1 Mayıs izlenimleri

110

Bu yıl hükümetin “meydan” konusunda “taviz” vermesi ile sonuçlanan bir dizi olayın ardından; farklı ifadelere göre 100-300 bin kişi arasında değişen sayıda işçi, memur, emekçi ve politik grup bileşeni, 33 yıl aradan sonra Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs kutlamalarını tamamladı.

İşçi direnişleri

1 Mayıs’a kadar geçen bir yılın kısa bir tahlilini yapmak faydalı olur diye düşünüyorum. 2010 yılı tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de krizin daha da derinleştiği bir süreci ifade ediyordu. Geçen 1 Mayıs’ta, alan tartışmaları vesilesiyle de bir anlamda gündeme getirilemeyen kriz ve onun işçi sınıfı üzerindeki etkileri konusu bu yıl oldukça önemli bir şekilde yaşandı. 1 Mayıs’a gelene kadar geçen bir yıl içerisinde yaşanan işçi direnişleri tüm ülkede gündemi işgal edecek kadar önemli bir yer bulabilmişti. Kriz ve buna bağlı olarak yaşanan işten çıkarmalar, kitlelerin gelecek korkusunu büyütmüştü. Bütün bir yıla yayılan direnişler de bu anlamda işçi sınıfının elinden alınan hakların yeniden kazanılmasına dönük savunmacı bir dille mücadeleler yaşanmasına vesile olmuş idi. TEKEL, İSKİ, Esenyurt, itfaiye direnişleri “iş güvencesi” ve sendikalı olmanın meşruiyetini sağlama noktasında adımlar atmış, küçük de olsa birtakım mevziler kazanmaya başlamıştı.

TEKEL direnişi, burjuvazi arasındaki gediklerden de fırsat bularak günlerce televizyonlarda ve yazılı basında yer almış; bu durum direnişin moralini yükselterek toplumsal bir ortak bilinç de yakalanmasına vesile olmuş idi. Bu süreçte, sendika bürokrasisi de en azından direnişçi işçiler açısından aşılmaya başlanmış, sendika bürokratları özellikle son dönemde direniş nedeniyle ciddi sıkıntı da yaşamaya başlamışlardı. Mustafa Kumlu ve AKP destekli diğer Türk-İş bürokratları söz konusu dönemde direnişin pasifleşmesinden, ertelenmesinden yana bir tutum alarak, her seferinde süreci AKP ve “sağduyulu başbakan” ile görüşme çerçevesine sığdırmaya çalıştı. İşçilerin, Türk-İş binasını basmaları ise bu kez de kendi sendika başkanları tarafından azarlanmaları ile karşılanmıştı.

Bir kez daha belirtmemiz lazım ki, bu direnişler elbette sınıf mücadelesinin seyri açısından çok önemli. Uzun bir süredir üzerine “ölü toprağı” serpilmiş gibi duran iş sınıfı hareketi; yeniden direnişler ile geçen bir yıla damgasını vuruyordu.

Mücadeleyi birleştirmek

Ancak bütün bu sürecin aşılması gereken birtakım sorunları-talepleri olduğunu da defalarca ifade ettik.

Birincisi; mücadele bir savunma çizgisinde kalıyordu, bunun kitle hareketinin önünü açacak taleplerle değişmesi gerektiğini, buna uygun bir şekilde de geçiş taleplerinin formüle edilmesi gerektiğini ifade ettik, buna da gücümüz ölçüsünde bulunduğumuz her mevzide gayret ettik, (İşçi Cephesi‘nin tüm sayılarında ısrarla bu konuyu ele aldık).

İkinci olarak, tüm Türkiye’ye yayılan ve kendiliklerinden yalnızlaşan yerel mücadeleler ve direnişlerin, ortak programlar çerçevesinde birleşmesinin bütün bu grevlerin kazanması için çok önemli olduğunu, bu birleşik mücadelenin de süreklilik kazanarak ortak talepler ve mücadele örnekleri ile eşgüdüm kazanmasının öneminin hayati olduğunu söyledik. Yine bu konuda da gerekli çalışmaları, yine gücümüz ölçüsünde yerine getirmeye çalıştık. Bu açıdan mütevazı ancak önemli gelişmeler de kaydedildi.

“Direnişteki işçiler platformu” bu süreçte kuruldu. O platformun yapısında ve politik hattına dair görüşmelerde gücümüz ölçüsünde yeralmaya çalıştık. Üniversitelerde, direnişçi işlerin ortak platformlarda sorunlarını tartışmalarını sağlayacak toplantılar organize ettik. İşyerlerinden direniş bölgelerine düzenli ziyaretler yaparak politik olarak işçilerin taleplerine dair ikameci bir tutumdan özellikle kaçınarak grevlerin başarılı şekilde ilerlemesini sağlayacak önerilerimizi işçi arkadaşlarımızla paylaşmaya çalıştık.

Bu süreç, TEKEL işçilerinin Ankara’da çadırlarını sökmesi ile kesintiye uğradı. Bu dönemde, biz, çadırların kaldırılmasının ve direnişe “Danıştay” arası verilmesinin ciddi bir yanlış olduğunu ve direnişin bitirilmesinin ardından aynı mevzilere ulaşmanın oldukça zor olacağını ısrarla ifade ettik (İC 14, 15 ve 16. sayılar…)

1 Nisan’dan 1 Mayıs’a

Nitekim, 1 Nisan’da beklediğimiz, maalesef, gerçekleşti ve yoğun bir polis terörü ve sendika bürokratları işbirliği ile direniş yeniden başlayamayarak dağıldı.

Bütün bu süreci neredeyse bir devrim provası halinde gören akım ve gruplar, işçilerin çadırlarını sökmesine dair genelde sessiz kaldılar. Bu süreçte özellikle TEKEL işçileri açısından yaşanan moral ve motivasyon bozukluğu, bu 1 Mayıs’ın, bu yenilgiyi aşma açısından, anlamını daha görünür kılmıştı.

1 Mayıs’ın geniş kitlelerin katılımı ile kutlanması, geçen yılın 1 Mayıs’ından devralınan polis şiddetinin ve devamında yaşanan çatışmaların izlerinin beyinlerde bıraktığı korku ve tedirginlik nedeniyle de sorun yaratması kaçınılmazdı. Bu 1 Mayıs’ta kitlelerin zihninde oluşan “olaylar çıkıyor” yargısının kırılması da oldukça önemli idi.

Bu dönemde mecliste geçen anayasa tartışmalarından ve yine burjuvazi arasında yaşanan çekişmelerde, polis şiddetinin, diğer burjuva gruplarca hükümeti yıpratıcı bir şekilde kullanılmasını engelleme nedeniyle belki de, hükümet alanda polisin yer almayacağını, geçen 1 Mayıs’ta yaşanan “polis terörünün biblosunun” ağzından açıkladı.

Bütün bu politik basıncın bilinciyle politik gruplar da bu 1 Mayıs’ın gerilimsiz ve çatışmasız yaşanmasında sorumlu davrandılar. Bu durum, 1 Mayıs ertesinde bahsi geçen provakatörün kim olduğunu, geniş kitleler nezdinde ciddi bir şekilde göstererek, tarihteki olumlu yerini aldı.

1 Mayıs Taksim Meydanı’nın görünümü

Ancak, yine de, bütün 1 Mayıs’a hakim olan coşkusuzluk ve tüm kitleyi kavrayacak sloganların-taleplerin oluşmaması, alana giren işçilerin oldukça önemli bir kısmının da alanı derhal terketmelerinde tezahür buldu.

Alanda özellikle kürsülerde bizzat sendika başkanları tarafından yapılan konuşmalar yukarıda anlatmaya çalıştığımız güncel politik duruma değil, 1 Mayıs’ı Taksim’de geçirmenin anlamına dair konuşmalar idi. Bu konuda; 1 Mayıs hazırlık komitelerinde de yaptığımız toplantılarda gördüğümüz, sendikalar ve diğer politik gruplar arasında yaşanan “Taksim’i siz mi, biz mi kazandık?” tartışmasının süreci tıkayan, kısır ve hedefsiz tartışmalar olduğunu düşünüyoruz. Geçen 1 Mayıs’ta Taksim’de bulunan birisi olarak Taksim’in ne sendika bürokratlarınca ne de tek bir grubun insiyatifi ile “kazanılmadığını” düşünüyorum.

Sokaklar arasında her türden politik gruptan insanın omuz omuza sergilediği direniş, devrimci yardımlaşma ve dayanışnmanın bu süreçte, geçen 1 Mayıs’ta doğru dürüst bir işyeri çalışması bile yapmayan DİSK yönetiminin çabasından daha anlamlı olduğu açıktır.

Bu süreçte hep söylediğimiz gibi, kazanılan Taksim, en çok da, görüntüleri de TV’lerde yayımlanan, bir sokak arasında onlarca polis tarafından kıstırılarak vahşice dövülen, ve hangi politik gruptan olduğu ne belli ne de önemli olan, biri kadın biri erkek iki devrimcinin sayesinde kazanılmıştır.

1 Mayıs alanında bulunan diğer sol gruplara baktığımızda da aşağı yukarı benzer bir tablo görmekteyiz. Haykırılan, dile getirilen slogan ve talepler daha çok partilerin, değişik grupların kendi gövdelerine dönük, kendi tarihleri açısından önemli olan noktalara parmak basmakta idi.

Bu nedenle, 26 Mayıs’ta söz konusu olacak olan genel greve dair net bir politik-moral hazırlıktan bahsedilemeyeceğini açıklıkla görebiliriz.

Yukarıda söylediğimiz, politik kimlik sloganlarının, taleplerinin dile getirilmesine karşı olduğumuz anlamına gelmez. Ancak bahsi geçen, alanda ağırlığın daha çok bu yönde olduğu, sloganların daha çok bunun üzerine kuruluyor olmasıdır.

Çok sayıda sendikalı işçiden aldığımız geri dönüşlere de atıfta bulunmak gerekir ki, “işten çıkarmalar yasaklansın” ve “İşsizliğe, güvencesizliğe
karşı mücadeleyi birleştirelim!
” pankartlarımızın gördüğü teveccüh de bu yargımızı pekiştirmektedir.

Kürsüde konuşma yapan Mustafa Kumlu’nun konuşmasına izin verilmemesi, bize “herkes ektiğini biçer” demekten başka bir söz bırakmıyor. Bu konuda sınıf hareketinin dostu düşmanı seçmesi konusundaki içgüdüsüne güvenmek ve bunu desteklemekten başka bir şey de söylememek, devrimci Marksist bakış açımızla oldukça uygundur.

1 Mayıs öncesi işyerlerinde ve üniversitelerde yapılan çalışma ile daha fazla sayıda işçi, kadın ve öğrenci arkadaşımızla; bir arada, coşkulu ve devrimci Marksist bir kortej oluşturulmasına dair çaba ve deneyimimizle, İşçi Cephesi‘nin devrimci bir sınıf partisinin inşası sürecinde bir mihenk noktası olarak hatırlayacağımız 1 Mayıs 2010’un; sınıf hareketi açısından yeni olanaklara ve sorunlara gebe olduğunu da görüyor ve bu açıdan bir kez daha önemini vurgulamanın gerektiğini düşünüyoruz.

Yazan: Ayaz Demir, 6 Mayıs 2010

Yorumlar kapalıdır.