Türkiye kapitalizminin pandemi sonrasında girdiği yüksek enflasyon sarmalı, ekonominin üretimden koparak hızla finansallaşmasını beraberinde getirdi. Kronik enflasyon ve sıcak paraya bağımlı büyüme modeli içinde, uygulanan para politikaları hem geniş kitleleri birikimlerini korumak adına borsa ve türevlerine yönlendirdi hem de şirketleri sermaye piyasalarında borç çevirmeye itti. Eylül ayında ortaya çıkan fon vurgununun ardından SPK’nın birçok yatırım fonunu doğrudan tasfiye sürecine alması, denetimsiz finansallaşma ile rejimin işleyişinin birlikte yarattığı yıkımı gözler önüne serdi.
Tasfiye edilen fonların toplam büyüklüğü 826 milyar liraya, yani yaklaşık 17 milyar dolara ulaşıyor. Ortada basit bir piyasa kazası olmadığı, yüzbinlerce insanı etkileyen ciddi bir yolsuzluk olayı olduğu açık. Görünen o ki, denetim kurumlarının gözü önünde, yasal kılıfla işleyen devasa bir servet transferi sistemi oluşturulmuş. Kaldıraçlı işlemler ve fiktif (itibari) fiyatlamalarla şişirilen bu yapı, eli kolu uzun bir avuç finans yöneticisi ve onların önünü açan bürokratlara milyarlarca lira aktarırken tüm riski tabana yaymış.
Yaşanan yıkımın bilançosu, sadece bu fonlarda parası kilitlenen 500 binden fazla yatırımcıyla sınırlı değil. Fon krizinin borsayı düşüş yönlü tetiklemesiyle birlikte, hisse senetlerinde buharlaşan servet üzerinden etkilenen insan sayısı çok daha fazla. Daha da kritik olanı, yüksek kredi maliyetleri nedeniyle nakit akışını ve işletme sermayesini bu fonlarda tutan birçok KOBİ’nin parasının buharlaşmış olmasıdır. Özellikle AKP’nin Anadolu’daki taban ağını oluşturan KOBİ’lerin kızgın ve hayal kırıklığı içinde olduğu ortaya çıktı.
Bu tablo, salt bir finansal kriz olarak görülemez. Yaşanan sarsıntı, rejim içindeki çatlakları ve sermaye grupları arasındaki kavgayı daha da görünür kılmıştır. Ekonomi bürokrasisindeki sarsıntılar, karşılıklı şikâyetler ve karar alma mekanizmalarındaki panik, içerideki güç savaşının dışarıya yansımalarıdır. Bir gerçek var ki AKP kendi tabanını dahi ikna edemiyor, yaşananları açıklayamıyor ve suçlularla ilgili nitelikli adımlar atamıyor. Yasal kılıfla kurulan bu transfer mekanizmasının ucu bizzat iktidar koridorlarına ve imtiyazlı sermaye çevrelerine uzandığı için gerçek sorumlulara dokunulamıyor. Altı ay veya daha uzun bir tasfiye süreciyle kriz zamana yayılarak soğutulmaya çalışılıyor.
Açıklanan bilançoya göre şu ana kadar 404 kişi hakkında adli işlem yapıldı. 88 şüpheli tutuklandı, 351 gerçek kişi ile 102 tüzel kişinin banka hesapları donduruldu. Ama elle tutulur bir dava dosyası hâlâ yok. Yargılananlar manipülasyon yapmaktan yargılanıyor. Onun da üst cezası belli. Vurgun yapanların bir kısmından da “gönüllü” olarak kazandıklarının iadesi isteniyor.
Tüm bu servet aktarımı yaşanırken emeklilerin harçlık seviyesine inmiş maaşlarla hayata tutunmaya çalıştığı, net sefalet ücreti olan asgari ücretin ise 28 bin lirada tutulduğu bir tablo içindeyiz. Asgari ücret görüşmelerinde beklenen enflasyon oranında zam vermek isteyecek patronlara karşı “kaynak var” dememiz gerekiyor. İstediklerinde kendilerine yasal kılıfla nasıl servet kaynağı yarattıklarını da tüm işçiler, emekçiler görmüş oldu. Bu patlayan foseptik saklanamaz ve geçiştirilemez boyutta. Türkiye kapitalizminin içine girdiği bu tıkanma, günü kurtaran sığ adımlarla aşılamaz. Bu servet transferi düzenine karşı atılması gereken en temel adımlar bellidir. Krizin faturasının tabana yıkılmasını engellemek için, fon vurgununda doğrudan ya da dolaylı rolü olan herkesin ve şirketlerin tüm malvarlıklarına süresiz el konulmalıdır. Finansal rant çarkına karşı sermayeden artan oranlı servet vergisi alınarak hayat pahalılığına karşı kaynak yaratılmalıdır. Yıl sonuna doğru ilerledikçe erimeye devam eden asgari ücretin iyileştirilmesi için ücretler her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında artırılmalıdır.
