Zorluklar, mücadeleler ve yenilgiler ile dolu bir yılın ardından: Kavga bitmedi, pekiyi, nasıl sürecek?

100

2009’dan 2010’a kalan miras

2009 yılı biterken hükümet krize karşı patronları destekleyen yasaları hiç zorluk yaşamadan çıkarmıştı. Mart 2009 Yerel Seçimleri biter bitmez 6. Ekonomi Paketi açıklanmış, böylece işten çıkarmalar kolaylaşırken, patronlara vergi indirimleri gelmiş, patronlar kısa çalışma ödeneği ile maaş ödeme yükünden dahi kurtulmuşlardı. İşsizlik fonu ise, sözüm ona tedbir amacıyla patronlara açılmıştı.

6. Ekonomi Paketi’ni ise, Eylül ayında açıklanan Orta Vadeli Ekonomik Program izlemiş ve hükümet 2012 yılına kadar işsizliğin azalmayacağını ilan ederek patronlar için neoliberal saldırılara devam edeceklerinin sözünü vermişti.

Öte yandan bitmez tükenmez rejim krizleri sürerken 2007’de AKP’nin kapatılması davası ile rafa kalkan yeni anayasa hazırlıkları yeniden ısıtılmaya başlamıştı. 2009 Haziran’ında şöyle yazmıştık: “Askeri darbe kaynaklı 1982 Anayasası’nın yerine, kendine emperyalizmden kopuşu esas alan, Kürt halkının kaderini belirleme hakkını da dâhil olmak üzere her türlü demokratik hak ve özgürlüklerle donatılmış yeni bir anayasa ve bu anayasayı hazırlamak üzere halkoyuyla seçilmiş bir kurucu meclis oluşturulmadığı sürece, işçi sınıfı ve yoksul halk kesimleri bölünmüşlükten ve burjuva partilerinin gerici etkisinden kurtulamayacaklardır.”

Kürt halkının talepleri de bu sürece paralel olarak kabul görmek bir yana, yeni baskılar ile cevaplanmış, ve açılım ile beraber operasyonlar sürdürülerek Kürt hareketini tasfiye etme çabaları sürmüştü. Nitekim bu süreç DTP’nin Aralık ayında kapatılması ve BDP’liler üzerinde yeni operasyonların başlaması ile billurlaşacaktı.

İşçi sınıfı ise, 2009 yılında krizin birikmiş acılarını çokça sineye çekmiş ve sabretmiş olsa da mücadeleden uzak durmamıştı. 2010’a girilmeden hemen önce tüm sınırlılığına rağmen 25 Kasım’da kamu emekçilerinin genel grevi yaşanmış ve bu kısıtlı grev bile burjuvaziyi ürkütmeye yetmişti. Aralık ayında, sınıf mücadelesini göğüsleyen sektörlere TEKEL işçilerinin yanı sıra İtfaiye işçileri de katılmıştı. Artık burjuva basın dahi işçi sınıfının varlığından ve mücadelesinden bahsetmeye başlamıştı.

2010 yılına girildiğinde, hükümet tüm demokrasi vaatlerine rağmen, gerici burjuva yüzünü açıkça ortaya koyuyordu. Ocak ayındaki manşetimiz, “Hükümetin demokrasi maskesi makyaj tutmuyor” olmuştu. “Demokrat” AKP hükümeti, 25 Kasım grevcilerini hukuku çiğneyerek açığa almış, DTP’nin kapatılmasından faydalanmış, TEKEL ve itfaiye işçilerine polis ve zabıta müdahaleleri olmuştu. Artık direniş halindeki pek çok işçi, direnişlerinin tüm sınırlılık ve yalıtılmışlığına rağmen AKP’nin makyaj tutmayan maskesini aileleri ve çevreleri ile beraber kavramıştı ve mücadeleyi sürdürmekteydi. İşte bu dönemde gazetemiz İşçi Cephesi‘nin aradığı en önemli cevap Ocak ayında Arkaplan bölümünde incelenmekte idi: Mücadeleler Nasıl Birleşir?

“Burjuvazinin yalanlarına değil, kendi sınıfımızın gücüne güvenmeliyiz. İşçi kardeşim, işsiz kardeşim, gel mücadelemizi birleştirelim. O zaman işçi sınıfı nasıl bir güç haline geliyor, nasıl patronlar, sendika ağaları kaçacak delik arıyor, hep birlikte görürüz.”

Şubat ve Mart ayları: TEKEL direnişi Türkiye’nin yol ayrımı

TEKEL direnişi nicedir işçi sınıfını unutmuş çevrelere sınıfın varlığını hatırlattı. Fakat, kimi çevreler bu süreçte, artık halk mücadelelerinin başladığını söyleyip sınıftan ayrılışı bu vesile ile belgelemiş, kimileri bu mücadeleyi sendika bürokrasisine havale etmiş, kimileri bu süreci sadece bir insanlık dramı olarak pazarlayıp sınıf mücadelesini unutturmaya çalışmış ve kimileri ise TEKEL direnişine tarihsel bir misyon biçerek onu havalara uçurmuştu. İşçi Cephesi ise, TEKEL direnişçilerinin bu cesur mücadelelerini hep desteklemiş, ancak sınırlılık ve güçsüzlüğünü de işaret etmişti. TEKEL’in ardında güçlü mücadele gelenekleri yoktu, TEKEL işçileri mücadelelerini sendika bürokrasilerinden bağımsız komiteler ile sürdürebilecek araçlara da sahip değildi ve TEKEL işçilerinin mücadelesi savunma nitelikli bir mücadele idi. Nitekim 78 günlük direnişin sonunda TEKEL işçileri, bürokrasinin inisiyatifiyle çadırlarını söküp fiili direnişlerini sonlandırmış ve burjuva hukukuna teslim edilmişti.

Öte yandan rejim-içi çatışmalar da hız kaybetmiyordu. Balyoz darbe planının ortaya çıkışı rejim krizinin bir burjuva çözümünün olmadığını gözler önüne sermiş oldu. Bu konuya ilişkin olarak: Bize gereken “kozmetik değil, cerrahi bir müdahale“dir diyerek “demokratikleşmenin yolu işçi sınıfından geçer” diyorduk. Ancak yaşanan tüm bu rejim krizlerine rağmen, TEKEL yenilgisi tüm işçi sınıfına mal edilmeye çalışılıyordu. Bu durumu gazetemizdeki köşeden şöyle özetlemiştik: “4C, çalışma düzeninin yeni adıdır“. Bu sürecin ardından güvencesizleştirme artık tüm işçi sınıfını kapsayan bir saldırı olacaktı.

Nisan, Mayıs ve Haziran ayları: 1 Mayıs’ı kazanmak ve mücadeleyi birleştirmek

TEKEL işçilerinin eve dönüşünün ardından İtfaiye, Marmaray, İSKİ, Samatya, Esenyurt Belediyesi, ATV-Sabah ve Tariş işçilerinin direnişleri sürmekte idi. Yaklaşılan 1 Mayıs dönemi ise, geride kalan mücadelelerin birleştirilmesi için hâlâ bir umut idi.

Derken birleşik ve kitlesel bir 1 Mayıs talebimiz ile beraber 1 Mayıs’a girildi. Gazetemizde geride bırakılan 1 Mayıs şöyle değerlendiriliyordu: “2010 1 Mayıs’ı Türkiye Tarihi’nin en kitlesel 1 Mayıslarından biri olarak tarihe geçti. (…) 32 yıl aradan sonra kutlamaya açılan Taksim Meydanı’ndaki mitingin sorunsuz bir şekilde gerçekleştirilmesi ise, “provokasyon” tartışmasını noktalayan bir gelişmeydi. (…) Ne var ki bu olumluluk 2010 1 Mayıs’ının gerçekçi bir analizini yapmaktan bizi alıkoymamalı. Vakitsiz zafer naraları, bu olumlu gelişmenin olumsuz bir etkene dönüşmesine yol açabilir. 1 Mayıs ‘işçinin emekçinin bayramı’ndan ibaret değilse, uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü ise eğer; öncelikle sormamız gereken soru, 2010 1 Mayıs’ının işçi sınıfının acil ihtiyaçları doğrultusunda ona uygun talep ve sloganlarla seferber edilip edilmediğidir.” Maalesef 2010 1 Mayıs’ından geriye krize karşı ne bir talep ne de bir mücadele kalmıştı. Direnişler sürmekteydi ancak mücadeleyi birleştirmek biz işçiler için önümüzdeki en büyük sorun olmayı sürdürüyordu. Bunun üzerine şöyle yazmakta idik: “Mücadeleyi birleştirmenin yolunun öncelikle talepleri ortaklaştırmaktan geçtiğini bilmemiz gerekiyor. (…) Kuşkusuz fiziksel olarak bir araya gelmek çok önemlidir. Lakin bir arada olmakla birlik olmak özünde iki ayrı durumdur. İşçi sınıfı ve tüm emekçi yoksul halklar kriz karşısında talep ve sloganlar temelinde birlik olmaya başladığı andan itibaren hem krizin sonuçlarının hem de krizin yaratıcısı patronların aşılması olanaklı olacaktır.”

Nitekim “birleşik” bir 1 Mayıs yaşamadığımız, TEKEL işçileri ile dayanışma amacı ile yapılan ve etkisizliği açıkça görünen 26 Mayıs grevi ile ortaya çıkmış oldu. 26 Mayıs İşçi Cephesi‘nin Arkaplan’ında şu şekilde değerlendirilmekteydi: “26 Mayıs grevi başarısız olmuştur, hatta 4 Şubat grevinin de gerisinde kalmıştır. Ancak bu başarısızlıktan dersler çıkarmalıyız, önümüze yeni görevler koymalıyız. Şimdi hayıflanma değil, mücadeleleri birleştirme zamanıdır.”

Temmuz ayı: Açılım bitti mi?

31 Mayıs tarihinde PKK ateşkesi tek taraflı olarak bitirdiğini ilan ederken, bunu devlet operasyonları takip etti.

Meclisteki anayasa tartışmaları içerisinde Kürt hareketi yeterli temsili ve umudu bulamadığını fark etmiş ve ateşkesi bozmuştu. Esasında tüm bu yaşananlar bir rejim içi çözümün olanaksızlığına işaret etmekte idi.

Uluslararası politikada ise AKP yine sıkışmıştı. Mavi Marmara saldırısına karşı net bir tavır alamayan AKP içeride de ateşkesin sonlanması ve Kılıçdaroğlu’nun taze muhalefeti ile karşılaşıyordu. Tam da bu dönemde her şeyin iyiye gittiğini söyleyen AKP’ye karşılık gazetemizin politika sayfasından “Demagoji AKP’yi kurtarabilir mi?” diye soruyorduk.

Ağustos ve Eylül: Referandum: Bir adım ileri iki adım geri!

Mayıs ayında anayasa değişikliği ile ilişkili olarak “Burjuvaziden bağımsız ve ona rağmen bir AKP ne var olabilir, ne de hükümet olmaya devam edebilir. AKP’nin giriştiği anayasal değişiklikler ve yargısal düzenlemeler TÜSİAD’ın ana gövdesinin de dâhil olduğu egemen burjuvazinin beklenti ve ihtiyaçları doğrultusunda gerçekleşmektedir” diye yazıyorduk. Anayasa değişikliği burjuvaziye devletin küçülmesi, neoliberal saldırıların artışı, demokrasi yanılsamasının derinleştirilmesi ve baskı rejiminin güçlendirilmesini vaat etmişti. Haziran ayına geldiğimizde ise, alınması gereken tavra ilişkin şunları söylemiştik: “Referandumda alınacak tutuma gelirsek; devrimci Marksistler tek tek maddelerin değil, bir bütün olarak paketin neyi ifade ettiğine bakarak bir tutum almalıdırlar. (…) değişiklik paketi baskı ve şiddet rejiminin doğasında bir değişime yol açmıyor. Aksine ufak rötuşlarla ona demokrasi maskesi giydirerek 12 Eylül Rejimi’ni meşrulaştırıyor.”

Bu saiklerle hareket ederek “12 Eylül’ü takviye değil tasfiye için: Referandumda Hayır! Demokratik anayasa için Kurucu Meclis!” diyorduk.

Referandum sonrası oylar yüzde 58 EVET ve yüzde 42 HAYIR olarak bölünmüştü. Referandum sonuçlarını şu şekilde özetlemiştik: “Anayasa kısmi değişiklik paketinin […] üç ana gayesi vardı. Birincisi bu değişiklikler sermaye sahiplerinin
neoliberal ekonomik saldırı politikalarının önünü açacak devlet erkindeki yeni düzenleme ve yapılanma ihtiyaçlarını yansıtıyordu. İkincisi, bu değişiklikler ‘demokratikleşme’ adı altında sunularak, işçi ve emekçi kitleler ile Kürt halkının, rejimin demokratik dönüşümüne ilişkin taleplerini ve bu talepler için mücadelesini engellemeyi hedefliyordu. Üçüncüsü, bu referandum, değişiklik paketini halkoyuna sunan iktidar için bir halk oylaması niteliğini taşıyordu.” Ve burjuvazi istediğini almıştı.

BDP’nin boykot tutumu ise Kürt illerindeki BDP meşruiyetini ispatlamış olsa da, Öcalan’ın kendi deyişi ile “Erdoğan’a verilmiş son bir şans” idi ve rejim içi uzlaşma kanalları aranmaktaydı. Buna ilişkin olarak, BDP ile dayanışma ve buradan bir devrimci seferberlik çıkarma amacı ile benimsenen boykot tavrına dair şu sonucu çıkarıyorduk: “Referandumdan bir ay sonra, BDP’nin rejim içi uzlaşı arayışlarını görecek olursak, boykot tavrını -niyetinden bağımsız olarak- esasında BDP ile rejimin arasındaki bir uzlaşmaya verilen destek anlamına geldiğini, hatta paketin geçebilmesi için Erdoğan’a verilmiş bir şansa dönüştüğünü söyleyebiliriz.”

Ekim-Kasım aylarından bugüne: ‘Barışçıl karşı-devrim’ ve kriz koşullarının kalıcılaşması

Referandum sonrasında solda yenilgi ve yenilenme tartışmaları sürerken, işçi sınıfı hemen tüm tarafların referans listesinden çıktı. Buna karşılık AKP hükümeti referandumdan da aldığı güçle, krizin atlatıldığını söyleyerek, her şey yolunda imajını çizmeye başlamıştı.

Övünülerek anlatılan ekonomideki iyileşme verileri, halen kriz öncesi verilerden uzak durumda. Ayrıca bu “iyileşmeler” hiçbir biçimde işçi sınıfına yansımadı. Gazetemizde yazdığımız gibi “Hükümet ‘ileri demokrasi’ye ulaştığımızı ilan ederken, gerçekte ezilen ve sömürülen kesimlere karşı pervasız bir saldırı programı uyguluyor.” Bir yandan KCK davası sürüyor. Öte yandan, İstanbul’da direnişlerini güçlerinin son damlası ile sürdüren TEKEL işçilerine polis saldırısı yapılıyor…

Peki, bunlara karşı hiç umut yok mu? Elbette ki var. İstanbul’dan Mersin’e, hizmet sektöründen metal sektörüne kadar, başta UPS işçileri olmak üzere pek çok işçi ve emekçi kararlı mücadelelerini sürdürüyor. HES karşıtı köylülerin mücadeleleri, doğanın ve kültürün kapitalist talanına karşı odaklanan mücadeleler de bu başat mücadeleleri destekleyen diğer direnişler olarak önümüzde durmaya devam ediyor.

2011’e girerken mücadele araçlarımız ve NE YAPMALI?

2010 yılı krize karşı başlayan pek çok direnişin fiili olarak sönümlenmesi ve burjuva hukuka havale edilmesi ile sonuçlandı. Tariş ve inşaat işçilerinin edindikleri kısmi kazanımların yanında, Sinter, ATV-Sabah, İSKİ, Marmaray, TEKEL, İtfaiye gibi direnişler başlangıç dönemlerine göre oldukça güç kaybına uğrayıp sonlanmanın eşiğine geldiler.

Referandumdan aldığı güç ile hükümet ve burjuvazi kriz koşulları altında inisiyatifi henüz yitirmediklerini göstermiş oldular. Ekonomideki kısmi iyileşme verilerini bir süre daha servis etme ve demokratik gericilik politikaları ile işçi sınıfı ve Kürt halkını sahneden uzak tutma denemelerini sürdürmek burjuvazinin şu andaki temel hedefleri.

Ancak kriz karşısında burjuvazinin tüm umutları pamuk ipliğine bağlı. Aynı zamanda orta vadede bir mali çöküşün kaçınılmaz olduğu da gözler önünde. AKP hükümeti artık suçlayacak kimseyi bulamıyor. İşçi sınıfının sürüklendiği dar boğaz ve tek başına iktidar konumundaki AKP’nin suç ortaksızlığı, önümüzdeki önemde AKP’nin daha fazla yıpranmasına yol açacaktır.

Yazımızın sınırlılığı sebebi ile 2010’u yalnızca Türkiye üzerinden özetleyebildik. Oysaki geçtiğimiz yıl, dünya arenasında Fransa, İspanya ve Yunanistan’da işçi sınıfı pek çok kez ayağa kalkmış ve bizler için de umut olmuştu. Latin Amerika ve Ortadoğu’daki seferberlikler ise emperyalist kapitalizmin krizini derinleştirmeye devam etmişti.

Kapitalizm Türkiye’de uyguladığı politikaları tüm dünyada uyguluyor. İrlanda’nın mali çöküşü, Portekiz ve İspanya’yı kıskıvrak yakalamış olan kriz, dünyadaki çalkantının bitmediğini ve burjuvazinin bu sorunu çözemediğini gösteriyor. Türkiye’nin de bu süreçten bağımsız düşünülmesi imkânsız.

2011’e dair kesin olarak söylenebilecek ilk şey şu; Türkiye burjuvazisi yeni saldırılarla krizi idare etmeye çabalarken, demokratik gericilik politikalarında bir süre daha ısrarcı olacak, öte yandan bizlerin yoksulluğu sürecek ve üzerimizdeki baskılar artacak. Ancak ardımızda pek çok ders bıraktık. Halen süren UPS direnişinin bir kazanımla sonuçlanması ve sektöre sendikanın girmesi şu süreçte tüm işçiler için bir örgütlülük mevzisi yaratacaktır. Fakat sadece bu yetmez, 2010’daki kayıplarımızın sebebi belli, mücadeleler yalnız kalmıştı! 2011’i 2010 gibi yaşamamak için mücadeleleri birleştirmek önümüzdeki en büyük görev olarak durmayı sürdürüyor.

Baskı ve şiddet rejiminin ve sınıf üzerindeki baskıların kırılması için ise, bir başka olanağımız 2011 Haziran’ındaki genel seçimler olacaktır. Solun bir kesimi sınıftan uzaklaşıp salt AKP karşıtlığında birleşirken, 2011 genel seçimlerine bağımsız sınıf programı ile seçimlere dâhil olacak olan işçi adayları mücadeleyi birleştirmek ve işçi sınıfının örgütlülüğünü arttırmak için bizlere büyük olanaklar sunacaktır.

Son olarak, ülke genelinde mücadeleleri birleştirmek ve saldırılara bütünlüklü bir programla karşılık verebilmek için işçi sınıfının adına yakışır bir devrimci partiye olan ihtiyacı her zamankinden de fazla. İşte bu partinin inşası için İşçi Cephesi gazetesinin çalışmalarının canla başla ilerlemesi ve sınıf içerisine yerleşerek büyümeyi sürdürmesi geçen yılkinden de büyük bir önem taşıyor. Ancak krize karşı mücadelenin yalnızca Türkiye’de değil dünyada birleşmesi aynı şekilde acil bir ihtiyaç. Buna karşılık da bir bileşeni olduğumuz Uluslararası Birlik Komitesi gibi güçlerin bir araya gelerek bir enternasyonal partinin inşasını sürdürmesi önümüzde duran bir başka görev.

2011’e tüm yenilgilerimizin ardından, süren mücadeleler ve net görevler ile giriyoruz. Sonucu belirleyecek olan, kazanmak için mücadeleye ne kadar tutku ile bağlandığımız olacak.

Yorumlar kapalıdır.