1969’daki 4 günlük eğitim grevinden sonra ilk defa bir eğitim kurumunda, bir özel okulda 2026 yılında dünya mücadele tarihine geçen 123 günlük bir grev gerçekleşti. Bu grevin hem bu kadar uzun sürmesi hem de eğitimde olması çok önemliydi. Ben de bu grevde bir grevci öğretmen olarak Türkiye aydınına ve gazeteciliğine dair birçok şeyi de öğrenmiş oldum.
Ülkemizde basının artık kitlelerin önünden değil ardından gittiği bir dönemi yaşıyoruz. Gazeteci olmak; görülen bir olayı duyurmak ve olayı hiç görmemiş bir gazetecinin kendi ofisinde olayları kendi ideolojisine göre ya da “benim gazeteciliğimi ne kadar parlatır, bizim kanala ne kadar reklam geliri sağlar” mantığı ile yapılan bir işe dönüştü. “Bir haberi ne kadar sansasyonel duyurursan o kadar görünürsün” mantığı ön planda.
Aydınla, gazeteciyle emekçiler arasındaki bağ uzun süredir kopuk durumda. Basınının çok uzun zamandır emekçilerin ve ezilenlerin sesi olup, emekçilerle ile organik bağ kurup onlarla birlikte mücadele ettiği bir basın görmekten çok uzağız. Buna rağmen umut vaat eden bir durum var. Gazete Nisan ve ekibi bu emekçilerden koparılmış, patronun sesi olan gazeteciliğin çok dışında bir gazetecilik örneği olarak karşımıza çıktı.
Grev sürecinde gördüğüm en ilginç şey bir gazetecinin bizi telefonla arayıp sorular sorması, yüzümüzü görmeden, yaşadıklarımızı hissetmeden bizim anlatmak istediklerimizi yarım yamalak kesip kanalına koymasıydı. Sonra o haberi saniyesinde 15 gazetenin kopyalayıp sayfasına eklemesi. Türkiye’de böyle bir gazetecilik varmış, böyle halkın gözünde aydın görünen popüler gazeteciler varmış. Gazete Nisan ise tüm ekibi ile bizle grev yaptı, hatta bizden daha çok grevi yaşadı. Tüm süreçte yaşadıklarımızın en yakın tanığıydılar, diğer grevlerden öğrendikleri deneyimleri bizlerle paylaşarak bizi ileriye taşımaya çalıştılar. “Aydın nasıl olmalıdır?” sorusu bir edebiyat öğretmeni olarak hep gündemimde. Gazete Nisan bunun bana cevabını grevimizde verdi.
Özel İtalyan Lisesi Eski Edebiyat Öğretmeni
