Sosyal politikalarda rekabet: Kime fayda, kime zarar?

Date:

Share post:

AKP iktidarı, “dar gelirliye destek” söylemiyle yeni sosyal politika vaatlerini öne çıkarırken belli belediyelerde halihazırda var olan ve işleyen sosyal hizmetlerin önünü mali ve idari araçlarla kesiyor. Sosyal politikalarda toplumsal faydadan çok uygulayıcı aktörün kim olduğunun önceliklendirildiğini görüyoruz. Bu tutum, bir siyasi rekabet aracı olarak sosyal politikaların yerini irdelememizi gerektiriyor.

Akla ilk gelen örneklerden biri, yakın dönemde AKP’ye geçtikten sonra tedarik sorunu gibi gerekçelerle kapatılan kent lokantaları olacaktır. CHP’li belediyeler tarafından yaygınlaştırılan kent lokantalarından ikisi Şişli Belediyesi’ne kayyum atanmasının ardından kapatılmıştı. Benzer şekilde Menderes Belediyesi AKP’ye geçtikten sonra faaliyetine son verilen kent lokantasının “aşevi projesi” ile başka bir kurumsal çatı altında sürdürüleceği ifade edilmişti. Belediyelerin el değiştirmesiyle AKP projeleri şemsiyesine alınan bir diğer örnek ise kreşler oldu. Gaziosmanpaşa’nın CHP’li belediye başkanının tutuklanması sonrası Mevlana Mahallesi’ndeki Çocuk Etkinlik Merkezi, “Özel Çocuk Kulübü”ne dönüştürülmüştü. Bu da tam gün bakım hizmetinin sona ermesine ve çalışan ailelerin çocuklarını sınırlı bütçeyle başka kreşlere göndermek zorunda kalmalarına sebep oldu.

Peki mevcut iktidarın sosyal politikalara ayırdığı bütçelere ne demeli? Kamu sosyal koruma harcamalarının GSYH’ye oranının gerilemesiyle Türkiye, OECD sıralamasında sondan 2. sıraya düştü. Bu tablo, kamu hizmetlerine ayrılan payın giderek küçüldüğünü gözler önüne seriyor. Bu tablonun aksini sunmak adına iktidar, seçim dönemi yaklaşırken çeşitli sosyal projelerle karşımıza çıkıyor. Böylelikle sosyal politikaları bir iletişim stratejisine indirgendiklerini de söylemek mümkün. İktidarın son dönemde öne çıkardığı Kiralık Sosyal Konut Projesi, güncel hamlelerinden biri. Bu proje kapsamında Ekim 2026’da 1071 konutun teslim edileceği ve 15 bin konutun kiralanacağı duyuruldu. TÜİK verilerine göre kiracı sayısının düşük gelir grubundaki oranı 10 yıl içerisinde yüzde 24,5’ten yüzde 36,7’ye yükselmiş. Yani konut krizi dar gelirlide yoğunlaşırken oldukça düşük bir kesim bu projeden faydalanabilecek.

Mevcut rejim, sistemin yarattığı eşitsizlikleri gidermeksizin sosyal yardımlarla da açığını kapatmaya çalışıyor. Bu yardımların nasıl, hangi şartlarla ve kim tarafından dağıtılacağının sınırlarını belirliyor. Bunun sonucunda yoksulluk sınırının altında yaşayan kesimi kontrolü altında tutuyor. Bu destekler de maalesef toplumsal refahı sağlamaktan çok, seçmen bağlılığı yaratmak için bir siyasi araç görevi görüyor.

Hükümetin muhalefetteki belediyelere yönelik yakın dönemde yoğunlaşan mali kesintileri, kreş gibi devletin boş bıraktığı alanlardaki temel hizmetlere erişimi kesintiye uğratıyor. Bu da “dar gelirlinin yanındayız” söylemleriyle hayli çelişiyor. Aynı iktidarın kiralık sosyal konut ya da ev hanımlarına emeklilik gibi vaatleri öne çıkarırken yerel düzeyde kent lokantası gibi doğrudan yoksulun sofrasına dokunan hizmet alanlarını daraltması, siyasi rakibini zayıflatmasına yarıyor.

Sosyal politikaların araçsallaştırılmasını ifşa etmekten geri durmamalı, yoksulluğu pekiştiren ekonomi politikalarına karşı durmalıyız. Nitekim bu alandaki rekabet, toplumun yararına sonuç vermektense iktidarın vitrinini süslediği sembolik çözümlere çıkıyor. Toplumun her kesimine bedelsiz ve eşit hizmet sunan güçlü bir kamusal örgütlenme için mücadelemizi sürdürmeliyiz.

Son Yazılarımız