Tek Adam rejimi belediyelerden hak örgütlerine ve sosyal medyaya muhalefet kesimlerine dönük tedhişini büyük bir iştahla sürdürürken yeni bir skandalla iliklerine kadar sarsıldı. Skandalın adresi bu kez borsaydı. Saray’a yakın isimlerin başında olduğu yatırım fonları milyarlarca doları buharlaştırarak patladı. Birikimlerinin bir anda kâğıt parçasına dönüşmesini seyreden küçük yatırımcıdan kâğıtları taban yapan büyük holding patronlarına dek geniş bir kesim bu patlamanın şiddetini ağır bir sarsıntıyla hissetti.
Etkisi itibarıyla bu “fon krizi” sadece borsada olanları değil tüm ekonomiyi, dolayısıyla emekçi halkı da doğrudan etkiliyor. Öncelikle, buharlaşan milyar dolarların faturasını da “zararların toplumsallaştırılması” yoluyla Saray yönetimi emekçilerin üzerine yıkmaya çalışacak. Dahası, zaten oldukça kırılgan durumda olan ülke ekonomisi bu skandalla yeni bir altüst oluş yaşıyor. Fonların çöküşüyle başlayan kriz, ekonominin tüm alanlarına yayılacak çok daha güçlü bir krize giden kapıyı aralıyor. Ve en önemlisi, Tek Adam rejiminin boğazına kadar içine battığı bu skandal, rejimin çürümüşlüğünün vardığı boyutu bir kez daha gözler önüne seriyor.
Saray’ın haberi yok muydu?
Fonların patlamasının ardından oluşan panik ortamında, Kabine Toplantısı’nın ardından Erdoğan, “duygusal” olduğu iddia edilen konuşmasında “Devletin, milletin malına el uzatanlarla bizim işimiz olmaz, olamaz” diyerek “yanlış yapanlarla vedalaşacaklarını” açıkladı. Peki bu skandal Saray’ın dahli, haberi olmadan mı patlak verdi?
Mehmet Şimşek, daha bir yıl öncesinde borsa manipülasyonlarının yapıldığını bildiklerini açıklamıştı. Gerçekten de reel hayatta karşılığı olmayan şirketlerin değerlerinin bir anda bazı örneklerde 40 kat artması, manipülasyondan başka bir biçimde açıklanamazdı. Yine de bu süreçte, nitelikli dolandırıcılık ve suç örgütü kurma kapsamına girecek bu eylemlere ilişkin bir adım atılmadı. Tam tersine, Şimşek’in bu açıklamasının hemen ardından, örneğin, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Fecir Alptekin Tera Yatırım’da yönetim kurulu üyeliğine atandı. Ağustos 2026’da eski MİT yöneticisi Hüseyin Emre Sezer Tera Yatırım’ın genel müdürü oldu. Patlayan bir diğer önemli fon olan Pusula Yatırım’ın sahibi Serdar Turhan’ın, birlikte fotoğraflar vermiş olduğu Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ve Bilal Erdoğan’la aralarında yakın ilişkiler olduğu iddia ediliyor. Adalet Bakanı Akın Gürlek’in eşi ise tüm bu süreçte Sermaye Piyasası Kurulu’nda (SPK) görev yapıyor.
Vurgunu açığa çıkaran gelişmeler, içeriden çok dışarıdan gelen baskılarla tetiklenmiş görünüyor. Uluslararası finans kapitalin yatırımlara ilişkin referans kuruluşlarının yaptıkları açıklamalar ve uyarılar “saadet döneminin” sonunu getirecek fitili ateşliyor. Haziran-eylül ayları arasında MSCI, S&P Dow Jones ve FTSE Russell gibi küresel mali sermayeye endeks sunan mali kuruluşların Türkiye borsasında dönmekte olan vurgunlara ilişkin açıklamaları ve Türkiye’nin konumunun düşürülebileceğine dair uyarılarıyla nihayet ağustos sonunda, bu fonların manipülatif işlemlerine sınırlama getiren birtakım düzenlemeler hayata geçiriliyor. Bu düzenlemelerin “saadet zincirine” vurduğu darbeyle fonların hisselerinden “büyük kaçış” başlıyor ve fonların iflası gerçekleşiyor.
“Hiç kimse kendi davasında yargıç olamaz”
Eski Roma döneminde bir hukuk ilkesi olarak belirlenmiş bu söz, içinde bulunduğumuz trajikomik durumu açık bir biçimde özetliyor. Skandalla ilişkilendirilen bazı Saray mensuplarının isimlerini yukarıda anmıştık. Bu isimler şimdi bu skandalın araştırılması ve yönetilmesiyle sorumlular. Oluşturulan Fon Koordinasyon Kurulu’nun başına Cevdet Yılmaz getirilirken, skandalı araştırmakla sorumlu kılınan Devlet Denetleme Kurulu başkanı ise, bu süreç boyunca aynı zamanda Borsa İstanbul’un başkanvekilliğini yapmış kişi.
Son dönemde rejime ilişkin ortaya çıkan her skandalda bir şekilde adı gündeme gelen Akın Gürlek ise, bu skandalın üzerine kararlılıkla gidileceğine ilişkin gösterişli açıklamalar yapıyor. Oysa, eşinin SPK yönetim kurulu üyesi olmasının ardından, skandalın patlamasından aylar önce, kendisinin ilgili fonlarla borsada işlem yaptığı iddiaları basında gündeme gelmişti. MASAK’ın bu skandala ilişkin soruşturmalara başladığı sırada ise Gürlek, manidar bir şekilde, FETÖ bağlantısı ve casusluk iddiasıyla kurumun eski yöneticilerine yönelik bir operasyon başladığını açıklıyor. Pusula Yatırım’daki skandalla ilişkili olarak Bilal Çalışkan hakkında yakalama kararı çıkarılırken, o esnada kendisiyle fotoğraf çektirdiği ortaya çıkması ise bir “talihsizlik” olarak kayıtlara geçiyor.
Bütün bu tablo Saray rejiminin çürümüşlüğünün geldiği noktayı özetliyor. Şimdi panik halinde günah keçileri sunarak, “yavuz hırsız” taktiklerine başvurarak suçlarını ve sorumluluklarını örtme çabasına girişiyorlar. Eğer gerekli siyasal ve toplumsal basınç olmazsa, bazı göstermelik yargılamalar ve tasfiyelerle konunun kapatılacağı, asıl vurguncuların ortaya çıkmayacağı çok açık.
Saray’ın açmazları derinleşiyor
Seçim gündemini de dillendirmeye başladığı bir dönemde Tek Adam rejimi siyasal muhalefeti etkisizleştirerek, umutsuzluğu yayarak siyasi ömrünü uzatma planları yapıyordu. Pazarlıktan baskıya elindeki tüm araçları bu doğrultuda kullanıyordu ve kullanmayı da sürdürecek. Öte yandan, rıza üretmede, azınlık iktidarı konumunu değiştirmede, rakiplerini tasfiye konusundaki başarısını göstermekten bir hayli uzak kaldığının da farkındaydı.
Fon skandalının ekonomide derin açmazlar yaşandığı sırada gündeme gelmesi, Saray’ın yaşadığı paniğin temel kaynağını oluşturuyor. Enflasyonu ve faizleri düşüremediği, işsizliğin artışını engelleyemediği koşullarda, içeride ve dışarıda yaşanan şoklar ekonominin ve dolayısıyla rejimin kırılganlığını daha da artırıyor. İran’a dönük saldırganlıkla petrol fiyatlarındaki yükseliş hayat pahalılığını içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Merkez emperyalist ülkelerde faiz artışıyla ucuz borçlanma hayalinin belirsiz bir geleceğe ertelenmesi Saray’ın yeni bir kabusuna dönüşüyor.
Mevcut tablo, düzen muhalefetinin tahayyül sınırlarında bulunmayan radikal bir mücadeleyi zorunlu kılıyor. Saray’ın tüm hücrelerine dek çürümüş düzeni, ekonomik taleplerle demokratik talepleri iç içe geçiren, baskı ve sömürü düzeninden köklü bir kopuşu tek gerçek çözüm olarak gündeme getiriyor. Bu dönüşümün öznesi olacak emek örgütlerinin ve solun burjuva muhalefetten bağımsız, birleşik bir siyasal ittifakı bu nedenle en acil ihtiyacımız olmayı sürdürüyor.
