Mansur Yavaş 9 Eylül’de Beştepe’de Erdoğan’la görüştü. Açıklamalara göre gündem Ankara’nın metro kredileriydi. Yavaş “Bu ülkeyi yönetenlerle görüşmeyeceksek nasıl hizmet edeceğiz?” dedi, CHP ile Yeni Parti arasındaki tercih sorusunu ise “Ayrılıkta azap, birlikte rahmet vardır” diyerek geçiştirdi. Yani ortada bir saf değiştirme yok, fakat bir saf tutmama hali var. Bunu kişisel bir tercih ya da belediyecilik pratiği olarak okumak meselenin özünü ıskalamak olur.
Butlanın ikinci perdesi
21 Mayıs’taki mutlak butlan kararı, sandıkta kazanma imkânını yitiren iktidarın yargıyı bir baskı aracına çevirerek ana muhalefeti diskalifiye etme girişimiydi. Hesap, kayyum yönetimi altındaki CHP’nin felç olmasıydı. Fakat Yeni Parti’nin kurulmasıyla hesap tutmadı: Parti bölündü ama muhalefetin direnci kırılamadı. Çünkü muhalefetin gücü parti aygıtında değil, sefaletten ve baskıdan bıkmış kitlelerin değişim arzusundaydı. Butlan bir tabelayı ele geçirebildi, o arzuyu değil.
Rejimin açmazı da burada. Türk-İş verilerine göre haziranda 28 bin liralık asgari ücret 36 bin liralık açlık sınırının altında kaldı. Böyle bir tabloyla seçimi siyaseten kazanmak zor, sandığı ortadan kaldırmak ise şimdilik mümkün değil. Geriye kalan yol ise yarışı daraltmak. İmamoğlu Silivri’de, yani yarışın dışında. DEM Parti “süreç” adına rejim eleştirisini büyük ölçüde geri plana itti. Bu şekilde rejim tarafından tarafsızlaştırılmaya çalışılıyor. Yavaş’a önerilen ise “hizmet” karşılığında tarafsızlık. Metro kredilerinin vanası Hazine’de, yani Tek Adam rejiminin elinde ve musluğun açık kalmasının bedeli siyasetin kısılması.
Bir başka deyişle, Saray’ın CHP’ye dayattığı “mutlak biat ya da mutlak butlan” denklemi artık aktörlere tek tek uygulanıyor: ya yargı sopası ya Beştepe’de bir fotoğraf. Bu, seçimi ortadan kaldırmadan içini boşaltmanın yöntemi. Sandık yerinde durur fakat sandıkta seçenek kalmaz.
Yarım muhalefetin sınırı
Özel, görüşmeden önceden haberdar olduğunu ve bir sorun görmediğini söyledi. Butlana karşı kitleleri seferber etmekten imtina eden “yarım muhalefet”, adaylarından birinin Saray’la “hizmet” masasına oturmasını da olağan buluyor. Bu bir tesadüf değil, sınıfsal bir tercih. Burjuva muhalefet hukuku ve seçme-seçilme hakkını savunuyor fakat bunları emekçilerin yaşadığı ekonomik yıkımla bağlamıyor, çünkü kendi programı da sermayenin programı. Rejimle kavgası düzenin kendisi üzerine değil, düzenin nasıl yönetileceği üzerine kurulu. Bu yüzden belediyeyi yönetmek için Saray’la uzlaşmayı, iktidarı almak için seçimi beklemeyi doğal görüyor. Oysa rejimin bütün stratejisi tam da bu bekleme süresini kullanmak. Yeni Parti’nin gücü programından değil, toplumdaki bıkkınlıktan geliyor. Bu arzu seçim takvimine hapsedildikçe Beştepe koridorlarında eritilmeye de açık hale geliyor.
Nereye güvenmeli?
“Önce Erdoğan gitsin” ya da “bir oy sola, bir oy Yeni Parti’nin adayına” formülleri umudu yarın tarafsızlaştırılabilecek adaylara bağlıyor. Oysa rejimin bölemeyeceği ve tarafsızlaştıramayacağı tek güç, çıkarını düzenin hiçbir kanadında bulamayan emekçilerin örgütlü gücü.
Emek İttifakı tam da bu gücün siyasi ifadesi olmalı. Düzen partilerinden bağımsız; sendikaları, direnişteki işçileri, sosyalist solu, Kürt ve Türk emekçileri ortak bir programda buluşturan bir seçenek. Bu programda butlanın ve kayyumların iptali, siyasi tutsaklara özgürlük gibi demokratik talepler ile insanca yaşanacak ücret ve güvenceli iş gibi ekonomik talepler ayrı ayrı değil, birlikte savunulmalı. Asgari ücretin açlık sınırının altında kaldığı bir ülkede demokrasi talebi ekmek talebinden ayrılamaz. Dahası bu ittifak seçime endeksli bir masa değil; işyerlerinde, mahallelerde ve kampüslerde seferberliğe dayanan, adayını da programını da tabandan belirleyen bir yapı olmalı. Saray sandıkta seçenek bırakmamaya çalışıyorsa, cevap onun tarafsızlaştıramayacağı bir seçenek kurmaktır. Bu yüzden Emek İttifakı bir tercih değil, zorunluluk.
