29 yıl sonra bir kırılma anı olarak 12 Eylül

70

Tüm dünyayı sarsan ve cumhuriyet tarihinin en derin daralmalarından birine yol açan krizden en çok zarar gören ve sayıları 12 milyonu bulan ücretli nüfustan toplu sözleşme yapabilen işçi sayısı kaç sizce? 2001-2007 dönemi yıllık ortalama 400 bin!..

Yani, ücretlilerin ancak yüzde 3’ü bu en temel ekonomik-demokratik hakkı kullanabilmekte. Ya greve kaç kişi çıkabilmiş dersiniz? 2002-2008 döneminde yılda ancak 6 bin 500 işçi greve çıkabilmiş!..

Kabaca bir hesapla, 12 milyon ücretli emekçinin hepi topu 400 bini toplu sözleşmeden yararlanabiliyor ve bunlardan da ancak 6 bin 500 kişi grev hakkını kullanabilmiş.

Peki, ya toplu sözleşme hakkını kullanamayan yüzde 97’lik emekçi kesimin durumu ne? Bugünün Türkiyesinde, üç milyon kayıtsız işçi kaçak çalıştırılıyor. 2 milyon dolayında memurun grev hakkı yok. 8,5 milyon sigortalı işçinin 2,5 milyonu 10’dan az çalışanı olan küçük işyerlerinde çalışıyor. 10 ile 49 kişilik işyerlerinde çalışanlar da 2,5 milyon ve bu küçük işyerlerinin kapısından içeri sendika sokulmuyor. Yüzde 16’lık “resmi” işsizlik oranlarından, Bu oranın yaklaşık yüzde 30’unun ise genç ve donanımlı çalışanlardan yani, ülkenin gelecek yatırımından oluştuğundan hiç söz etmeyelim isterseniz.

İşte tam 29 yıl sonra bu gün,12 Eylül’ün emekçiler, demokrasi mücadelesi ve özgürlükler açısından ülkeyi getirdiği nokta bu. Hürriyet gazetesindeki sırça köşkünde Ertuğrul Özkök, bir kez daha 12 Eylül’ün peşinin artık bırakılması gerektiğini, askeri darbenin ülkeye barış ve huzur getirdiğini Türkiye’nin nihayet seçkin ülkeler arasındaki yerini almış olduğunu vaaz etmiş.

Oysa 29 yıl sonra varılan yeri, geçtiğimiz günlerde açıklanan UNDP İnsani Gelişme Endeksi’nde Türkiye’nin yerini bularak anlamak mümkün. Dünyadaki 117 ülke arasında “insanlık dışı yaşam koşulları” açısından 23. sırada Türkiye.

Bugün işçilerin ve emekçilerin yaşadığı sendikasızlaşmanın, örgütsüzlüğün, sefaletin, yoksulluğun, en temel demokratik haklardan yoksunluğun temelinde, 12 Eylül’ün yarattığı bu ‘kırılma anı’nın izleri var ve bize bu dava kapandı bırakın bu işin peşini artık diyorlar.

12 Eylül ruhu

24 Ocak kararları göz önünde bulundurulmadan 12 Eylül darbesini kavramak imkânsız hale gelecektir. Zira 24 Ocak’ta karar altına alınan, ucuz emek gücüne dayalı ihracat modeli ve sınıf mücadeleci temelde bir sendikacılığın olanaklarının top yekün imhası, ancak 12 Eylül askeri darbesi yoluyla gerçekleşebilmiştir.

12 Eylül darbesi 1980’de tıkanan sermaye birikiminin yolunu ucuz, örgütsüz, uysal, giderek işsizlikle terbiye edilmiş bir emek sömürüsü ile yeniden açmış, birikim çarklarını yeniden işler hale getirmiş ve bunu bu gün bile aşmanın mümkün olmadığı 1982 Anayasası ile kurumsallaştırarak emek hareketinin bütün mevzilerini yerle bir etmiştir.

Ağır bir borç yükü, sıcak paraya bağımlı kılınmış bir ekonomi çarkı ve azalmak bilmeyen bir işsizlik ve gelir uçurumu… İşsizlikle terbiye edilmiş, ucuza çalıştırılan, sosyal güvenlik hakkı bile elinden alınan, sosyal devlet hizmetlerinden mahrum bırakılmış, örgütsüz, tepkisiz, teslim alınmış kimi işsiz, kimi yarı aç, geleceksiz geniş bir emek yığını. İşte sermayenin kazancı…

Bu güne dek, “1982 Anayasası’nın değiştirilmesi” ve 12 Eylül’ün yol açtığı tahribatın “restore edilmesi” adına yapılanlar, köhne bir binaya dış cephe makyajı yapmaktan öteye gidebilmiş değil. Dahası, geride kalan dönem boyunca 12 Eylül ruhunun ‘güncellenmesi’ olarak değerlendirilebilecek hamleler yapıldı. Kürt sorunu bağlamında yaşanan olağanüstü haller, Susurluklar, 28 Şubatlar, e -muhtıra girişimleri de böyle hamleler değil miydi?

Derin bir ekonomik krizin ortasında ve en temel demokratik mevzilerin bile gerisine düşmüş olduğumuz şu günlerde, askeri darbenin işçiler için hızlı bir yoksullaşma, demokratik hakların imhası ve korkunç bir baskı düzeni anlamına geldiğini görmemek için kör olmak gerekiyor. 12 Eylül darbesinin ürünü anayasayı “demokratikleştirecekleri” iddiasını ileri süren AKP hükümeti 12 Eylül ruhundan güç almadan işsizlik fonu nemalarını bütçeye aktarıp yağmalamaya girişebilir miydi?

12 Eylül ruhuyla hesaplaşmadan bu yağmayı durdurmanın olanağı yok. Zira işçi sınıfı açısından artık kaybedilecek mevzi, verilebilecek taviz kalmamış durumda. Tüm toplumu kucaklayarak, sosyal ve demokratik bir dönüşümü gerçekleştirebilecek yegane bağımsız güç olarak, tarih işçi sınıfını sahneye çağırıyor.

Ek: 12 Eylül Bilançosu

650 bin kişi gözaltına alındı, ağır işkencelerden geçirildi. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. Haklarında idam cezası verilenlerden 50 devrimci asıldı. 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi. 144 kişi cezaevlerinde öldü. 4 kişi açlık grevinde öldü. 16 kişi “kaçarken” vuruldu. 95 kişi çatışmada öldü. 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi. 43 kişinin intihar ettiği bildirildi. 98 bin 404 kişi “örgüt üyesi olmak” suçundan yargılandı. 338 bin kişiye pasaport verilmedi. 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına çıktı. 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi. 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis istendi. 3 gazeteci silahla öldürüldü. 39 ton gazete ve dergi imha edildi.

Yazan: Murat Yakın, 2 Eylül 2009

Yorumlar kapalıdır.