Seçim sürecine girilirken politik durum ve program sorunu

128

2011 Genel Seçimleri’nin 12 Haziran’da yapılacağının kesinleşmesiyle, seçim sath-ı mailine girmiş bulunuyoruz. Ekonomik krizin henüz sonlanmaktan uzak olduğu ve de Arap devrimlerinin patlak verdiği şu koşullar altında, 2011 seçimleri burjuvazi için kat be kat önemli bir hale gelmiş durumda.

2011’de kurulacak parlamento, öncelikle dünyada sesini ve etkisini yükselten seferberlikleri ezmek için üzerine düşen rolü oynamak ve de bu seferberliklerin Türkiye’ye sıçramasını engellemek gibi ağır (!) bir yükün altında olacak. Öte yandan, Torba Yasa ile son perdesi açılan emek karşıtı saldırıların sürdürülmesinden de yine bu parlamanto sorumlu olacak. Yeni hükümetin ise, Kürt sorununa sözümona bir çözüm yaratmak ve bu işi tamamlamak gibi çok önemli bir görevi daha bulunuyor. Bugüne değin Açılım süreci ile doruğa ulaşan politikaların sürdürülmesi ve nihayetine ermesi burjuvazinin temel beklentisi. Ancak yeni hükümetin işi bu konuda da, hiç de kolay olmayacak. Demokratik gericilik yöntemlerini kullanarak Kürt halkının seferberliklerini sonlandırmak ve önderliğini tasfiye etmek olarak adlandırabileceğimiz bu çözümün zorlu haritası ve yükü onun üzerinde olacak. Sonuncusu ve en önemlisi ise, yeni kurulan parlamentonun yeni anayasayı hazırlayacağı artık kimse için bir muamma değil. Yeni anayasa ile devletin yeniden yapılandırılması sürecinde nihayete ermek, burjuvazinin artık ertelenemez bir ihtiyacı olmuş durumda. Tüm bunlar düşünüldüğünde, 2011 seçimlerinin Türkiye tarihinde bir kırılma noktasına işaret ettiğini söylemek hiç de abartılı bir yaklaşım değildir.

Düzen partilerinde seçim umutları

Emperyalizmin ve Türk burjuvazisinin bu beklentileri karşısında AKP, CHP ve MHP seçim çalışmalarını hâlihazırda başlatmış durumda. Erdoğan’ı, Kılıçdaroğlu’nu, Bahçeli’yi her gün farklı bir şehirde arz-ı endam ederken görmek mümkün. Ve her gün bir yenisi çıkan kaset skandallarıyla, giderek bir muamma haline gelen Ergenekon operasyonlarıyla, Kürt meselesindeki her yeni gelişmeyle, seçim sürecinin hayli gergin ve bir o kadar da şenlikli geçeceği ise şimdiden belli. Nasıl olmasın ki? Dediğimiz gibi, 2011 seçimleri, pek çok açıdan politik arenada, bir dönüm noktası haline gelebilir.

Rejimin yeniden yapılandırılması ve neoliberal karşıdevrim sürecinin ilerletilmesi açısından, 2011 seçimleri önemli bir dönemeç olacak. AKP’nin yüzde 40 ve üzerinde alacağı bir oy, özellikle yeni bir anayasa yapımı için gerekli çoğunluğu sağladığı takdirde, AKP’nin bugüne kadar uyguladığı politikaların güvenoyu alması anlamına geleceği gibi, rejimi yeniden yapılandırma ve neoliberal karşıdevrim süreçlerinin ilerletilmesini de garanti altına alacaktır. Türkiye burjuvazisi için genel olarak bu sonuç oldukça “hayırlı” olsa da; egemen kesimler içinde bu durumdan zarar görecek fraksiyonların ve AKP’nin bir üçüncü dönem için daha gelecek seçim başarısıyla politik hezimete uğrayacak CHP ve MHP’nin direnci ve motivasyonunun, bu dönemde epey artacağı muhakkak.

8 yıldır uyguladığı politikalarla, Türkiye burjuvazisinin önderlik krizine bir alternatif olan AKP, bu seçimlerle beraber, uyguladığı politikaları mantıki sonuçlarına ulaştırmak isteyecek. Bunun için öncelikli hedefi, seçimlerden yeni anayasa yapmasına imkan tanıyacak (367 milletvekili) bir çoğunluğa ulaşarak çıkmak. AKP’nin tek başına yapabileceği otoriter ve neoliberal yeni anayasayla, rejim içi güç mücadelelerinin yürütmeyi güçlendirerek çözümü, neoliberal karşıdevrimin tamamlanması süreci gerçekleşmiş olacak.

Kılıçdaroğlu’nun ‘kaset darbesi’ sonucunda liderliğe geçmesiyle, laik ve ulusalcı çizgiden daha popülist bir hatta kaymaya çalışarak CHP, bu seçimlerde oy oranını yüzde 30’lar düzeyine çekmek için sıkı bir mücadeleye girecek. “Aile sigortası” türünden projelerle, söze “yoldaşlarım” diye girdiği konuşmalarıyla, Kürt meselesindeki ‘kısmi açılımlarıyla’ Kılıçdaroğlu CHP’si, AKP’den bıkan, yorulan kitleler kadar, işçi sınıfı ve sosyalist sol üzerinde de dikkate değer bir basınç yaratacak. Özellikle, politikasını AKP karşıtlığı üzerine oturtan sosyalistler için, Kılıçdaroğlu’nun çetin ceviz olduğu muhakkak.

BDP ve İttifak Olasılıkları

Kürt ulusal hareketi ise, bu ‘hassas’ seçim sürecinde, hükümet ve rejim üzerindeki basıncını birkaç perde artırarak, hükümeti daha fazla taviz vermeye zorlayacağa benziyor. Seçim sürecine kadar ilan edilen ateşkesin önce bozulup ardından 21 Mart’a kadar uzatılması, bu bağlamda önemli bir gelişme. Öte yandan, son referandumda da görüldüğü üzere, bölgede oy oranını AKP karşısında artıran BDP, bağımsız adaylarla gireceği seçimlerde milletvekili sayısını artırmaya, 30’un üzerine çıkartmaya çalışacak.

Bu süreçte 11 ilde kendi adaylarını belirleyeceğini söyleyen BDP, vekil çıkması muhtemel şehirlerden de 5 adet adayı kendisinin belirleyeceğini, geri kalan adaylar için ise “mümkün olan en geniş” ittifak hattını zorlayacağını ilan etmiş durumda.

Bu bağlamda BDP’nin politikasının Türkiye solunun seçim tavrı için de belirleyici olduğunu söyleyebiliriz. Daha hiçbir şey net değilken, çoğu sosyalist çevre için Öcalan’ın şu cümleleri büyük bir umut haline gelmişti: “Koşullar uygunsa çeşitli kesimlerle ittifak söz konusu olabilir. Diğer sol partilerle, demokrasi güçleriyle, azınlıklarla, sendikalarla, çevreci gruplarla, Yeşillerle ortak bir demokratik blok oluşturulabilir. Yani bütün ezilenler, sistemden şikâyetçi olan muhalif güçler ve Kürtler bu blokta yer almalıdır… Batı’daki adaylar tanınmış ve demokrat adaylar olmalı. Öyle adaylar olmalı ki aldıkları Kürt oyu kadar da Türk oyu alabilmeliler…”

Bu süreçte, referandum döneminde de olduğu gibi, sosyalistler içinde iki temel eğilim baş göstermiş oldu. Birincisi tamamen AKP karşıtlığı üzerinden bir politika ile ulusalcı ve dar grupçu bir eğilimi sürdürmek iken; ikincisi ise, BDP’nin bu süreçteki ittifak muhattaplarından biri olmak için çaba gösteren sosyalistlerdi.

BDP ile seçim ittifakının yaratılması gibi anlamlı bir görev maalesef ki, bir seçim programı üzerinden değil adaylar pazarlığı üzerinden cereyan etti, ediyor. Öcalan’ın yukarıdaki beyanında “bütün ezilenler” vurgusunu ön plana çıkartan pek çok sosyalist çevre kendisini bu ittifakın bir parçası olarak gördü. Ancak seçim programının belirsizliği ve Baskın Oran ve Ufuk Uras gibi adaylar üzerinden yürütülmüş olan seçim çalışmalarının bilançosunun, hem de destekleyenleri tarafından bile hiç de olumlu çıkmaması, bu ittifak projeleri üzerinde kriz etkisi yaratmayı sürdürüyor. Öte yandan, BDP’nin “mümkün olan en geniş” seçim bloğu üzerinde durması, çizgisi birbirinden taban tabana zıt çevreler ile görüşmesi, seçimler ile beraber sosyalistler ve BDP arasında kurulması önerilen bir cephenin umutlarını da zora sokuyor.

Maalesef ki buradaki tartışma da, “daha sosyalist, daha işçi sınıfından yana” figürleri bulup çıkartmak ile (bunu daha kendilerinin adayları olarak okumak da mümkün), “daha kapsayıcı” adayları ön plana çıkarmak üzerine kilitlenmiş durumda. İşte bu nokta ittifak arayışlarının karnının en yumuşak olduğu noktadır. Sadece isimler üzerinden aranan bir ittifak arayışında, adayların açıklandığı dönemde bu ittifakın dev çatırdamalarla sarsılması hiçbirimiz için bir sürpriz olmayacak. Kaldı ki, böyle olmasa dahi, sadece adaylar üzerinde sağlanan bir mutabakat, bu adaylar meclise girdikten sonra destekleyenleri oldukça zor durumda bırakacak ve seçimlerden geriye aslında hiçbir şey kalmamış olacak. Bunun en belirgin örneğini Ufuk Uras’ta gördük. Sözü geçen isimlerin bir kısmının ise, Ufuk Uras’tan dahi geri olduğunu düşünecek olursak, program değil de “aday” tartışmalarının ne denli tehlikeli olduğunu daha da iyi kavrayabiliriz.

Sürecin bu muğlaklığının bir başka olumsuz noktası da, zamanın gittikçe daralması ve bu toz bulutu içerisinde programı net bir sosyalist ittifakların oluşması ihtimalinin zora sokulması oluyor.

Ancak hiçbir şey için geç değil. Burjuvazi seçimlere tam bir hazırlık içerisinde girerken, seçimin sonuçları şimdiden onu tatmin edecek gibi görünüyor. Fakat buna karşılık, burjuvazinin odaklandığı saldırı programını gerçek anlamda vuran, seçimlere sınıfın ve ezilen kitlelerin acil ihtiyaçları çerçevesinden bakan bir program ile süreci takip etmek hala mümkün. Bunun için, gelişmeleri değerlendirmemizi ve sürdüreceğimiz politik çalışmayı ifade edebilmesi için taslak bir seçim programını rehber edinmek önümüzdeki başlıca görev olarak duruyor.

İş güvencesi, Kürt halkının kaderini tayin hakkı, demokratik dönüşümler ve emperyalizmden kopuş içeriğinde özetleyebileceğimiz bu dört odaklı seçim programında diretmek ve sürdürülen her çalışmada kendimize bu dört odağı rehber etmek, hem parti inşası açısından hem de birleşik bir işçi cephesinin yaratılması açısından yeri doldurulamaz bir önem ifade ediyor.

İş Güvencesi

“İşçi sınıfı güvencesiz; sürekli ve düzenli iş imkânlarına sahip değil; esnek, taşeron, düşük ücretli, sigortasız ve sendikasız çalışma koşullarına boyun eğiyor. Ekonomik krizin etkisiyle artan işsizlik bu koşulları daha da yaygınlaştırıyor. Türkiye’de olduğu gibi, hükümetlerin istihdam stratejileri, işsizliği esnek ve taşeron çalışma koşullarını yaygınlaştırarak yasallaştırma yöntemini izliyor. İşçi sınıfından kesilerek oluşturulan fonlar kapitalistlere sunuluyor…

Diğer tarafta ise işsiz ama işsizlik fonundan yararlanamayanlar… Böylece hükümet aracılığıyla kapitalistler kendi çözümlerini dayatıyorlar, yeni çalışma düzeninin kurallarını (esnek, taşeron, sigortasız, sendikasız..) kendileri koyuyorlar. İş istiyorsan buyur, artık böyle diyorlar…”

Geçen sayımızda arka
planda böyle yazmıştık. Burjuvazi için güvencesizleştirme ve esnekleşmeyi arttırmak, kendisini sağlama almanın tek yolu olarak durmakta.

Buna karşılık “Herkes için iş ve iş güvencesi” talebini ön planda tutan, “İşten çıkarmaların yasaklanması”, “iş saatlerinin kısaltılarak paylaştırılması” gibi taleplerle de desteklenen bir seçim prgramına sahip olmak en acil ve ayırt edici ihtiyacımız olarak önümüzde duruyor.

Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı

Muhatapsızlaştırılmış bir çözüm olarak kendini ifade eden “açılım” süreci, hiçbir suretle kaderini tayin hakkını içermiyor. Rejim çözümü tekeline alarak, tüm tavizleri de kendi elinde tutmak ve dilediğinde geri alabilir bir pozisyonda kalmak konusunda ısrarcı.

Bu yüzden, her şeyden önce ulusların siyasal eşitliğinin tanınması için inkar ve imha politikalarına son verilmesi ve Kürt ulusuna kendi kaderini tayin hakkının tanınmasını içeren bir seçim prgramına sahip olmak yeri doldurulmaz bir öneme sahip oluyor.

Demokratik dönüşümler

Her şeyden önce yüzde on gibi yüksek seçim barajının var olduğu anti-demokratik bir seçim dönemine girmiş bulunuyoruz. Bu seçim programının demokratik dönüşümlere dair, yüzde onluk seçim barajına karşı söz söylemesi başlıca bir çıkış noktası olacaktır.

Bunun yanı sıra işçi sınıfının, Kürt halkının, kadın ve eşcinsellerin her türlü demokratik hak ve özgürlüğünü kısıtlayan onlarca yasal engel mevut. Bunların tamamının çöpe atılması ve sınırsız örgütlenme özgürlüğü, anadilde eğitim gibi diğer taleplerle demokratik dönüşümlere dair bakış açımızı ifade etmeliyiz.

Emperyalizmden Kopuş

Dünya Bankası ve IMF gibi kurumların ön gördüğü reçeteler etrafında işçi ve emekçilere yapılan saldırılar sürdürülüyor, tüm yük işçilerin sırtına bindiriliyor. Bunun yanında dış borç ödemeleri emekçilerden alınan ağır vergi yükleri ile sürdürülüyor.

Bu da yetmezmiş gibi bir de Arap devrimlerine karşı emperyalizmle ortak tavırlar alınarak, bölgedeki karşı devrimci temel unsurlardan biri olarak rol alınıyor. Bugün Türkiye’nin Libya’ya olası bir BM müdahalesinin karşısında askeri müdahalenin bir parçası olması işten bile değil.

Bu yüzden seçim programımızın dış borç ödemelerinin durdurulması, emperyalizmle yapılmış tüm anlaşmaların iptal edilmesi, NATO’dan, BM’den çıkılması gibi taleplere sahip olması, acil gerekliliğini koruyor.

***

Burjuvazinin saldırılarını bu denli yoğunlaştırdığı ve AKP’nin burjuvazi için oldukça net bir programa sahip olduğu bu dönemde, seçim tartışmasına bu basit dört odaklı program etrafında bakmak bizler için bir zorunluluk halini almış durumda.

Seçimlerdeki ittifak arayışlarından ne çıkacağı sorusu çok zaman geçmeden, hayat tarafından cevaplanacak. Olasılıkların çeşitli olduğu bu süreçte, ne olursa olsun tüm değerlendirmelerimizi ve tüm seçim çalışmalarımızı bu dört madde etrafında sürdürmek bizler için temel görev olacak.

Burjuvazi sonucu belli bir seçime girerken işçi sınıfı birlikten ve partisinden yoksun. Bu iki temel eksiğimizi kapatabilmek için, seçim olanağından faydalanmak ve acil talepler (İş güvencesi, Kürt halkının kaderini tayin hakkı, demokratik dönüşümler ve emperyalizmden kopuş) etrafında anlamlı işbirlikleri yakalayarak parti inşasında bir adım daha atmak. İşte Türkiye devrimci marksizminin önündeki mütevazı ama bir o kadar zorunlu olan, yakın dönem görevi budur!

Yorumlar kapalıdır.