1 Mayıs’ın ardından…

36

1 Mayıs’ı kazanmak ve mücadeleyi birleştirmek!

Krizin milyonlarca emekçiyi mağdur ettiği bu süreçte birleşik ve kitlesel bir 1 Mayıs hedefinin her öncü işçinin başlıca görevi olduğunu geçtiğimiz ay içerisinde gazetemiz İşçi Cephesi‘nde tekrarlamıştık. 2010 1 Mayıs’ı alan tartışmalarına son verip 6 konfederasyonun ortak katılımı ile kitlesel olarak gerçekleşerek bir kazanım halini aldı.

Bu yönü ile mücadeleci işçiler ve direniş halinde olmasalar da krizin etkilerini üzerlerinde hisseden çalışanlar ve işsizler, kitleler halinde 1 Mayıs günü bir araya gelebildiler. Ancak 2010 1 Mayıs’ının, bu kitleselliğine rağmen birleşik bir 1 Mayıs olduğunu söyleyemeyiz.

Çünkü birleşmek demek, sadece bir alanı yan yana gelerek doldurmak demek ya da konfederasyonların bürokratlarının imzalarını almak demek değildir. Birleşmek demek, belirli zorluklara karşı belirlenen ortak taleplerimiz için yan yana gelmemiz ve istediklerimizi alana kadar da yan yana kalmamız demektir. Birleşmemiz demek, mücadelelerimizi ortaklaştırmak, ortak taleplerimiz için mücadeleye katılmak demektir.

Bu yönü ile değerlendirecek olursak 2010 1 Mayıs’ında burjuvaziyi rahatsız edecek ve işçi sınıfının mücadelesini ileriye taşıyacak bazı olanaklara sahip olmuş olsak da, kitlesellik üzerinde sendika bürokrasisi tam denetime sahipti. Bürokratlar, bir yandan hükümet ve patronlar ile yaptıkları işbirliğine zeval getirmeyecek bir 1 Mayıs kutlamış oldular, öte yandan da emekçilere kitlesel bir 1 Mayıs yaşatarak onların da gözlerine girme çabalarını sürdürdüler.

1 Nisan’dan 1 Mayıs’a; kim kazandı, ne kazandı?

1 Mayıs “kutlamalarına” damgasını vuran söylem “32 yıl sonra Taksim’i kazandık!” oldu. Konfederasyonların kürsüden yaptıkları konuşmalarda da, çeşitli demokratik kitle örgütlerinin kortejlerindeki sloganlarında ve pankartlarında da bu vurgu ön plana çıkartılmaktaydı.

Devlet, “hayatı durdurma ve hayata etkide bulunma” amaçlarını yerine getirememesi için on yıllardır işçi ve emekçilerin eylemlerini şehir merkezlerinin dışına itti. Türkiye’de pek çok alan bu amaçla işçilere kapatıldı, yapısı değiştirilerek eylemlere uygun halleri yok edildi. Patronların bu çabalarına rağmen Taksim’in 1 Mayıs için açılması elbette ki bir kazanımdır. Ancak bu kazanımın hangi koşullar içerisinde elde edildiğine bakacak olursak nasıl kazanıldığını ve kimin kazanımı olduğunu daha iyi kavrayabiliriz.

Çok değil, bundan bir ay öncesine gidelim. TEKEL işçileri Ankara’da Sakarya Caddesi’ne geri dönerek mücadelelerini burada sürdürmek, burada 1 Mayıs’a ve 26 Mayıs’a hazırlanmak amacını taşımaktaydılar. Ancak 1 Nisan günü son üç yılın 1 Mayıs’larını anımsatmakta idi. Eylemde polis TEKEL işçilerinin Ankara’ya girmelerini engelledi ve kitleyi dağıttı. Alana sadece kısa bir süreliğine girilebildi. Sonuç olarak da TEKEL işçileri Ankara’ya giremedi ve tüm direnişlerini sendika bürokrasisinin denetimine bırakmak zorunda kaldı.

Bu gelişmenin hemen ardından, 1 Mayıs kutlamaları hükümet tarafından İstanbul Valiliği ve Emniyet Müdürlüğü’nün inisiyatifine bırakıldı; Valilik ve Emniyet ise Taksim’in miting alanı olmadığını, ancak her türlü bayram kutlamasına açık olduğu gibi artık resmi bayram olan 1 Mayıs’a da açık olduğunu belirterek “kutlamalara” (ama asla birlik, mücadele ve dayanışmaya değil) izin verdi.

Bu durumdan AKP, “Bizden önceki hiçbir sol (burjuva) hükümeti bile böyle bir kutlamaya izin vermedi. En demokratı biziz!” şeklindeki bir propaganda ile faydalanırken, AKP karşıtı ulusalcı burjuva partileri ise, “AKP zulmünün yıkılmaya başladığını” söyleyerek durumdan faydalanmaya çabaladı.

Bu koşullar altında bir araya gelen 6 konfederasyon, daha başından itibaren, Taksim’i kazanmanın gürültüsünü çıkartarak bu büyük kazanımı bir bayram gibi “kutlamak” amacı ile beraberce alanı dolduracaklarını söylediler. Ankara’ya geri dönemeyen TEKEL işçilerinin ve diğer tüm direnişçi işçilerinin mücadelelerini olduğu gibi, kriz mağduru milyonların mücadelelerini de odaklayabilecekleri talepler de bu gürültünün altında ezilmiş oldu. Bürokratlar tertip komitesinde bu talepleri dile getirebilecek herhangi bir kimseye kürsüde asla söz vermemekte anlaştılar. 1 Mayıs’taki kitleselliği 26 Mayıs genel grevine taşıyacak herhangi bir atılımı ise hiç yapmadılar.

Taksim Meydanı’nın işçi ve emekçilere açılmasında büyük emekler sarf eden tüm işçilerin ve devrimcilerin çabalarına büyük saygı duysak da, sonuç olarak 1 Mayıs’ın Taksim’de “kutlanması” sınıf mücadelesinde bir birliğin oluşabilmesinin değil, bürokratların da tam desteği ve yoğun çabası ile burjuvazinin kitleler üzerindeki hâkimiyetini pekiştirmesi gibi bir amaca yöneldi. Bir bakıma, 1 Mayıs’ın içeriği boşaltılmaya çalışılmaktadır.

Ancak her şeye rağmen 1 Mayıs 2010’un kitleselliğini birleşik bir hale getirmek ve sınıf mücadelesinin bir dönüm noktası haline getirebilmek hâlâ mümkündür.

1 Mayıs 2010 sonrasında yazılanlar, yayınlanalar

Miting biter bitmez, burjuva basın tarafından, “Kansız ve bayram havasında geçen 1 Mayıs…”, “Korku boşunaymış” gibi yorumlar manşete getirildi. Mustafa Kumlu’nun tartaklanması olayı ise, hiç abartılmadan hatta iyice küçültülerek aktarıldı.

Yıllarca “1 Mayıs terörizmdir” ve “1 Mayıs devrimcilerin çiçek yolması, kaldırım taşı söküp cam kırması ve yağma yapmasıdır” şeklinde yapılan 1 Mayıs haberleri milyonlarca sınıf bilinçsiz işçinin 1 Mayıs’a katılma fikrinden dahi çekinmesi gibi bir sonuç doğurmuştu. Bugün bu haberlerin olumlu havasından faydalanarak “Bugüne kadar suçlu olanlar işçiler ya da 1 Mayıs’a katılanlar değillerdi. Doğrudan doğruya emniyet ve devletti” diyebilmemizin önünü açtı. Pek çok emekçiye de 1 Mayıs’ı yeniden tanıtabilmenin bir olanağını sunmuş oldu. Bu olanaktan da her sınıf bilinçli işçi sonuna kadar faydalanacaktır.

Ancak hangi dağda kurt öldü de burjuva basın, yani bizzat patronlar en korktukları gün olan 1 Mayıs’tan “Taksim’ine bahar gelmiş memleketimin” diyerek bahsedebildi? Patronlar niçin bu 1 Mayıs’ı övdü? Bu soruya cevap verebilmemiz de fazla zor değil. İşçi ve emekçilerin taleplerinin dile getirilemediği ve kitleselliğin eylem bitiminde bürokrasinin kontrolünde evlerine dağıldığı görülünce burjuvazi bu durumdan da kendi adına bir reklam ve imaj tazeleme olanağı edinmiş oldu. Burjuva partilerinin bundan nasıl faydalanmaya çabaladıklarını söylemiştik. Bunun ötesinde çeşitli televizyonlarda 1 Mayıs gününün kahramanı olarak İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın gösterildi. Hüseyin Çapkın aracılığı ile de bugüne kadar “İşçi dövdürten AKP polisi” imajı yerine, “İşçi olduğunu söyleyen, halka yol yordam gösteren emniyet müdürü” imajı yaratılmaya çalışılmaktaydı.

Ancak biz polis bir karışıklık çıkarmadıkça hiçbir mitingde işçilerin sorun çıkarmadığını anlatırken, bugün 1 Mayıs’ın coşkusunu kendilerine mal edenlerin; Samatya inşaat işçilerinin pankartını yasa dışı yöntemler ile sökmek için müdahaleye gönderilen, İtfaiye işçilerinin izinli stantlarını açmalarını engelleyen, işçilerin en ufak bir direnişinde derhal patronları korumak için işçilere saldıran, Ankara’da TEKEL işçilerine şiddet uygulayan kişiler ile aynı kişiler olduklarını anlatmalıyız…

Ayrıca buradan bir sonuç daha çıkarmalıyız. Biz işçi ve emekçiler eğer bir mücadele programına sahip değilsek her bir araya geldiğimiz eylemde ve direnişte yarın için de bir mücadele hattı, bir mücadele planı bırakamayız. Sonuç olarak da bizim kendiliğinden toplanmış olan kitleselliğimiz burjuvazi tarafından kullanılabilir. Hatta bizim eylemimiz bizzat burjuvazinin imajını tazelemesi ve üzerimizden kendi propagandasını yapmasını sağlayacak olanaklar dahi sunabilir. Bu durum da, kısık sesle ifade ettiğimiz taleplerimizi iyice görünmez kılacaktır.

Bu yüzden “Güvenceli çalışma, işten çıkarmaların yasaklanması ve işsize iş” eksenindeki talepleri içeren bir mücadele hattında ısrarcı davranmak ve bu ısrarın etrafında mücadeleyi birleştirmek bugün için bizim başlıca görevimiz olmalıdır.

1 Mayıs 2010; direnişçi işçiler ve henüz direnişte olmayan diğer kriz mağdurları

1 Mayıs’a dair bir başka hatırlanan olay ise, işçilerin kürsü işgali girişimleri oldu. Burjuva basın bunu küçük bir pürüz olarak adlandırdı, bazı sol yayınlar bu eylemi kınarken bazıları da kutsadı.

Bu eylemi direnişçi işçilerin mücadeleleri ve alanları dolduran diğer işçilerin durumu açısından incelemeden önce direnişçi işçilerin içlerinden geçtikleri süreci kısaca hatırlamakta fayda var.

İşçi Cephesi olarak 1 Mayıs hazırlıklarımızı okurlarımız ile beraber iş yerlerinde, mahallelerde, okullarda yaptığımız çeşitli etkinlikler ve direniş ziyaretleri ile başlatmıştık. 1 Mayıs’ın hemen öncesinde 25 Nisan günü ise, “1 Mayıs ve mücadeleleri birleştirmek” konulu bir toplantı gerçekleştirmiştik. Toplantımızda söz alan itfaiye, Esenyurt Belediyesi ve İSKİ işçileri mücadelelerinin “İş güvencesi” için başladığını belirterek, iş güvencesi talebinin 1 Mayıs’ın öncelikli talebi olması gerektiğini söylemişlerdi.

İSKİ’de direnişte olan bir işçi arkadaşımız kendi konuşmasında özellikle sendikasız olmaktan kaynaklı olarak dağınık olan direnişlerinden ve direniş süreçlerinden bahsederek sendikalaşmanın da önemini vurgulamıştı. Bu açıdan İSKİ işçilerine göre daha avantajlı konumda bulunan Esenyurt ve itfaiye işçileri ise kendi direnişlerinden bahsederken sendikanın önemini yine vurguladılar, ancak kendi deneyimlerinden de yola çıkarak sendika bürokrasisinin kendilerine nasıl engel olduklarından bahsederek bürokratlara duydukları kini bizlerle de paylaştılar ve bizleri de bürokrasi tehlikesine karşı uyarmış oldular.

Direnen işçiler, sendikaların önlerine koydukları engellere karşı “Direnen İşçiler Platformu”nu oluşturmuş
ve mücadelelerini burada bir araya getirmeye çabalamak gibi çok önemli bir işe girişmiş bulunuyorlardı. Bu platformun 1 Mayıs tertip kurulundan ilk talebi, direnişçi işçiler olarak en önde ve bir arada yürümek ve kürsüde söz almak oldu. Bürokrasi en önde yürümelerine güç bela izin verse de, kürsüde söz almalarına engel olmak için elinden geleni yaptı. Ve söz hakkı tanımadı.

Miting sırasında Mustafa Kumlu’nun konuşmasına müdahale ederek kürsü işgaline girişen direnişçi işçiler ise, bu duruma karşı haklı bir tepkiyi dile getirmekte idiler. Ancak bu tepkinin önceden organize edilmemiş olması ve de direnişçi işçilerin taleplerinin ve söyleyeceklerinin alandaki diğer işçileri de ilgilendirdiğinin yeterince gösterilememesi, kürsü işgali denemesinin ardından iki konfederasyona bağlı olarak alana gelen işçilerin alanı terk etmeye başlamasına sebep oldu.

Direnişçi işçiler burada tüm sınıf kardeşlerini bürokrasiye karşı uyarmak istemişlerdi. Ancak bürokrasi mücadelenin birleşmesi önünde nasıl bir engel olduğunu çok başka bir biçimde yeniden göstermiş oldu. Direnen işçiler ile sendikalı kitleler arasındaki en ufak bir yakınlaşmaya dahi bürokrasi tarafından müdahale edilmekte idi.

Bu eylem de bize, bürokrasi karşıtı mücadelenin, pek çok geri bilinçli işçi tarafından sendika karşıtı bir mücadele olarak algılanabildiğini göstermektedir. Bu yüzden bürokrasiye karşı mücadelede diğer sendikalı işçilerin desteğini alabilmek için bir ön hazırlığın dikkatlice yapılması yakıcı bir ihtiyaçtır. Neyi istediğimizi tüm emekçilere anlatırken, bugün kriz karşısında süren her direnişin tüm emekçilerin çıkarına olduğunu itina ile açıklamalı, birleşmemizin önündeki her engelin beraberce ortadan kaldırılması gerektiğini yılmadan söylemeliyiz.

Ayrıca bürokratlara kızıp sendikadan uzaklaşmak da bir başka hata olacaktır. Çünkü sendikalar her şeye rağmen biz işlerin örgütleridir ve yasal ve maddi pek çok olanağı kullanabilmemizi sağlayacaktır. Başka işçilere ulaşabilmemiz için de daima bir olanaktır.Bizim sendikalardaki mücadelemizi sürdürmemiz ve bürokrasiye karşı mücadeleyi bürokratlara karşı mücadeleye dönüştürme hatasına kapılmadan acil taleplerimiz etrafında toplanmış sendikalarımızın tabanı ile beraber mücadele etmemiz gerekmektedir. Aksi durumda biz mücadeleyi birleştirmeye çabalarken, bürokrasi birleşmiş olan azınlığı yalnızlaştırmak için türlü ayak oyunlarına devam edebilecektir.

Mücadelenin birleşmesi önündeki engeller

Krizin başından itibaren; “işçi sınıfının pek çok mücadelesi var, ancak bu mücadelelerin tamamı yalıtık, kazanabilmek için bu mücadelelerin birleşerek büyümesi gerekir” demiştik.

Mücadelenin birleşmesinin önündeki başlıca engel sendikaların farklı konfederasyonlar ile sınıfı kümeleştirmesidir diyebiliriz. Esenyurt Belediyesi işçilerini hatırlayalım. Esenyurt Belediyesi’ndeki, Belediye-İş ve Genel-İş sendikalarına üye olan işçiler arasında dahi bir ayrılık vardı ve toplu sözleşme hakkı bu kümeleşmeden ötürü yitirilmek üzere.

Mücadelenin birleşmesinin önündeki bir diğer aşmamız gereken engel ise, sendika bürokrasisidir. 2009 ve 2010 yılında Türkiye çapında gerçekleşen hemen her grevde direnişçi işçiler sendika bürokratları tarafından onlarca engelleme ile karşılaştılar.

Mücadelenin birleşmesinin önündeki başka bir engel ise, şu güne kadar çok miktarda kan kaybetmiş oluşumuzdur. İşinden çıkartılan işçi sayısındaki büyük artışı ve uzayan direnişlerden koparak mücadelenin dışında kalmış olan işsiz işçileri kapsayacak bir yapıya henüz sahip değiliz.

Mücadeleyi birleştirmenin önündeki engeller saymakla bitmez. Ancak son büyük engel olarak sayabileceğimiz şey de, işçi sınıfının örgütsüz ve güvencesiz kesiminin ezici bir oranda olmasıdır.

Mücadeleyi birleştirerek 1 Mayıs 2010’u yeniden kazanmak nasıl mümkündür?

1 Mayıs geride kaldı, ancak önümüzde bir 26 Mayıs var. Eğer 1 Mayıs’ın kitleselliği 26 Mayıs’a taşınabilirse ve 26 Mayıs birleşik ve kitlesel yaşanırsa 1 Mayıs’ı o zaman kazanmış olacağız.

Bunu yapabilmek imkânsız mı? Değil.

Öncelikli olarak taleplerimizde anlaşmalı ve onları belirlemeliyiz. Mücadele edenler olarak, yan yana durmak ve birleşmek arasındaki farkı kavramalı, kavratmalıyız. Bunun ardından da henüz bizimle beraber hareket etmeyen (ve sınıfın sayıca ezici çoğunluğunu oluşturan) işçilere de ne için mücadele ettiğimizi açıklayıp, niçin bu mücadeleye katılmaları gerektiğini onlara da anlatacağız. Onlar da endişe halindeler ve inandırıcı bir alternatifi oluşturabilirsek bizimle hareket etmeye hazırlar.

Sonrasında bizi bu duruma düşürenlerin hükümet ve tüm diğer burjuva partiler olduğunu unutmayarak, başta hükümetin ve tüm burjuva partilerinin bu durumun sorumlusu olduğunu ilan etmeliyiz. Sorumluları gösterdikten sonra da, sorumluların önlem almak zorunda olduğunu söyleyeceğiz. Bu doğrultuda başta Yunanistan ve Avrupa işçi sınıfının mücadelelerinden örnekler alıp onlar ile de mücadelemizi birleştirmenin yollarını arayacağız. Ancak böylesi bir birlik patronların çıkarlarını savunan tüm partilerin zehirlerini bizim saflarımıza akıtmalarını engelleyebilir.

Bunları gerçekleştirebilmek için de, her şeyden önce bir ulusal grev komitesi oluşturulmalıdır. Tüm sendikalı ve sendikasız iş yerlerinde taleplerimizi tanıtan ve greve katkının artmasını sağlayacak çalışmalar yapılmalıdır. Bunun önünü açabilecek güç de, Direnen İşçiler Platformu’nda çekirdek halinde olsa da mevcuttur.

Bunun dışında, 4 Şubat genel eyleminden dersler çıkarmalıyız. 4 Şubat eyleminin, genel greve dönüşmemesi ile beraber bu eylemin başarısızlık ile sonuçlandığını söylemiştik. Bir genel grevin de başarılı olabilmesi için ilk elden Hava-İş ve Belediye-İş sendikalarının iş bırakmayı garanti etmesi ve bunun için derhal çalışmalara başlaması gerekmektedir. Çünkü bir günlük bir grevde havaalanları ve karayolu ulaşım emekçilerinin iş bırakması en ciddi etkiyi yaratacaktır.

Tüm bunlara ek olarak da, bulunduğumuz tüm işyerlerinde “Bayram havasında ve coşkulu” geçen 1 Mayıs haberlerinden de güç alarak, toplantılar yapmaya çalışmalı, işçi arkadaşlarımızı bir araya getirmeye çabalamalı ve 26 Mayıs’a, bize dair olan talepleri de dile getirmek için katılmamız gerektiğini anlatmalıyız. Bu çalışmalar aracılığı ile de iş yerlerimizdeki komiteleşme çalışmalarımıza hız katabiliriz.

Bunların gerçekleşmesi için attığımız en küçük adım dahi, 26 Mayıs’a ve sonrasına sınıf mücadelesi için somut mevziler bırakmış olacaktır.

Böylece “Birlik, mücadele ve dayanışma” günü olan 1 Mayıs’ı gerçekten kazanabilmemizin olanakları sağlanacaktır.

Yazan: Sedat D., 3 Mayıs 2010

Yorumlar kapalıdır.