Doğanın talanına karşı halkın seferberliği

43

Bu yazı yazıldığında binlerce insan Gerze’de termik santrale karşı yürüyüş gerçekleştiriyordu. Anadolu Grubu tarafından yapılacak termik santrali istemediklerini ve yaşam alanlarından olmayacaklarını belirten Gerze’li ve muhalif örgütlerden insanlar “ölmek var, dönmek yok!” dediler.

Peki, son dönem sık sık duyduğumuz, Anadolu’yu çalkalayan HES karşıtı protestolar ya da genel olarak enerji elde etmek adına doğanın talan edilmesine karşı yerli halkın ve örgütlerin eylemlerini nasıl açıklamak gerekir. Aslında sorulması gereken devlet eliyle gerçekleştirilen bu sürecin kimin ya da kimlerin çıkarına olduğu.

Kuşku yok ki HES’ler savunulanın aksine kuruldukları derelere ve çevresinde ondan beslenen bütün bir doğal sisteme zarar veriyor. Bunu sadece muhaliflerin araştırmalar sonucunda belirttikleri (TMMOB, Elektrik Mühendisleri Odası vs.) verilerle ya da açılan davalardaki bilirkişi raporlarından yola çıkarak değil, aynı zamanda Tunceli’deki Munzur Vadisi Milli Parkı içinde yer alan Mercan Deresi’ne vurulan altın kelepçenin nasıl binlerce yıllık dere ile birlikte çevresini tahrip ettiğini gözlerimizle gördüğümüz için söyleyebiliyoruz.

HES’lerin ürettiği enerjiden faydalanacak olanlar bizler değiliz. Fuat Ercan’ın değişiyle “Bütün yasa maddelerinde Trükiye’nin kalkınması deniyor ama yaşayan insanlar kalkınmıyor. SANKO, Zorlu, Çalık belki girerdi Hidro Elektrik Santraller (HES) olmasaydı ama biz değil. Biz o kadar enerji ihtiyacı duymuyoruz. Bizi tüketmeye zorladıkları şeyleri ayrıca düşünürsek bizim ihtiyacımız olan enerji çok az bir miktar” (Birgün) http://www.birgun.net/report_index.php?news_code=1295793805&year=2011&month=01&day=23

Elektrik zamlarını konu alan daha önceki yazımızda da gelişen ve uluslararasılaşan sermayenin artan enerji ihtiyacı nedeniyle enerji üretimini ve dağıtımını tekeline alıp maliyetini ise toplumsallaştıracağından bahsetmiştik.

Devlet eliyle gerçekleşiyor

Fuat Ercan’ın analizine göre “Türkiye’de kapitalist modernleştirmenin son dönemlerde gerçekleştirdiği hızlı dönüşüm ve bu dönüşümlerde kural-yasa, hak-insaf bilmeyen bir ittifak özel olarak HES ama genelde doğayı hızla kapitalist ilişkilere çekecek yıkım sürecini başlattı. Dada önceki yasalar ve yerel-toplumsal muhalefet etkisini gösterdiği ölçüde AKP iktidarı AB’nin zorunluluklarını bahane ederek düzenlemelere yöneldi. Böylece dpğanın sermaye olarak dönüştürülmesi Türkiye’de AKP’nin politikalarıyla hızlandı” (Sendika.org) http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=31808

Çevre ve Orman Bakanı ve DSİ gibi kamusal işleyişe sahip yapılar söylendiği gibi güç kaybetmiyorlar, tam tersine bazen düzenleyici ama genellikle de neredeyse piyasada sermaye gibi hareket eden öznelere, aktörlere dönüşüyorlar. Yap-işlet-devret mantığı ile kamunun kaynağı doğrudan özel sermayeye aktarılıyor. Bu gelişmeler sadece kamu ve özel arasındaki ilişkileri belirlemiyor aynı zamanda hükümet eliyle çıkan yasalarla, bakanlıkların kamulaştırmalarıyla daha donanımlı bir saldırı anlamına geliyor. Bu gelişmelere bir de suyu koruma adı altında hızla biçimlenen sivil toplum kuruluşları ya da proje yönelimli ulusal ve uluslararası yapılanmaları eklediğimizde durumun vahameti daha da açığa çıkıyor.

Son dönem istediği zaman Kanun Hükmünde Kararname çıkaran hükümet kazanılmış HES davalarını tekrar gündeme getiriyor. Hiçbir kuruma, kuruluşa danışmadan sit alanlarını, milli park unvanlarını HES yanlısı bakanlıklarına bağlayarak talanın önünü açıyor.

Dönecek köyümüz kalmayabilir

Hidroelektrik Santralleri ile ilgili tartışmalar ilk olarak Çamlıhemşin Fırtına Vadisi üzerinde kurulması planlanan ve BM Holding tarafından geliştirilen Dilek-Güroluk Regülatörleri ve HES projesi ile başladı. 1990’lı yılların başında başlayan bu süreç aslında daha da eskilere dayanır. Devlet Su İşleri tarafından 1965 yılında, tüm havza genelinde 6 adet regülator, 5 adet baraj ve 10 adet HES olmak üzere çeşitli büyüklüklerde toplam 21 adet enerji üretim amaçlı yapının inşasını öngören “Fırtına Havzası Hidroelektrik Potansiyeli Mastır Planı” hazırlanması ile başlar süreç. Ancak bu tarihten 24 Haziran 1986’ya kadar herhangi bir çalışma yapılmaz. Daha sonra çalışmalar başladığında muhalefetle karşılaşan holding ile halk arasında davalaşmalar başlar. Bakanlıklar bütün haksızlığa rağmen holdingin tarafını tutarlar yine de mahkeme en sonunda HES’e iptal kararı verir.

Bunun yanında HES projesi olan yerler Rize, Zonguldak, Amasya, Artvin, Muğla, Ordu, Giresun, Trabzon, Gümüşhane, Bayburt, Erzurum, Samsun, Sinop, Sakarya, Düzce, Bolu, Isparta, Malatya, Tunceli, Bartın, Çorum, Kayseri, Mersin, Denizli, Kastamonu ve sayısı giderek artıyor.

Sadece Karadeniz Bölgesi’nde dere ve vadiler üzerinde, şu ana kadar elde edilen resmi verilere göre bin 700 civarında HES yapılması planlanıyor. Bunlardan 400’e yakınının projelendirilerek çalışma aşamasına geldiği, 80 dolayında projenin çalışma izni aldığı, 20 proje hakkında mahkemelerce, yürütmeyi durdurma ve iptal kararı verildiği, bütün bunların dışında 2 bin de mikro HES projesi geliştirildiği biliniyor. Ayrıca Metin Lokumcu’nun polis tarafından gaz bombası ile öldürüldüğü Hopa’da halkın direnişinden çekinen Eva Holding HES yapımını durdurduğunu açıkladı.

Özellikle Doğu Karadeniz Bölgesinin birçok vadisi, dünyada eşi benzeri bulunmayan doğal güzellikleri, endemik bitki örtüsü ve jeolojik yapısı, fauna ve florası ile bütünleşik bir yapıda; tarihi ve coğrafi konumu gereği dünya genelinde koruma öncelikli 200 ekolojik alan arasında yer almaktadır.

Vadilerden bazıları Turizm Bölgesi ilan edilirken, birçoğu ise SİT Alanı ilan edilmiş, bir kısmı ise Milli Park sınırları içerisinde yer almakta, çoğunluğu ise SİT Alanı olma özelliği taşımaktadır.

Ne yapmalı?

Mevcut hareketlilikte umut vadeden birçok yan var. Bunun yanında problemler de… Öncelikle meselenin sınıfsal olarak algılanması gerekiyor. Tabii ki bu, katı bir biçimde, işçi olmayanı dışlayan bir anlayışla değil. Direnen kitlenin içinde homojen bir sınıf yapısı yok. Köylüler, esnaf, bürokrat, öğrenci vs.ler var. Dahası siyasi partiler, kurumlar ve gazete çevreleri, bağımsız akademisyenler, TMMOB’a bağlı mühendisler derken liste uzun… Fakat bu kitlenin farkında olduğu şey sorunlarının sermaye grupları ile olduğunu bilmeleri ve militan bir tavır takınmaları. Herkesin kullanım hakkı olan doğanın-suyun ranta çevrilmesi ezen ezilen ilişkisinin bir yönü.

Yerellerdeki eylemlilikler derelerin kardeşliği platformu ile bir arada dursa da eylemlerde de birlik olunmalı. Özelleştirilen kurumlar tekrar kamulaştırılmalıdır. Doğa kapitalizmin insafına terk edilemez.

Yorumlar kapalıdır.