatap kabul etmeyenlerin nasıl büyük bir korku ve panik yaşadığına tanık oluyoruz. Birleşip harekete geçen işçilerin toplumun ezilen ve sömürülen kesimlerinin büyük çoğunluğunun sempati ve desteğine nasıl da sahip olabildiğini görüyoruz. Ve tabii aynı zamanda ne derece kalabalık ve kızgın olurlarsa olsunlar kararlı ve deneyimli bir sınıf önderliğinden yoksun olduklarında başladıkları eylemi bitiremediklerini de fark ediyoruz.

Dolayısıyla bir mücadele; açık talep ve hedeflere, bir plan ve programa, örgütlü ve kararlılık sahibi bir önderliğe sahip olmadan istediği sonuçlara ulaşamaz… 15–16 Haziran işçi eylemlerinin en önemli derslerinden biri birlik ve mücadele ise bir diğeri de budur.

15–16 Haziran örneği bize işçilerin en zor ve karamsar görünen koşullar altında dahi mücadele ettiklerini gösteriyor. İşçi sınıfının mücadelesi koşullara bağlı olarak kimi zaman görece daha az sayıda ve bölgede gerçekleşebiliyor ama bitmiyor.

Unutmayalım, mücadele her zaman kazanmak demek değildir. Bazen bir yenilgi büyük zaferlerin kazanılmasının yolunu açabilir. Bazen bir mücadele bulaşıcı bir hastalık gibi yayılabilir. Mücadele etme kararı her zaman işçilere aittir. Mücadelede istenen sonuçlara ulaşmak ise karşılıklı güçlerin durumuna bağlıdır. Güçlerini daha iyi hazırlayan, sağlam bir plana, programa ve örgütlülüğe sahip olanlar mücadeleyi kazanır.

Sabiha Gökçen yer hizmet işçilerinin sendika zaferi…

Bunun son bir örneğini Sabiha Gökçen Havalimanı’nda yaşadık. Havalimanı’nda yer hizmetlerinde çalışan 700 işçinin büyük çoğunluğu Türkiye Sivil Havacılık Sendikası Hava-İş’e üye olup, sendikalaştı. Hava-İş sendikası toplu sözleşme yapma hakkı kazandı ve Çalışma Bakanlığı’na gerekli başvurularını yaptı. Bu gelişmelerden rahatsız olan işveren durumdaki İstanbul Sabiha Gökçen Uluslararası Havalimanı Yer Hizmetleri A.Ş (ISG Yer Hizmetleri A.Ş) ise sendikalaşma sürecindeki 8 işçiyi işten çıkardı. İşçileri yıldırmayı amaçlayan işverenin bu baskı girişimine karşılık işçiler de arkadaşlarının geri alınması için eylem yaparak karşılık verdi. IGS Yer Hizmetleri’nde çalışan işçilerin toplu sözleşme sürecinde şimdi birinci talebi atılan arkadaşlarının geri alınması…

Dünya ekonomik krizi nedeni/bahanesiyle yüz binlerce işçinin işten atıldığı günümüz koşullarında bu çok önemli bir deneyim.

Çünkü kriz sadece işten atma, ücretleri azaltma ve daha ağır koşullarda çalıştırma anlamına gelmiyor. Bunların hem bir sonucu hem
de
bir nedeni olarak sendikalaşma ve örgütlenme üzerinde de büyük baskılar uygulanıyor. Dolayısıyla Hava-İş’te örgütlenen ISG işçileri mücadeleleriyle işçi sınıfına ve emekçilere hem moral verdiler hem de işçi sınıfının örgütlü gücüne güç kattılar.

Bu örneklerin çoğalması kriz karşısında işçi ve emekçilerin özgüven ve direncini daha da arttıracaktır. Hem bu örneklerin çoğalması hem mücadelenin birleştirilmesi hem de krize karşı bir işçi seçeneğinin gerekli ve mümkün olduğunu göstermek için… Saflarımızı sıklaştırmaya devam…

Yorumlar kapalıdır.