Belediyelere bakarken tekrarlayalım: İşçinin sorununu işçi çözer!

Date:

Share post:

31 Mart 2024 seçimlerinin ardından kayyumlar, operasyonlar vb. ile İstanbul’da “değişen” ilçe belediyesi sayısı on. Yani İstanbul ilçelerinin dörtte birinden fazlası şu anda sandıktan çıkmayan ya da sandıktan çıktığı partiyi değiştirenler tarafından yönetiliyor. Gazetecilerin verilerine göre Türkiye genelinde 100’ün üzerinde belediye bir biçimde AKP’ye geçmiş durumda.

Tüm bu gelişmelerin ne anlama geldiğini bilmeyen yok. Normal yollarla yapılacak bir seçimi kazanma ihtimali kalmayan iktidar, elindeki tüm imkânlarla muhalefeti bölme ve seçimlerle kaybettiklerini geri alma peşinde. Böylelikle hem muhalefeti seçim sürecinde belediye imkânlarından ediyor hem de bu imkânları kendisi ele geçirmiş oluyor. Öte yandan da “kaybetseler dahi gitmezler” imajının güçlenmesi ile muhalefeti tam bir moralsizlik, panik ve dağınıklığa hapsediyor.

Pek çok kişi artık demokrasinin kalmadığını, seçimlerin dahi anlamsızlaştığını söylüyor. 31 Mart seçimlerinde, kurulduğu günden beri ilk kez ikinci parti konumuna düşen AKP, bugün belediyelerde en güçlü parti haline geldi. Erdoğan’a karşı kesin olarak kazandığı düşünülen İmamoğlu’nun adaylığının imkân dahilinde olduğunu söyleyen kalmazken, muhalefetin parçalanması açısından atılan adımların da amaçlanan etkiyi yarattığı görünüyor.

Peki durum umutsuz mu? Sorunun yanıtı nereden baktığımıza göre değişir. Burjuvazinin dünyanın dört bir yanında işçi sınıfına yönelik son derecede sert saldırılar yaptığı bir zaman diliminde, İmamoğlu’nun bir şekilde “her şeyi çok güzel” yapacağına inananlar için durum pek de umutlu görünmüyor. Ama mücadelenin bir avuç ultra zengine karşı daha da yoksulluğa itilen devasa işçi kitlelerinin arasında olduğunu görenler için elbette ki umut var.

İmamoğlu’nun etrafında kümelenen düzen muhalefeti, geçmişte AKP ile iş yapan, şimdi ise “itirafçı” olan şirketlerle iş yapmadı mı? Peki bu hata mı idi? Bir düzen partisi temsilcisi olarak İmamoğlu Türkiye’nin tüm zenginlerine (AKP’liler hariç değil) beraber çalışabilecekleri vaadinde bulunuyordu. Bir yandan Kanal İstanbul’a karşı çıkıp oradaki mücadeleyi kendine destek olarak almaya çalışırken öte yandan Anadolu yakasındaki Ömerli Havzası’nın imara açılması sonucunu doğuracak olan Teknokent inşası için arayışlara girip müteahhitlere “İnşaatı sadece AKP değil ben de biliyorum. Kazanmaya devam edeceksiniz,” diyordu. Oyunu bozan iktidar oldu. Hazır Trump ve AB dahil emperyalizmin desteği de üzerlerindeyken, elindeki tüm zor gücünü açıkça gösterip yerli burjuvaziye “Ancak benimleyken kazanmaya devam edersiniz” demiş oldu. Seçim ekonomisi adına belediye kaynaklarını ele geçirirken, köprü ve otoyolların özelleştirilmesinden tutun, İstanbul’a yeni bir demiryolu projesi ile işçi emekçiler ve yoksullar dışındaki herkese (bir avuç zenginin her birine) kazanma fırsatı sundu. Sadece acımasız olduğu ve zor kullandığı için değil, sistemi işletebildiği için inisiyatifi yeniden üstlendi.

Peki biz ne yapmalıyız? Erdoğan’ı yenmek için Türkiye’de bir şey hariç her şey denendi. Ekmeleddin İhsanoğlu’lar, 6’lı masalar, İBB Başkanları… Ama denenmeyen tek şey işçilerin ve tüm ezilenlerin bağımsızca bir araya gelmesi oldu.

Biz seçim döneminde “Emekçiler Yönetmeli” ve “İşçinin Sorununu İşçi Çözer” diyorduk. Demokrasinin aldığı darbelerden yoksulluğumuza kadar bunca sorunumuz varsa, bunun sebebi işçi ve emekçiler olarak patronlardan bağımsız bir politikayı ortaya koyamamış olmaktır. Hayal kırıklıklarına uğramamak ve gerçekçi bir umudu yeşertmek için yapılması gereken böylesi bir işçi kutbu inşa etmektir.

Son Yazılarımız