Bir halkın yok edilişinin 100. yılı

156

Kabul etmek gerekir ki, Cumhurbaşkanı RTE, iç politikaya olduğu gibi dış politikaya da yeni bir tarz getirdi. Suriye, Irak, Mısır Yemen, hatta İran’dan söz etmiyorum; sözünü ettiğim Ermenistan. Cumhurbaşkanı, Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ı 23-25 Nisan’da Çanakkale kara savaşlarının 100. yıldönümü anmalarına çağırdı! Ancak “bu mutlu günümüzde bizlerle birlikte olmayı” reddeden Sarkisyan, RTE’yi “edepsizlikle” suçladı. Her yıl nisan ayını “Acaba Amerika bu defa soykırımı tanır mı?” endişesiyle yaşarken bu yılki “pişkinliğin” nedenini anlamak biraz güç! Ancak söz konusu bizim Cumhurbaşkanı olunca her şey mümkün. Demek ki yeni bir taktik deniyor; “yavuz hırsız” misali.

Meğerse…

Gerekçe enteresan: Savaşta Osmanlı ordusunda savaşmış pek çok milletten asker varmış. Böylece uzun yıllar boyunca bizlerden saklanan bir gerçeği de öğrenmiş oluyoruz. Meğer Çanakkale’de Ermeni askerler de savaşmış, üstelik de can vermişler. Ancak bütün bunlar Sarkisyan’a yapılan davet açısından mantıklı gerekçeler değil. Birincisi Çanakkale kara savaşları 24 Nisanı da kapsayacak biçimde 23-25 Nisan’da değil, tam 25 Nisan’da başladı. İkincisi 24 Nisan Ermeni tehcir ve kıyımının sembolik tarihidir. Yani, bu davetle Sarkisyan’dan , 24 Nisan’da Erivan’da soykırımın 100. yıl anmalarına değil, Türkiye’deki kutlamalarına katılması isteniyor! “Gel, dedenin sürülüp öldürülmesini birlikte kutlayalım!” misali. Bu, pişkinliğin de ötesinde alenen bir ulusa hakaretten başka bir şey değil.

Bir Bilinmez!

Sahi Ermeni soykırımı, tehcir ve kıyımı veya “Medz Yeğern”, Cumhurun Başı’nın dediği gibi, öyle “tarihçilere bırakılacak” veya “arşivlerde aranacak” bir bilinmez mi? Elbette değil; aksine sebepleri, sonuçları ve yaşananlarıyla daha ilk gününden neredeyse dünya âlemin bildiği; müttefik, düşman veya tarafsız askeri gözlemciler, görevliler, diplomatlar, yardım kuruluşları çalışanları tarafından günü gününe raporlanmış, kayıt altına alınmış bir olgu.Öyle gizli saklı amaçları da yok. Her şey alenen ortada: İttihatçı (yani burjuva) usullerle bir çeşit “Yeni Türkiye” yaratmak; Alman emperyalizminin de yardımlarıyla, içinde Hıristiyan halkların yer almadığı milli bir devlet ve Asya’daki “Türki” halkları da kapsayan bir Turan imparatorluğu kurmak; bu milli devlete uygun bir Türk ve Müslüman milli burjuvazi yaratma amacıyla bütün Ermeni mülklerine el koymak… Bu “milli” hedefler, Anadolu topraklarında 2500 yıldır var olan bir kültürün ve o kültürü yaratan bir halkın yok edilmesini gerekli kılıyordu; nitekim öyle de oldu.

24 Nisan…

24 Nisan sembolik bir tarihtir. O gün aralarında ünlü besteci ve müzikolog Gomidas Vartabed’in de bulunduğu yüzlerce Ermeni aydın, sanatçı, politikacı ve militan İstanbul’da gözaltına alınarak, büyük çoğunluğunun yok edileceği Ankara -Ayaş ve Çankırı’daki toplama kamplarına gönderilirler. Öncesi ve sonrasında Suriye’ye doğru yola çıkartılan Ermeni kafileleri, büyük plan çerçevesinde yürütülen katliamlar ve zorunlu yürüyüş nedeniyle yollarda kırılır, soyulur ve tecavüze uğrar. Doğal olarak önce bir halkın en savaşkan gücü olan genç erkekler imha edilir. Bir kısmı Çanakkale, Sarıkamış dahil çeşitli cephelerde savaşan Ermeni askerlerinin, askerden kaçıp da kurtulamayan büyük bölümü ölesiye çalıştırıldıkları “Amele Taburlarında” ortadan kaldırılırlar. Devletin Ermeni politikası, kat edilen mesafeler, yol güzergâhları ve şartları ve de Teşkilat-ı Mahsusa’nın organize işleri düşünüldüğünde tehcirin bir katliama ve yağmaya dönüşmesi kaçınılmazdır. Öyle de olur. Suriye çölündeki “iskân bölgesi” Deyr-ül Zor’a ancak “canlı cenazeler” ulaşır. Tabii burada bir kez daha katliama uğratılarak biraz daha seyreltilirler. Sonuçta geçmişteki 1894-96 ve 1909 Adana katliamlarını saymazsak 1915’te öldürülen Ermenilerin sayısı altı yüz bin kadardır. Aynı dönemde, binlerce Asuri-Süryani de tehcire ve katliama maruz kalır.

Bugün…

Bugün Ermeni sorunu her tarafından çekiştirilerek anlaşılmaz hale getirilmek istenen “güncel” bir sorundur. Sorunu anlamak “Türklük” ve “Ermenilik”in milli-mitolojik pencerelerinden bakarak mümkün değildir. Ancak, savaş sırasında yaşanan hiçbir olay ve öne sürülen hiçbir “kutsal ve milli” bahane, bu ülkenin en eski halklarından birinin bu topraklardan sürülüp atılmasını, imha edilmesini haklı çıkarmaya yetmez. Ayrıca sorunu “dış güçlerin” üzerine atarak kurtulmak da mümkün değildir. Halkların “emperyalistler tarafından birbirine düşürüldüğü” türünden, hem bizi toplumsal bir analiz zahmetinden kurtaran, hem de “antiemperyalist” ruhumuzu okşayan kestirme gerekçeler ise, gerçeğin kısmi izlerini taşımakla birlikte tek boyutludur ve çoğu zaman hiçbir şey dememekle eş anlamlıdır.

1915-17’de yaşananların, “demokrasi” adına liberal-sivil toplumculuk veya “antiemperyalizm” adına şoven-ulusalcılık üzerinden tartışılması bizim işimiz olamaz. Çünkü Ermeni sorunu sadece 1915 olaylarından ibaret değildir ve Türkiyeli sosyalistler açısından zengin tarihsel deneyimlerle doludur. Üstelik sosyalizmin Türkiye’deki tarihinin bir bölümünü de kapsar. Bu nedenle sorunla gerçekten ilgileneceksek bunu kendi terimlerimizle, kendi söylemimizle ve kendi devrimci sosyalist anlayışımızla yapmalıyız.Evet, olup bitenler bütün hukuki tanımlara göre bir “soykırımdır.” Ancak biz hukukçu değil, devrimci sosyalistiz ve günümüzde de yaşanan bu tür kıyımların “hukuk” yoluyla önlenemediğini ve önlenemeyeceğini iyi biliriz.

Üstelik çoğu zaman devletler arası diplomatik manevraların ve de bin bir numaranın konusu olan “hukuki” oyunlar, halklar arasındaki kuşku ve düşmanlığı artırmaktan başka bir işe yaramazlar. Bu nedenle bu konuda bize düşen, doğruları söyleyerek öncelikle işçi ve emekçilerin milliyetçi yalanlarla veya liberal hayallerle aldatılmasını engellemek; Türkiyeli ve Ermenistanlı emekçiler arasındaki kin ve nefret duygularına son vererek onların enternasyonalist dayanışmalarının yolunu aramaktır. “Soykırımların” önlenmesi ve sorunun gerçek çözümü, kimilerine çok gerçekdışı gelse de, ancak emekçilerin enternasyonalist dayanışması zemininde ve sınıf mücadelesiyle mümkündür. “Hukuki” bakış açısı gerçekten işe yarasaydı, 1948’deki Soykırım Sözleşmesi’nden bu yana onca “soykırım” ve kitlesel kıyım yaşanmazdı; hem de her seferinde duruma göre değişen büyük devletlerin desteği ve de “uluslararası toplumun” gözleri önünde! Sorunun, Ermeni halkının acılarını hiçbir zaman umursamamış ve birkaç kuru protestonun dışında onlar için parmağını dahi kıpırdatmamış Batılı ülkelerin parlamentolarında değil, yaşandığı topraklarda çözüleceğini çok iyi biliyoruz.

Bu korkunç kıyımın yüzüncü yıldönümünde, tarihte çok ağır acılara maruz kalan bir halka yönelik her türlü ırkçı-şoven, alaycı, pişkin ve “edepsizce” tutumu lanetliyor; bu korkunç felâketin ölen veya hayatta kalan bütün kurbanlarının ve halklarının kurutuluşu uğruna canını veren sosyalist Ermeni devrimcilerin anıları önünde saygıyla eğiliyoruz.

Yorumlar kapalıdır.