12 Haziran seçimlerinin önemi ve Blok’un sınırlılıkları: Olanaklar ve tehlikeler

35

12 Haziran 2011 Pazar günü milletvekili genel seçimleri yapılacak. Aynı gün akşam saatlerinde, teknolojinin imkânlarıyla donanmış medya aracılığıyla, kimlerin kazanıp kaybettiğini herkes öğrenmiş olacak. Sonuçların resmiyet kazanması için ise biraz zaman geçmesi gerekecek. Ardından Cumhurbaşkanı Gül 61. Hükümeti kurma görevini çoğunluğu sağlayan parti başkanına (müstakbel başbakana) verecek. Müstakbel başbakan kurduğu hükümetin bakanlar kurulunu, programını açıklayacak ve onay alması için parlamentoya sunacak. Yasama (parlamento) yürütmeyi (hükümet) onaylayacak… Son 28 yılda sekiz kez tekrarladı bu sahne; 12 Haziran sonrası dokuzuncu kez izlemiş olacağız.

Seçimler ve parlamento: Sistem meşruiyetinin yeniden tesisi

Kimilerine göre tekrarlayan sahneler üzerine kurulu bu sistem, insanlığın demokrasi kültürünün en büyük birikimi-icadı. Kimlerine göre ise sadece kandırmacadan ibaret bir rezillik. Bu nedenle seçim dönemleri her daim bu tartışmaların da yeniden alevlendiği zamanlar olmakta. Kuşkusuz sadece Türkiye için değil, bütün dünya için geçerli bir durum bu. Türkiye’nin farkı kendine özgülükleriyle olağanüstü durumların olağan hale gelmiş olmasında. Diğer bir ifadeyle bizde kesintiye uğrayan demokrasi değil baskı dönemleri olmakta. Seçimler söz konusu olduğunda mevcut yüzde 10 seçim barajı kendi başına bu durumu anlatmaya yeter ama malzeme gereğinden de çok. Örneğin Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) bağımsız adaylık başvuru ücretini küçük bir servet haline getirmesi. Oysa seçme ve seçilme anayasal bir hak. Anayasa’da, cebinde 7 bin lirası olanın seçilme hakkı vardır, diye yazmıyor. Hükümet sözcüsünün konuyla ilgili açıklaması ise çerçeveletip duvara asmalık: Önüne gelen başvurmasın diye! Pusulada yer kalmıyormuş! Yüzde 7 barajının üzerindeki partilere (AKP, CHP ve MHP oluyor) seçimlerde, aslan payı birinci partiye olmak üzere (yani son 8,5 yıldır hep AKP’ye), yüz milyonlarca hazine yardımı verildiği hatırlanırsa seçim yarışının adeta tavşanla kaplumbağa arası bir yarış olduğu aşikârdır.

Bu baskıcı zihniyet nedeniyle bizde politika hep, yapılması engellenmeye çalışılan bir alan olmuştur. İfade ve örgütlenme hakkı önüne yeni engeller dikmek marifet sayılmıştır. Emekçi halkın politikaya dâhil olması sadece dört yılda bir tekrarlayan onay mercii derecesinde görülmüştür. Israrla önüne konanlardan birine değil de kendi adayına-partisine oy vermek isteyene de kötü gözle bakılmıştır. Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku adaylarının bir kısmının adaylıklarının YSK tarafından engellenmeye çalışılması bunun en son ve tipik örneğidir. ÖDP’nin seçimlere sokulmaması da bu baskıcı, keyfi zihniyetin icraatlarındandır. Siyasi Partiler ve Seçim yasasının anti demokratik niteliği üzerine söylenecek söz tükenmiştir ama uygulaması iktidar tarafından iştahla sürdürülmektedir. Dolayısıyla işçi sınıfının, Kürtler başta olmak üzere emekçi halkların, ezilen ve sömürülenlerin demokratik alanda görünür hale gelmeleri iktidarlar tarafından hep bir asayiş meselesi olarak görülmüş ve genellikle de polisiye vakalara dönüştürülmüştür. İstikrar adına yüzde 10 barajını savunan AKP’nin de baskıcı rejimin iyi öğrencilerinden olduğu 8 yılı aşan iktidarlarında görülmüştür.

Bütün bu müsamereye rağmen hakkında hüküm verilenler her daim işçiler, emekçiler, ezilen ve sömürülenler olduğundan ve baskı ve sömürü sistemi meşruiyetini büyük ölçüde bu şekilde kurduğundan seçim dönemlerinde tüm propaganda ve ajitasyon imkanlarından sonuna kadar yararlanılması, en geniş işçi-emekçi kesimlere ulaşılması için çalışılması gerekir. Bu açıdan her seçim, her zaman önemlidir. 12 Haziran seçimleri ise bundan da öte bir anlam taşımaktadır. 12 Haziran çok kritik bir dönemeci ifade etmektedir ve sonuçları itibariyle hayati belirleyiciliği olacaktır. Bunu daha iyi anlamak-anlatabilmek için yaklaşık 30 yıl geriye gitmek yerinde olacaktır.

Sermayenin yeni ihtiyacı: Devletin neoliberal yeniden yapılanması

Turgut Özal’ın genel başkanı olduğu Anavatan Partisi (ANAP) 6 Kasım 1983 genel seçimlerinde oyların yüzde 45’ini alarak birinci parti oldu. Bu oy oranı ANAP’a tek başına hükümet olma gücü vermekteydi. Nitekim 13 Aralık 1983 günü Turgut Özal’ın başbakanlığında 45. Hükümet kuruldu. 45. Hükümet 12 Eylül 1980 askeri darbesi ardından sivil-parlamenter hayata dönüşün bir göstergesiydi. Bu açıdan önemli görünmekteydi. Lakin bu önem sadece bir görüntüden ibaretti. Askeri darbenin başı Kenan Evren cumhurbaşkanı olarak parlamentoda diğer kuvvet komutanlarıyla birlikte Turgut Özal’ın okuduğu 45. Hükümet programını dinlemekteydi.

Hükümet programının hemen başında Özal idamların, cinayetlerin, işkencelerin, baskı ve şiddetin başını; “Bu vesile ile, Başkomutan Atatürk’ün çizdiği yoldan ayrılmayarak millet iradesinin gerçekleşmesini sağlayan ve demokrasiye bağlılığını bütün dünyaya bir daha ispat eden Türk Silahlı Kuvvetleri’ne huzurlarınızda şükranlarımı sunuyorum.” diyerek selamlayacaktı.

45. Hükümet programı her fırsatta, “Anarşi, terör ve bölücülük hareketleri, memleketi bir iç savaşın eşiğine getirmiştir.” diyerek işçi sınıfının, emekçilerin, Kürt halkının hak ve özgürlük arayışlarını bir asayiş sorunu olarak tescilleyecekti. Sendikaları, siyasi örgütleri kapatılan işçi ve emekçilerin her türlü örgütlenme ve ifade hakkı ezilmeye devam ederken Diyarbakır Cezaevi Kürt halkına dönük bugüne dek süren inkâr, baskı ve imhanın en karanlık örneklerinden biri olarak tarihe geçecekti.

45. Hükümet Programı’nın 24 Ocak Kararları üzerine oturması bugünün AKP hükümetini ve 12 Haziran sonrası hedeflenenleri anlamak-ilişkilendirmek açısından çok önemlidir: “Bütün bu sıkıntıların giderilmesi maksadıyla 24 Ocak 1980 tarihinde Ekonomik İstikrar programı yürürlüğe konulmuştur. Ekonomik İstikrar Programı birkaç ay içerisinde olumlu sonuçlarını göstermiş, özellikle 12 Eylül 1980’den sonra anarşi ve terörün de ortadan kalkmasıyla ekonomik tablo süratle iyileşmeye başlamıştır. Program 24 Ocak 1980’den sonra da ilave tedbirlerle geliştirilmiştir.” Görüldüğü üzere cumhuriyet tarihinin en liberal-demokrat-başarılı başbakanlarından sayılan Özal’ın hükümet programı Türkiye büyük burjuvazisinin, patronların çıkarlarının tesis edilmesi için işçi sınıfı hareketinin ezilmesi, emek örgütlerinin tarumar edilmesi ve/ya bürokrasilerce hükümetlere-devlete yamanması ve Kürt halkının inkâr ve imhaya maruz kalması arasındaki ilişkiyi bu derece açıkça ifade etmiş ve uygulamıştır.

Yeni burjuva toplumsal mutabakat

AKP’nin ve Başbakan Erdoğan’ın ANAP ve Özal ile bu anlamda kıyaslanıp benzetilmesi kuşkusuz boşuna değildir. Erdoğan Özal’ın 30 yıl önce başlattığı işi tamamlamak ve onu yeni bir aşamaya geçirmek göreviyle mükellef kılındı. Son 8,5 yılda bunu patronlar adına başarıyla uyguladı. 12 Eylül halk oylamasında olduğu gibi demokrasi-özgürlükten yana olduğuna halkın çoğunluğunu inandırdı. Ve şimdi son büyük hamlesini yapmak için, patronların yeni ihtiyaçlarına uygun yeni bir anayasayı hâkim kılmak ve bu doğrultuda devleti yeniden yapılandırmak için 12 Haziran’da bir oy patlamasını tetiklemek istiyor.

AKP bunu istiyor ama köprünün altından çok sular aktı, bunu yapmak dünden daha zor. Bu nedenle AKP anti-demokratik ve her açıdan eşitsiz seçimi elindeki tüm gücü kullanarak kendisi açısından daha da avantajlı hale getirmek peşinde. Blok adaylarına yönelik engellemeler, BDP’ye yönelik baskı ve saldırılar, burjuva rakiplerine karşı kaset operasyonları ve akla gelebilecek her tür yol-yöntem… 12 Haziran’da işçi sınıfı ve Kürt halkı adına hükümetin bu gerçek yüzünün teşhiri ve bunun en güçlü şekilde parlamentoda da, bütün grev-direniş ve mücadelelerde de sağlanması her zamankinden daha büyük bir önem taşıyor.

Blok’un önemi ve sınırlılıkları

Sistemin yeniden yapılandırılması açısından 12 Haziran’da AKP’nin açık ara birinci parti çıkması gerekli ama yeterli değil. Patronlar için yeni toplumsal mutabakatın sağlanması-işlemesi için iç istikrarsızlık odaklarının soğurulup sisteme entegre edilmesi de gerekiyor. Bu anlamda onlar için başlıca istikrarsızlık kaynağı olarak Kürt sorununun çözümü de ertelenemez hale gelmiş durumda. YSK’nın Blok adaylarını veto etmesiyle BDP’nin bir ihtimal olarak boykottan bahsetmesinin devlette, hükümette ve patronlarda yarattığı şok ve hemen ardından veto kararının geri alınması için medyanın YSK’yı bombardımana tutması bu ertelenemezliğin çok somut bir göstergesi.

Bugün 12 Haziran seçimlerinin temel meşruiyet alanlarından birini BDP-Blok adaylarının varlığı oluşturmakta. BDP-Blok adaylarının herhangi bir nedenle seçimlere katıl(a)maması seçimlerin gerçekleşmemesine yol açabilecek bir ağırlık kazanmış durumda. Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku çok sayıda öneminin dışında güncel olarak en fazla da çerçevesini çizdiğimiz bu gerekçeler açısından önem arz ediyor. Lakin bu durum, Blok’un aynı zamanda en sorunlu-güçsüz yanını da oluşturuyor.

BDP-Blok burjuvazinin yeni dönem ihtiyaçları temelinde sistemin yeniden yapılanması ve meşruiyet kazanmasında manivela mı olacak yoksa, bütün bu demokratik-gericilik politikalarının teşhiri-engellenmesi noktasında bir mücadele odağı mı olacak?

Kuşkusuz İşçi Cephesi‘nin Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku içindeki varlığı tamamen bu ikinci seçeneğin hayat bulmasına dayanmaktadır. Bunun bıçak sırtı bir gerçekliğe oturduğunu ise ifade etmek zorundayız. Çünkü sisteme yeni bir meşruiyet ve işlerlik kazandırmak isteyen burjuvazinin en güçlü vurgusu Avrupa Birliği ortak paydasına dayanıyor. Biliyoruz ki BDP, Demokratik Özerklik-AB Yerel Yönetimler
Perspektifi ilişkisinden AB’nin demokrasi ve özgürlük bağlamında dile getirdiği siyasi-kültürel düzenlemelere kadar birçok öneriyi güçlü bir şekilde benimsiyor. Yakın bir tarihte TÜSİAD ile BDP arasında çeşitli düzeylerde gerçekleşen görüşmeler de yeni ve daha özgürlükçü bir anayasa temelinde mutabakatın izlerini bu çerçevede sundu. Sadece BDP’nin değil bir dizi Blok bileşeninin de bu konuya değişik düzeylerde sempatiyle baktığı yine bilinen bir gerçek. Kuşkusuz Blok’un birçok bileşeni için olduğu gibi İşçi Cephesi için de AB ve TÜSİAD üzerinden sınıf işbirlikçi hayaller peşinde koşmak söz konusu olamaz.

Bu noktada Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku seçim bildirgesinin içerdiği çok kıymetli analiz ve taleplere rağmen ulusalcı, küçük burjuva reformist bir politik-programatik zemine oturduğunu söylemek durumundayız. Bildirge Türkiye’nin demokratikleşmesinden işsizlik sorununa, yoksulluğun aşılmasından çevreye, engellilerden kadın kurtuluşuna kadar neredeyse tüm sosyal-siyasal-ekonomik-kültürel meselelerin çözümünü Demokratik Özerklik‘in hayat bulmasına bağlayarak bir bakıma bütün hastalıkları tek bir ilaçla iyileştirme hayalini dile getirmektedir.

Nitekim, “Emek, Demokrasi ve Özgürlük adayları olarak, Demokratik Özerkliği sadece Kürt sorununun çözümünde değil; bir bütün Türkiye’nin idari yapısının demokratikleştirilmesinde, toplumumuzun kültürel zenginliğini gözeterek çağdaş ölçülerde özgürlükçü ve katılımcı demokrasiye ulaşmada da güçlü bir seçenek olarak görmekteyiz.” ifadesi tam da buna karşılık gelmekte.

Bir çözüm formülü olarak bu önerme, her soruna uygulanmaya çalışılmış durumda. Örneğin işsizlik sorununu için bu denklem, “İşsizliği önlemek için yapılması gereken şey, öncelikle katılımcı demokrasiyi her alanda esas alan Özerk Bölgesel Yönetimlerin oluşturulmasıdır.” şeklinde sunulmaktadır. Eğer işsizlik bir idari yönetim sorunu olsaydı belki bu önerme işe yarayabilirdi. Oysa işsizlik kapitalist özel mülkiyete ve onun gerektirdiği rekabet ve kâr sistemine dayanır. Kapitalist özel mülkiyeti, rekabet ve kâr dinamiğini anmaksızın işsizlik ne tanımlanabilir, ne de çözüm üretilebilir. Kuşkusuz bildirgedeki önerme, bilgisizlikten değil bir tercihten kaynaklanmaktadır. Tüm sorunların çözümünde Demokratik Özerklik bir bakıma her kapıyı açan maymuncuk gibi kullanılmaya çalışılınca kaçınılmaz olarak üstyapı düzenlemeleriyle yapısal-sistemik sorunların da çözülebileceğine dair bir yanılsama oluşmuş durumdadır. Niyetten bağımsız olarak bu durumun kapitalizmin ekonomik-siyasi aşırılıklarını törpüleyerek kapitalizmle barışık daha iyi bir hayat kurma idealine karşılık geldiğini söyleyebiliriz.

İşçi Cephesi olarak Kürt sorununda, Kürt halkının kendi kaderini tayin etmesini ve kendi çözüm önerilerini geliştirip uygulamasını sonuna kadar savunuyoruz. Ama bu bağlamda bildirgede dile getirilen Demokratik Özerklik‘in Kürt illeri dışında, bir Türkiye projesi olarak sunulmasına ve her sorun için çözüm oluşturacak bir anahtar olacağına katılmıyoruz.

Bu farklılıklarımızı İşçi Cephesi olarak Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu içinde de yazılı ve sözlü olarak dile getirdik. Bildirgenin son halini Blok bileşenlerinin kaçınılabilir eşitsiz güç dağılımının bir yansıması olarak da görmek gerekir. İşçi Cephesi olarak bizim için Blok bir seçim işbirliğini ifade etmektedir; kimi bileşenlerinin sürekli vurguladığı gibi biz Bloğu bir cephe olarak görmüyoruz. Çünkü cephe onu oluşturan örgütlerin-kurumların üzerinde, onların politik-örgütsel varlıkları, iradeleri üzerinde yeni bir örgüt ve işleyiş yaratmak anlamına gelir. Bu durumda Blok bir cephe olsaydı şüphesiz biz İşçi Cephesi olarak bu cephenin içinde olmazdık.

Bloğun esas işlevi-mücadelesi-vurgusudemokratik-gericilik politikalarının teşhiri-engellenmesi noktasında bir mücadele hattı önermesinde ve uygulamasında olmalıdır. Baskı rejiminin en yumuşak karnını oluşturan Kürt sorununun sistem için sürekli bir istikrarsızlık kaynağı olduğunu biliyoruz. Baskı rejiminde demokratik bir dönüşüm yaratması açısından işçi sınıfıyla Kürt halkının ittifakını hayati değerde buluyoruz. Bugün bu değeri görmek-kucaklamak hem işçi sınıfı ve Kürt halkı hem de tüm ezilen ve sömürülen kesimler açısından en gerçekçi ve doğru politik tutumdur. Bu nedenle oyumuz-çağrımız Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu adaylarına…

Yorumlar kapalıdır.