Ah şu Suriyeliler olmasa!

Rakamlarla başlayalım; 23 milyonluk Suriye’nin 6,5 milyonu ülke içinde, 3,5 milyonu da ülke dışında olmak üzere 10 milyon Suriyeli mülteci durumda. Ülke dışında olan 3,5 milyon insanın 1,3 milyonuna yakını Türkiye’de. Bu 1,3 milyon mülteciden sadece 220 bin kişi kamplarda yaşarken geri kalanlar İstanbul, Gaziantep ve Hatay başta olmak üzere ülkenin güney illerine dağılmış durumda. Unutmadan; 1,3 milyon mültecinin yarısına yakını çocuk. Kamplarda yaşayan çocukların %65’i okula giderken kamp dışındaki çocuların %75’i okula gitmiyor. Dile kolay bu rakamların hepsi resmi, gerçeğin daha da büyük bir vahamet içerdiğini söylemeye gerek yok.

Esad diktatörlüğünün bombalarından kaçan bu insanlar şimdi de, son günlerde kendilerine yönelik artarak devam eden linç kampanyalarıyla karşı karşıyalar.

Her ne kadar basında, hırsızlık, taciz, çocuk dövme gibi nedenlerle, bu linç girişimleri salt “halkın tepkisi” olarak gösterilmeye çalışılsa da olaya geniş pencereden bakıldığında, altında çok önemli politik nedenlerin yattığı görülüyor.

Sorun nerede?

Son bir ayda başta Gaziantep olmak üzere İstanbul, Hatay, Maraş ve Ankara’dan birçok linç haberi geldi. Özellikle Gaziantep’te 150-200 kişilik gruplar tarafından sistematik bir biçimde Suriyelilere uygulanan şiddet, İstanbul İkitelli’de Suriyelilerin işyeri ve evlerinin taşlanması, son olarak Hatay’da üç mültecinin kafasına kurşun sıkılarak öldürülmesi, önlem alınmadığı takdirde bu sorunun ırkçılık ve sınıfsal kin temelinde çok daha büyük ve yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini görmemiz gerek.

Mazlum-Der’in Suriyeli Mülteciler raporunda (her ne kadar rapor hükümetin politikalarını güzelleme üzerine kurulmuş olsa da, birçok mülteciyle yaptığı röportajlarla mültecilerin yaşam koşulları hakkında önemli veriler sunuyor.) Halepli bir baba; “Suriye’de iken iki kızım üniversiteye gidiyordu, burada yaklaşık iki aydır tekstil atölyesinde 11-12 saat ayakta çalışıyorlar. Daha önce Suriye’de hiç çalışmadılar, şimdi akşam ayakları şişmiş hâlde eve geliyorlar. Biri aylık 600 TL alıyor, diğeri 500 TL alıyor, üçüncüsü de yeni başladı. Pazarlık yapma şansımız da yok, kaç para verirlerse razı olmak durumundayız. Geçen yıl 850 TL alırken bu yıl 600 TL’ye düştü.” demesi 1,3 milyonluk ucuz ücretli kölenin işgücüne katıldığını anlamaya yetiyor. Çocukları da saymamız gerek çünkü en çok onlar çalışıyor. The Guardian gazetesinin Suriyeli çocuk işçiler araştırmasına göre, Suriyeli çocuklar, tekstil atölyeleri, ayakkabı imalatı, fırın gibi çalışma koşullarının normal şartlarda dahi zor olduğu yerlerde 13-14 saat çalışırken haftada ortalama 40 TL kazanıyorlar. Çalışma fırsatı bulamayanlarsa dilenmek zorunda kalıyorlar.

Ayrıca İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun, Suriyeli mültecilere yönelik linç girişimlerinin ardından İstanbul’daki dilenen Suriyeliler için, yaptığı açıklamada “Bu durumdan sadece İstanbullular değil, İstanbul’da kalan Suriyeliler de rahatsız oluyor. Suriyeli temsilciler bizlere gelerek, ‘Bunlar bizim buradaki Suriyeli misafir olma imajımızı zedeliyorlar. Bu imaj bütün Suriyelileri olumsuz etkiliyor’ diyorlar” demesi sorunu salt etnik temelde açıklayamayacağımızı bu sorunun temelde çözümünün sonuna kadar sınıfsal olduğunu gösteriyor.

Elbette Türkiye’ye gelenlerin Suriyelilerin hepsinin açlık ve sefalet içinde olduğunu söyleyemeyiz. Çok küçük olsa da belirli bir sermaye ile gelip kendi işini kuran, varlıklı ve işleri iyi giden aileler de yok değil. Bu ailelerin, çıkarlarını korumak için kendilerini “Türkleştirme” ve “diğerlerinden” ayırma çabasına girdikleri de görülüyor.

Çözüm nerede?

“Öteki” olan, istenmeyen ve dışlanan bu mültecilere dönük tutum, genel anlamda korkutucu. Çukurova Üniversitesi’nin Adana’da yaptığı araştırmaya göre: Şehrin %99’u Suriyelilerin geri dönmesi gerektiğini düşünürken, %85’i onları, zararlı ve tehlikeli olarak görüyor. %60’ı Suriye’den gelenlere komşu olmak istemiyor. %52’si ise Suriyeli çocukların olduğu okullara çocuğunu göndermek istemiyor.

Sanki ülkenin her kesimi, özellikle emekçiler, sağlık, eğitim, barınma ve ulaşım gibi en temel ihtiyaçlarını çok rahat karşılıyormuş, bu olanaklardan sonuna kadar yararlanıyormuş ve refah içinde yaşıyormuşlar da Suriyeliler gelip her şeyi berbat etmiş gibi bir algı yaratılmak istenmesi, genel olarak mültecileri günah keçisi kalıbına sokmak, hükümetin yanlış Suriye politikasında ortaya çıkan tüm pisiliklerini hasır altı etmede bir araç görevi görüyor. Sanki herkes ortak paydada buluşmuş: “ah şu Suriyeliler olmasa ne güzel olurdu.” (!)

Dünya ekonomik krizinin aynen devam etmesi, kırılgan beşlinin en kırılganı Türkiye’deki verilerin gittikçe kötüleşmesi, yanı başımızdaki iç savaşlar, azalan ihracat, uzun vadedeki tüm makro veriler gözönüne alındığında neoliberal saldırı dalgasının son hız devam edeceği açıkça görülmekte, bu durum sadece mültecilerin sefalet içindeki yaşam koşullarının daha da beter hale geleceğini anlamına değil, Türkiyeli emekçiler için de alım gücü, çalışma ve yaşam koşullarının daha da zor olacağı anlamına geliyor.

Artmaya devam eden mülteci sayısı ve Suriye’deki gidişat, mültecilerin kısa vadede geri dönme olanaklarının tükendiğini gösteriyor.

Uzun vadede bir Suriye diasporasının oluşması ve çoğunluğu proleter olan Suriyeli mültecilerin Türkiye işçi sınıfı ve onun mücadelesine etkilerinin ne olacağı ve onları mücadeleye katmada ne gibi yollar ve talepler üreteceğimiz sorunsalları biz devrimciler için cevaplanması gereken ödevler olarak karşımızda duruyor. Suriye’den gelip burada ucuz işçi olarak çalışan ve/veya dilenen Kürt ve Arap halklarıyla Türkiye emekçileri olarak gerçek anlamda aynı gemideyiz. Dayanışma içinde olmaktan başka çaremiz yok. Devrimci sol kendini bu dayanışmanın bir parçası haline getirmediği takdirde, krizle birlikte radikalleşecek orta sınıf refleksiyle hareket eden küçük burjuva tabanlı kesimlerin, Suriyeli mültecilere dönük ırkçı yaklaşımlarını ve toplu linçlerini izleyen seyirciler haline dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır. Tüm devrimci solu bu linç girişimleri karşısında Suriyeli mültecilerle dayanışmaya çağırıyoruz. Hükümetin ikiyüzlü politikaları karşısında Suriyeli mültecilerin, mülteci olmaktan kaynaklı (ikamet etme ve çalışma) tüm hakları, koşulsuz olarak sahiplenilmeli, ırkçı saldırıları gerçekleştirenler en ağır şekilde cezalandırılmalı ve bu doğrultuda birleşik bir kampanya için harekete geçilmelidir.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.