Ana Sayfa Blog Sayfa 84

Merhaba, ben Kamp Armen!

0

Bundan yıllar önce doğdum. Ama dün gibi hatırlarım dünyaya gelişimi. Kimliğimde doğum yılı 1962, doğum yeri Tuzla yazıyor. Sanki çok daha önce doğmuş ve birçok yer gezmiş gibi hissetsem de, doğum yerimi seviyordum.

Beni Ermeni yetim çocuklar getirdi aslında dünyaya. Kum taşıdılar, temel kazdılar, kuyudan su çekip harç yaptılar, etrafıma ağaçlar diktiler. Bir isim verdiler bana: Kamp Armen…

“Suriyeli Sosyalistler Çağırıyor: Suriye devrimiyle dayanışma” etkinliği gerçekleşti!

0

Suriye devrimini destekleyen, Suriye halkının devrim ve kanlı Esad rejiminin devrilmesi yolundaki mücadelesini savunan sol güç ve partiler İstanbul’da bir araya geldiler. İşçi Demokrasisi Partisi ve onun dünya partisi İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) önderliğinde bir araya gelen güçler, uluslar arası devrimci dayanışmanın ağlarını örmeye devam etmekteler.

Ertuğrul Kürkçü’ye açık mektup

0

Değerli Yoldaş;

“Yunanistan’ın 30’unda, ayın 30’unda ödemesi gereken 1.6 milyar Avro’luk borcun tamamını Türkiye üstlenebilir.” şeklindeki açıklamanızı duyduğumda üzerine pek düşmeden neye istinaden yapılmış olduğunu kavrayamadığım bir alegori yaptığınıza inandım. Öyle ki, 12 Eylül sonrası birlikte hapis yattığınız kimi yoldaşlar, sözünüzle ilgili olarak kaygılarını ifade ettiğinde onları da yaptığınızın bir şaka olduğuna inandırmaya çabaladım. Ancak Cumhuriyet gazetesi haberinde yer alan açıklamanızı okuyunca, devrimci kişiliğiniz ve mücadelenize duyduğum saygıdan ötürü bu mektubu yazma zorunluluğunu hissettim.

AKP: Ya gerçekten yenilirler ya da tekrar denerler

0

Gazetemizin yazarlarından Hakkı Yükselen’in Gezi ve yolsuzluk skandallarının ardından şöyle bir değerlendirme yaptığını anımsıyorum: “Bir türlü bitmek bilmeyen kötü Amerikan korku filmlerinde gibiyiz. Canavara karşı savaşan insanlar filmin sonunda canavarı yenmişler. Tam rahatlamışız, ama filmin final sahnesinde canavarın gözünü açtığını görüyoruz.” Gezi, 17 Aralık operasyonu, iç çatışmalar ve de 7 Haziran seçim sonuçları gibi ağır darbeler alan Erdoğan iktidarı bunların hepsinin ardından, tüm ölümcül yaralarına rağmen başkanlık sistemine dair denemelerini yeniden ve yeniden sürdürdü, sürdürüyor.

Madımak’ta katledilenler Sivas’ta anıldı

0

2 Temmuz 1993’te Pir Sultan Abdal Kültür etkinlikleri vesilesiyle Sivas’ta olan 33 aydın konakladıkları Madımak Oteli’nde gericiler tarafından, devletin göz yummasıyla yakılarak katledilmişti. Katliamın 22. yılında 2 Temmuz günü Sivas’ta binlerce insanın katılımıyla Madımak katliamı lanetlendi. Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri, Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Alevi Bektaşi Federasyonu ve Alevi Kültür Derneklerinin öncülüğünde yapılan anmaya 10 binin üzerinde insan katıldı.

Uluslararası İslamcı faşist hareket olarak IŞİD

0

IŞİD olgusunun son bir yıl içinde hızla yaygınlaşması ve merkezi Ortadoğu’da, kolonileri Kuzey Afrika’da ve Asya’da bulunan bir “devlet” haline dönüşmesi Doğu’da ve Batı’da politik İslam üzerine kafa yoran pek çok çevreyi şaşkınlığa uğrattı diyebiliriz. Şeriatçı hareket bugüne değin esas olarak ulusal sınırlar içinde kalmış ve tekil ülkeler içinde iktidar mücadelesi vermeyi yeğlemiş, hatta bazı yerlerde, örneğin Afganistan’da, iktidar bile olmuştu. Balkanlar’da ve Kafkasya’da bazı dayanışmacı “uluslararası İslami tugaylara” rastlanmış olmakla birlikte bunlar temelde “ulusal” hareket olmanın ötesine geçememişlerdi. Bugün ise IŞİD özelinde yepyeni bir “uluslararası” İslami faşist hareket ile karşı karşıyayız.

Yunanistan’da referandum: Enternasyonalist Komünistler Örgütü-OKDE’nin “Hayır” bildirisi

0

Alacaklı tefeciler IMF ve AB’nin şantajı, SYRIZA’yı söz konusu ‘görüşmeleri’ geçici olarak durdurmaya ve insanlık dışı tedbirleri reddetmeleri için halka başvurmaya itti. Alacaklılar son zamanlarda hükümetin sürekli olarak ödün vermesinden cesaretleniyor ve Yunan halkına yeni, rezil bir anlaşmayı dayatmaya çalışıyordu. Tedbirlerin birkaçı şunlardı; büyük bir faiz dışı bütçe fazlası, ücretler ve emekli maaşlarında kesinti, geniş kitlelerce tüketilen mallardaki vergilerin anlamsız şekilde artırılması, işçilerin ve halka ait kesimlerin vergi muafiyetinin lağvedilmesi, acımasız vergi drenajı ve emeklilik yaşında kabul edilemeyecek artırımlar ve Yunan halkı ve ekonomisini sadece faciaya sürükleyecek çok daha fazlası…

Yunanistan’da referandum: Emperyalist şantaja hayır! Troyka’ya ve AB’ye hayır! Dış borç ödemesine hayır!

0

Yunanistan emekçi halkı ve gençliği yıllardır ücretlere, emekli aylıklarına kesintiler uygulayan, özelleştirmeler ve zenginliklerin her türden yağması doğrultusunda dayatmalarda bulunan Troyka’nın (IMF, Avrupa Birliği-AB ve Avrupa Merkez Bankası) şantajından, emperyalist şantajdan kurtuluşu mücadelesinde kritik bir süreçten geçiyor. Troyka’nın bütün çabası, IMF’nin ve uluslararası bankaların suç ortağı hükümetler tarafından hayata geçirilmiş plan doğrultusunda hileli ve ödenemez bir dış borcun ödetilmesi üzerine kurulu.

AKP’nin 13 yıllık eğitim bilançosu

0

Adalet ve Kalkınma Partisi 12 yıldır iktidarda ve 12 yıldır da eğitimde birçok düzenlemeye gidildi. 7 Haziran’da ise Türkiye bir genel seçime daha gitti. Son 12 senenin eğitim icraatlarına bakacak olursak seçimle birlikte açılan yeni dönemde eğitimde hangi adımlar atılacak? Dönüşümler kimlerin çıkarına oldu ve olacak? Türkiye’de eğitim sisteminin sürekli değişmesiyle kendisini ifade eden eski kriz devam edecek mi ve ederse daha da şiddetlenecek mi?

Eğitim sorununun odak noktasını sürekli değişen sınav sistemleri oluşturuyor. Bugün 11 senelik eğitim hayatı olan bir öğrenci, dört defa liseye giriş ve bir kez de üniversiteye giriş sınav sisteminin değişimine tanıklık etmiş durumda. Aynı şekilde yine 11 senelik eğitim hayatı olan bir öğrenci bugün, 3 sene hazırlanıp çalışarak girdiği lisesini terk edip, üniversiteye girişini kolaylaştırabilmek için dershanelerden bozma liselere gitmek zorunda.

Bu bağlamda kritik olan nokta ise değişimlerin son bulmamış olması. Değişimlere gidilmesinin nedeni olan yapısal sorunların hiçbirisi çözülebilmiş değil. Aksine diyebiliriz ki, bu değişiklikler ile beraber hem sorunlar daha yakıcı bir hâl aldı, hem de milyonlarca öğrenci ve veli kendi hayatları üzerinde ağır etkisi olan eğitim sistemine karşı yabancılaştı. Eğitim ve sınav sistemleri adeta gizemli bir karakter taşır oldu. Bugün 12 sene önceye oranla çok daha az insan eğitim sisteminin işleyişine dair bütünlük bir fikre sahip.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) 2014 yılı faaliyet raporunda yaşanan sorunlar şöyle sıralanmış: “Sınıf mevcudunun fazlalığı, ikili öğretimin ve birleştirilmiş sınıf uygulamasının devam etmesi, bazı bölgelerde yaşanan hızlı öğretmen değişimi, eğitim planlamalarının kısa dönemli yapılması ve sık sık değişmesi, kişilerin ilgi ve yeteneklerine uygun rehberliğin istenilen düzeyde yapılamaması, özel eğitim alanındaki öğretmen sayısının mevcut ihtiyaca cevap vermemesi, mesleki teknik eğitim-istihdam dengesinin yeterince kurulamaması…”

Son 12 yıla baktığımızda eğitim alanında şöyle bir bilanço çıkıyor: 17 temel değişiklik yapıldı, 5 kez liseye giriş şartları değiştirildi ve 5 farklı bakan geldi geçti. Bu sırada eğitimde kalitede istikrarlı bir düşüş yaşandı. Değişiklerin hiçbirisi, etkiledikleri insanlara sorulmadı. Hiçbirisi artan öğrenci sayısı, nitelikli eğitim ihtiyacı, atanamayan öğretmenler, okumaya imkanı olmayan gençler gibi sorunların çözümüne katkı sunamadı. Eğitimde sınıf ayrılıklarının önü açıldı. Ailelerin gelir durumu gençlerin ne kalitede eğitim aldığını doğrudan doğruya belirleyen bir etken oldu.

Eğitim politikalarının yarattığı tahrifatın nedeni, bileşenlerin (öğrenci, veli, okul işçileri) odak alınarak hazırlanmamalarından kaynaklanıyor. Eğitimdeki dönüşümlerin genel eğilimine baktığımızda belirleyici olanın bileşenlerin ihtiyaçlarından çok, eğitimi de sermaye birikiminin bir alanı olarak gören patronların ihtiyaçlarının olduğu gözüküyor. Bu düzlemde yaşanan değişikliklerin yanı sıra, bankalar ve eğitim kurumları arasında yapısal anlaşmalara gidildi, üniversite-sanayi işbirliği adı altında öğrenciler ucuz emek gücü olarak kullanılmak istendi. AKP önderliğinde hazırlanan 10. Kalkınma Planı ise, gelecek dönemin daha iç açıcı olmayacağının işaretlerini veriyor. Görülen o ki, kafa karıştırıcı beceriksiz değişimlerin devamı gelecek, bileşenlerin söz hakkı ve iradesi yeniden çiğnenecek ve yönetimdekilerin kaygılarının temelini sermayenin ihtiyaçları oluşturmaya devam edecek.

Güvenli bölge!

0

Cumhurbaşkanı’nın seçimleri engellemek için savaş çıkartacağı söylentileri yayıldığında kimse şaşırmamış, herkes “Olur mu olur!” demişti. O zaman savaş çıkmadı, ancak şimdilerde bu defa ülkeyi yeniden bir seçime zorlamak için bir savaş çıkartabileceğinden söz ediliyor. Tabii, yine kimse şaşırmıyor ve milletçe yine “Olur mu olur!” diyoruz. Ancak bu defa çıkan çok daha detaylı haberlere bakılırsa durum epeyce vahim. Başkanlık referandumuna çevirdiği Meclis seçimlerini kaybeden Cumhurbaşkanı ile tek başına iktidarı kaybedip “topal ördek” durumuna düşen Başbakan’ın TSK’ye sınırı aşıp Cerablus’a girerek bir güvenli-tampon bölge oluşturma emri verdiği, ancak askerin, pek çok gerekçe ve şart sıralayarak bu işe, en azından şimdilik, pek sıcak bakmadığı söyleniyor. Bu arada, Genelkurmay’ın birkaç alternatifli savaş planları hazırladığı da gelen bilgiler arasında.

İstanbul’da Onur Yürüyüşü’ne polis müdahalesi

0

İstanbul’da polis, LGBTi (lezbiyen, gay, biseksüel, trans, interseks) Onur Haftası kapsamında her yıl düzenlenen yürüyüşe müdahale etti. Beyoğlu’nda saat 17:00’de başlaması planlanan yürüyüşe izin vermeyen polis, kitleye tazyikli su ve göz yaşartıcı gaz sıktı. Plastik mermi de kullanan polis, sokak aralarında gözaltı yaptı.

The aftermath of elections

0

The president Recep Tayyip Erdoğan has lost the parliamentary elections, which people had been waiting for with curiosity and excitement. However, no one has come up and said, “What do elections have to do with Erdoğan, how come could a neutral president lose the parliamentary elections?” That’s because the whole world knew that these elections served as a presidential referendum through which Erdogan judged the possibility of his own political objectives becoming true.

Şili’de öğrenci mücadeleleri sürüyor

0

Bütün dünyada yankı bulan Şili’deki kitlesel öğrenci seferberlikleri dev bir kazanım elde etti. Yıllardır eğitimin ticarileşmesine karşı ülke çapında üniversite ve lise öğrencilerinin ayrıca öğrenci ailelerinin katıldığı dev eylemler meyvelerini vermeye başladı.

Geçtiğimiz günlerde Şili’deki Michelle Bachelet hükümeti son günlerde yaşanan kitlesel seferberlikler sonucu 2016 yılından 2020 yılına kadar bütün üniversitelerin parasız olacağı sözünü verdi.

Çin’de grevler

0

Çin Halk Cumhuriyeti, milyarı aşan nüfusuyla dünyanın fabrika bacası ve dünyadaki işçi sömürüsünün en yüksek olduğu ülkelerden biri olarak, son aylarda büyük grevlerle sarsılıyor.

Yüz milyonlarca emekçinin uluslararası şirketler için ürettiği değerle ekonomik büyümesini birincilikle sürdüren Çin’in bu büyümeyi daimi ve “istikrarlı” kılmak için yarattığı polis devletinin tüm baskılarına rağmen Çin işçi sınıfının, son yıllarda korkunç çalışma koşullarına karşı mücadele ivmesini yükselttiğini görüyoruz.

Bursa metal fabrikalarında patronlar saldırıya geçti

0

Daha iyi bir toplu iş sözleşmesinin imzalanması ve işbirlikçi sendika Türk Metal’in fabrikalardan çıkartılması için metal işçilerinin ülke çapında giriştiği mücadele hâlâ sürmekte. Metal işçileri kararlı birliktelikleri ve azimli mücadeleleri ile yaklaşık bir ay önce metal patronlarının sendikası MESS’i her işçiye 1000’er lira ödeme sözü vermeye ve Türk Metal yerine işçilerin kendi seçtiği temsilcileri muhatap almaya zorlamıştı. İşçiler aynı zamanda yapılan eylemler nedeni ile hiçbir işçinin işten atılmamasını da kabul ettirmişlerdi.

Tel-Abyad’da YPG’nin stratejik zaferi

0

ŞİD, 2014 yılının başında ele geçirdiği Tel-Ebyad’ı (Gire Spi) 15 Haziran günü YPG/YPJ ve Burkan El Fırat güçlerinin başlattığı stratejik oprerasyon neticesinde kaybetti. Böylece Rojava devriminden sonra kurulmuş kantonlardan ikisi (Cizire ve Kobane) birleşmiş ve Rakka’nın nefes borusu kesilmiş oldu.

Arjantin’de kadınların isyanı meydanlarda: “Bir Eksik Olmayacağız!”

0

3 Haziran 2015 günü, Arjantin’de tarihi bir gün yaşandı. Ülkenin her şehrinde binlerce kişi, “kadın cinayetlerini durdurun!” demek için sokaklardaydı.

İsyanı başlatan kıvılcım, 14 yaşında genç bir kadının 16 yaşındaki erkek arkadaşı tarafından, hamile olduğu gerekçesiyle dövülerek öldürülmesiydi. Bu haber üzerine, her gün kadın cinayetleriyle yüzleşmekten yorgun düşen kamuoyunda, yaygın bir kampanya örüldü.

Vatikan’ın egemenlik krizi derinleşiyor

0

Son senelerde kemer sıkma politikalarına dönük olarak gerçekleşen kitlesel seferberlikler işçi sınıfı nezdinde sistem dışı tercihleri giderek daha fazla gündeme getirmeye başladı. Avrupa, Ortadoğu ve Latin Amerika’da toplumsal haklarda yaşanan ağır geri çekiliş, seferberliklere katılan yığınlarda kapitalizmin işleyişine dair sorgulamalara yol açıyor, bu da mücadeleleri sistem içi mevzilere çekmek amacıyla örgütlenmiş birçok karşı-devrimci aparatı derin bir krize sürüklüyor.

Onur Yaser Can davasında deliller gizleniyor!

0

Bundan dört yıl önce, polisin kötü muamele ve işkencesine maruz kalmasının ardından bir kez daha karakola çağrılınca yaşamına son veren ODTÜ Mezunu Mimar Onur Yaser Can ve oğlu için verdiği hukuk mücadelesi boyunca karşılaştığı hukuk ihlallerine dayanamayarak Mart 2014’de oğluyla benzer şekilde aramızdan ayrılan Hatice Can için verilen hukuk mücadelesi sürüyor.

Metal’de direniş sürüyor

0

Metal işçilerinin eylemleri devam ediyor. 5 Mayıs’ta Türk Metal’in ihanet sözleşmesine karşı yapılan eylemle başlayan süreç, Renault ve Tofaş başta olmak üzere 10’a yakın fabrikada fiili greve dönüşmüş, bir sürü fabrikada da Türk Metal’den istifalar gerçekleşmişti. Daha iyi bir sözleşme ve Türk Metal’in fabrikalardan gitmesi gibi 2 ana talebi olan işçiler, ücretlerde kısmi iyileştirme ve Türk Metal’in fabrikalardan tasfiye edilmesi ile grevleri bitirmişti. İlk grev dalgasının ardından ne yapacağını şaşıran MESS, işçilere 1000’er liralık ödeme sözü vermiş ve işçilerin kendi temsilcilerini seçmesini, Türk Metal yerine işçi temsilcilerini muhatap alacağını kabul etmişti.

Ancak gelinen noktada Türk Metal ve MESS el ele verip muhatap kabul edilecek işçi temsilcileri seçimini engellemeye çalışmaktadırlar. Bu oyalama taktiğine karşı Renault fabrikasında 12/8 vardiyasındaki işçiler eylem yaparak temsilci seçiminin yapılmasını talep ettiler. Metal patronlarının ilk andaki şoku üzerlerinden attığını ve birçok fabrikada karşı saldırıya geçtiklerini görüyoruz. Türk Traktör’deki 12 günlük grevden sonra öncü işçilerden 7 kişi işten atıldı, Ford Otosan’da 24 işçinin işine son verildi, Tofaş’ta 2 öncü işçi hiçbir gerekçe gösterilmeden işten çıkarıldı. Patronların işten atma saldırısı bu fabrikalarla da sınırlı değil. Türk Metal’den istifa eden bütün fabrikalarda aynı taktiği uygulamaya koymuşlardır. Bu saldırılara karşı işçiler şimdilik ciddi bir karşı koyuş sergileyemedi; en anlamlı karşı koyuş ise Renault fabrikasından geldi. 1 işçinin atılması üzerine işçiler iş bıraktı, bir saat içerisinde atılan işçi işe geri alınarak eylem bitirildi. Saldırıların artmasının yanında eylemlerin diğer fabrikalara da yayılması devam ediyor. Çorlu’da kurulu olan Almanya merkezli elektirikli ev aletleri üreten EGO (Elektro-Geraetebau Oberderdingen) fabrikasında işçiler Türk Metal’in gitmesi ve ücretlerde iyileştirme talebiyle üretimi durdurmuş durumdalar. Ankara Polatlı’da kurulu ORS’de (Ortadoğu Rulman Sanayii) işçiler aynı taleplerle bir gün iş bıraktı, talepleri kabul edildi. İzmir’de Habaş ve İDÇ başta olmak üzere diğer metal fabrikalarında da Türk Metal’den istifa ediliyor. 35-40 bin civarında işçinin Türk Metal’den istifa ettiği görülüyor. İstifalarla Türk Metal’in ciddi bir yara aldığını söyleyebiliriz, ancak Türk Metal çetesi sıfırlandığı fabrikalarda patronlarla işbirliği yaparak işçilerin mücadelesini baltalamaya devam etmektedir. Özellikle işçi temsilcileri seçiminin yapılmasını engellemeye çalışmaktadır. İşçiler net bir irade ortaya koyarak Türk Metal’in saltanatını salladılar, işçilerin sırtından milyonları götüren şirketler açan, holdinglere ortaklık kuran bu sendika görünümlü çetenin silindiği fabrikalara bir daha girebilmesi zor olmakla birlikte, işçilerin birliğinin dağıldığı anda patronlar tekrardan bu sözde sendikayı oyuna sokmaya çalışacaklardır. Bu tehlikeye karşı işçilerin kendi temsilcilerini seçmeleri ve patronlara muhatap olarak kabul ettirmeleri işçilerin temel taleplerinden biridir.

Patronların Türk Metal tutmadığı taktirde yerine ondan aşağı kalır yanı olmayan Çelik-İş’i işçilere alternatif olarak sunmaya başladıklarını ve Tofaş’a patronların yardımıyla Çelik-İş’in girdiğini görüyoruz. Direnişin en büyük kazanımlarından biri olan Türk Metal esaretinden kurtulma Çelik-İş oyunuyla baltalanıyor. İşçilerin Türk Metal’den istifa ettikten sonra sektörde görece mücadeleci bir sendika olan Birleşik Metal-İş’e girmekteki isteksizlikleri, patronlar cephesinde fırsata dönüştürülmeye çalışılıyor. Şu ana kadar İzmi’tte Enpay işçileri ve Ford Otosan işçileri Birleşik Metal’i tercih etti. İşçilerin kendi işçi temsilcilerine dayanarak Birleşik Metal’e girmesi, Birleşik Metal’i ileri taşıyacaktır. Bunun yanında, sendikada işçi demokrasisinin kanallarını açarak Birleşik Metal’e hakim olan bürokratik anlayışı alaşağı edip, metal işçilerinin mücadelesini kendiliğindenlikten kurtarıp, kazanımları güvence altına alabilir. İşçilerin bu yolu tercih etmesi hem kendi mücadeleleri açısından hem de işçi sınıfının bir sınıf olarak sermayenin saldırılarına karşı koyuşu açısından büyük öneme sahiptir.

Enpay ve Ford Otosan işçilerinin Birleşik Metal’i seçmeleri bu açıdan kritiktir. Birleşik Metal’in süreç boyunca sessiz kalması ve direnişe yeterli desteği sunmaktan uzak olması işçilerin Birleşik Metal alternatifini pek düşünmemelerine neden olmaktadır. Ford Otosan’da örgütlenen Birleşik Metal’in Ford’taki işçi çıkartmaya karşı şimdilik patronları uyarmakla yetinmesi metal işçilerinin mücadeleci ruhuna aykırıdır. Metal işçilerinin bu mücedelesi Birleşik Metal’in şimdiki durumunu sürdürmesine olanak tanımamaktadır. Taban basıncına maruz kalan Birleşik Metal’in yoluna devam etmesi, süreci kavrayabilmesi ve sürecin gerekliliklerini yerine getirmesiyle mümkün olacaktır.

İşçi ve halk düşmanı AKP yenildi!

0

Tayyip Erdoğan kendi başkanlık hedefleri için bir referandum niteliği taşıyan 7 Haziran 2015 seçimlerini kaybederek büyük bir hezimete uğradı. AKP aldığı %40,9 oy oranı ve seçimlerden çıkan birinci parti olmasına rağmen seçimleri kaybetti ve 258 milletvekili ile hükümeti tek başına kurma yetkisini yitirdi.

Dora işçileri mahkemedeydi

0

Sendikalı oldukları için işten atılan Dora otel işçilerinden üçünün 16 Haziran’da işe iade mahkemeleri vardı. Mahkeme iki ayrı oturumda gerçekleşti. Sabah saat 9:30’da işten atılan işçilerden Zafer Cengiz’in işe iade davası vardı. Zafer Cengiz’in davacı olarak katıldığı ilk oturumda sendikalı olmak istediği için işten atılan Cengiz sendikal faaliyetten değil performans düşüklüğü bahane edilerek işten atılmıştı. 1 yıldan daha uzun süredir çalıştığı Dora Otel işvereni her nasılsa sendikal çalışma esnasında Zafer Cengiz’in performans düşüklüğünü hatırlamıştı. Dava tanıkların dinlenmesi ile devam etti Cengiz’in tanığı Tüm Emek-Sen Mali Daire Başkanı Ekrem Sarıoğlu, işverenin önce sendikalaşma çalışmasından haberdar olmadığını daha sonra ise içeriden bir işçinin muhbirlik yapması sonucu sendikal mücadelenin açığa çıktığını söyledi .

Dora patronu önce 3’ü sendikalı 5 işçiyi işten atmıştı. Sendikal çalışma yürüten otel çalışanları 24 Eylül günü saat 8:45’te çalışmayı durdurarak işten atılan işçilerin asıl atılış nedenlerini sormuş işveren makul bir cevap verememişti. Bu iş bırakma eylemi esnasında Zafer Cengiz mesaide olmamasına rağmen 1,5 ay sonra işten atılmıştı. Mahkeme tanıkları dinledikten sonra davayı 9 Eylül’e erteledi. Bu dava esnasında dava hakiminin sert ve davayı işçilerin aleyhine yönlendirme ve agresif tutumu dikkat çekiciydi. Bir başka dikkat çeken durum ise işverenin tanık olarak gösterdiği çalışanların Genel Müdür, Personel Şefi ya da Müdür Yardımcısı konumunda olmalarıydı, yani sıradan işçileri şahit olarak getirmemiş yada getirememişlerdi.

İkinci dava ise Hüseyin Hır ve Muhammet Kırtaş’ın işe iade davalarıydı. Bu davada aynı mahkemenin yani Çağlayan Adliyesi’nin bir başka salonunda görüldü. Dava saat 10:45’te görülmeye başlanan dava işçilerin ve işverenin avukatları, davacılar, tanıklar ve davayı izleyenler mahkeme salonunda hazır bulunduktan sonra başladı. Burada Muhammet Kırtaş ve Hüseyin Hır’ın işe iade davası görüldü. Muhammet Kırtaş otelde temizlik işçisi olarak çalışıyordu. İşveren Kırtaş’ı müdürler vasıtası ile korkutmuş ve sindirerek istifaya mecbur bırakmıştı ve istifa ederse kendisine hak ettiğinden fazla tazminat ödeneceğini vaad etmişti. Panik atak rahatsızlığı olan ve o anki endişe ile sağlıklı düşünemeyen Muhammet Kırtaş daha sonra sakin kafayla düşündüğünde yaptığının farkına varmış ve istifa etmekten vazgeçmişti. Bu davada davacının tanığı olarak dinlenen ve Dora Otel’de çalışırken sendikal faaliyette bulunduğu için işten atılan Saliha Paksoy’du. Paksoy, Muhammet Kırtaşın işten atılmasının sebebinin sendikal mücadele olduğunu belirterek işverenin sendikadan ve sendikalılardan hoşlanmadığını ve Genel Müdürün sendikal mücadele içinde olanların kafasını koparırım tehdidinde bulunduğunu belirtti. Personel Müdüresi ise Kırtaşın kendi isteği ile istifa ettiğini çünkü vicdanen rahatsızlık duyduğunu söyledi.

Daha sonra anlaşıldı ki durum farklı. Vicdanen rahatsızlık duyuyordu denilen durum şöyle gelişmiş: Kırtaş meydancılık yapıyormuş yani sadece otelin koridorlarının temizlenmesinden sorumluymuş. Oda temizliği yapmıyor olmasına rağmen işten çıkarılmadan birkaç gün önce arkadaşlarına yardım için müşteri odasında da temizlik yapmış ve orada bir su şişesini içinde su var zanederek odaya bırakmış. Şişeye ise çamaşır suyu konmuş. Kırtaş’ın bundan haberinin olmamasına rağmen müşteri bu suyu kullandıktan sonra şikayette bulunmuş. Personel müdürü Muhammet Kırtaş’ın gözünü korkutarak müşterinin şikayetçi olacağını bu yanlışlığın onun başına iş açacağın söyleyerek zaten panik atak olan Kırtaş’ı daha da endişeli bir duruma sokmuş ve kendi isteği ile istifa ederse müşteriden ondan şikayetçi olmaması için konuşacaklarını söylemiş. Ve kendisine hak ettiğinden fazla tazminat ödenmesi vaadinde bulunmuş. Bu çamaşır suyu olayının bir komplo olma ihtimalinin yüksek olduğu söyleniyor.

Dava önce 16 Eylül’e ertelense de avukatların bir önceki davanın tarihi olan 9 Eylülde görülmesi talebi hakim tarafından da anlayışla karşılanarak dava 9 Eylül’e ertelendi.

15-16 Haziran’dan metal grevlerine

0

Takvim yaprakları 15 Haziran 1970’i gösterirken Türkiye işçi sınıfı o güne kadar ülkede görülmüş en büyük direnişini yaratıyordu. Kocaeli’den yola çıkan işçiler önlerine çıkan barikatları, jandarma tanklarını yıka yıka İstanbul’a doğru ilerlediler. 16 Haziran’da Kocaeli ve İstanbul’dan yeni katılımlarla ilk gün 75 bin olan direnişçi sayısı kendini katlayarak 150 bine ulaşmıştı. Direnişi durduramayan sermaye elbette ki kolluk güçlerini bir kez daha devreye sokacaktı. Mutlu Akü işçisi Yaşar Yıldırım, Vinteks işçisi Mustafa Bayram ve Cevizli Tekel işçisi Mustafa Gıdak kitlenin üzerine açılan ateş sonucu hayatını kaybetti. İlk günden beri direnişi bir biçimde kontrol altına almaya çalışan fakat işçi insiyatifinin önüne geçemeyerek başarısız olan DİSK bürokrasisi 3 işçinin ölümünü bahane ederek eylemleri durdurma kararı aldı. Aynı günün akşamı sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı ilan edilerek sınıfın direnişi kırılmaya çalışıldı.

Elbette ki böyle bir direniş birdenbire var olmadı, bunu yaratan etkenler oldukça fazlaydı. 1970’ten önceki bir kaç yıl içerisinde hem sınıf yapısında hem de sendikal yapıda önemli değişiklikler meydana geldi. Kapitalizmin sömürüsünü iyice azgınlaştırması, işçilerdeki öfke birikimini attırıyordu. 68-69 yıllarında pek çok fabrikada haklarını almak isteyen işçiler tarafından fabrika işgalleri gerçekleşiyordu. Aynı yıllar Türk-İş bürokrasisini yıkan işçilerin DİSK’i kurmasını da beraberinde getirmişti. Militan işçilerin birçoğu DİSK’te örgütleniyor, birçok eyleme girişip haklarını alıyor bu durum Türk-İş’li işçiler arasında DİSK’e doğru bir kayışın dinamiklerini barındırıyordu. Böyle bir konjonktürde sermaye ve onun devleti bir çözüm bulmak zorundaydı ki çok gecikmeden iş ve sendikalar yasalarında değişikliğe gitmek istediler. Yapılacak değişiklikler temelde DİSK’i etkisizleştirmeyi ve sendika değiştirmenin zorlaştırılmasını hedefliyordu. Sermayenin bu en son saldırısı yıllardır biriken sınıf öfkesinin patlama noktasına dönüştü ve 15-16 Haziran direnişini doğurdu. Nitekim direniş sonucu yasayı çıkaramadılar. Direnişin öncüsü konumundaki binlerce işçi ise işlerinden atıldı.

Bu yıl 15-16 Haziran’ın 45. Yılı. Sınıfın yarattığı en büyük eylemliliklerden biri olan bu direnişten sonra ülkemizde işçi sınıfı 2 ya da 3 defa daha bu kadar güçlü şekilde sahneye çıktı. En son Bursa’daki metal direnişi bu sahneye çıkışlardan en günceli. Her iki eylem arasında elbette ki birçok farklılık var. Gerek ortaya çıkışları, gerek talepleri, gerek eylemin biçimi olarak. Ancak her iki eylemde de işçi sınıfının politik durumu itibariyle benzerlikler kurabilmek mümkün. 15-16 Haziran sendikalı işçilerin eylemi olmakla birlikte kendiliğinden bir eylemdi. İşçi sınıfının o günkü politik bilinci eylemin bir üst noktaya sıçramasına, eylemi bitirme noktasında DİSK bürokrasisini yıkmaya yetmedi. Sınıf politik öncüsünden yoksundu ve kitle içerisinde öncü bilince sahip işçi sayısı da yok denecek kadar azdı. Bursa metal direnişinde de durumun benzer olduğunu söyleyelim. Sınıfın kendiliğinden eylemi Türk-İş bürokrasisini yıkarken 45 yıl sonra hala politik öncüsünden yoksun olması ve politik bilinci eylemleri bir üst noktaya sıçratamadı. Kimi fabrikalarda Türk-İş’ten daha gerici sendikaların önünü dahi açtı. Dolayısıyla her iki eylemde de politik öncünün yoksunluğu ve sınıfın politik bilinçten uzaklığı eylemlerin yönünü belirledi.

İşçi sınıfı hem 15-16 Haziran’dan hem Bursa metal direnişinden önemli kazanımlar ve deneyimlerle çıktı. Bize düşen görev bu kazanımların sayısını arttırmak, deneyimleri doğru okumak ve sınıfın bir sonraki 15-16 Haziranı’nı politik öncünün yoksunluğunda karşılamamak için her alanda mücadeleyi sürdürmektir.

Metal direnişinde son gelişmeler

0

Renault fabikasının öncülüğünde başlayan metal fırtınası devam ediyor.

Renault ve Tofaş başta olmak üzere Mako, Coşkunöz, Valeo, Türk Traktör, Ford Otosan ve Mercedes’teki ilk iş bırakma eylemlerinden sonra, patronlar geri adım atıp eylemlerin son bulması için işçilerin taleplerini kabul etmişlerdi. Türk Metal’in fabrikalardan gitmesi, işten atmaların olmaması ve ücret artışı gibi talepleri kabul etmek zorunda kalan patronlar, ilk grev dalgasını bitirdikten sonra hızlıca öncü işçileri işten atmaya başladı.

Ford’da 8 işçi, Türk Traktör’de 7 işçi işten atıldı. Tofaş’ta sabah saatlerinde iki öncü işçi işten atıldı, bunun üzerine Tofaş işçileri üretimi durdurdu. Şu anda iki bine yakın işçi eylem halinde, diğer vardiyadaki işçiler de desteğe geliyor. İşçiler arkadaşları geri alınana kadar eylemin devam edeceğini belirtiyorlar.

Patronların diğer bir saldırısı da Direnişin fitilini ateşleyen Renaultta oldu. 8/24 vardiyasında bir işçinin kartının basmaması üzerine işçiler iş başı yapmayarak eyleme geçti. Yaklaşık bir saat süren eylemin sonunda atılan işçinin tekrar işe alındığı duyurulduktan sonra iş başı yapıldı. Renault işçilerinin tek bir arkadaşları için yaptığı eylem Türk Traktör ve Ford işçilerine yol gösteriyor. Bu fabrikalarda da öncü işçilerin işten atılması işçiler içerisinde öfkeyle karşılandı.

Ford işçileri patronları uyararak işten atmaların durdurulmasını ve atılan arkadaşlarının işe geri alınmasını talep ettiler. Ankara Polatlı’da kurulu olan Ors Rulman’da da işçiler Türk Metalin gitmesi ve ücret iyileştirmeleri talepleriyle iş bırakmış durumdalar. Trakya ve İzmir’deki metal fabrikalarında da hareketlenmeler olduğunu görüyoruz.

Metal işçilerinin başlattığı bu sürecin devam edeceği ve ileri bir sınıf hareketinin ortaya çıkma potansiyeline sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Yaşasın Metal işçilerinin mücadelesi!
İşten atılan işçiler geri alınsın!
Öncülere saldırı bütün sınıfa saldırıdır!
Metal işçileri yolumuzu aydınlatıyor!

Seçim sonuçları demokratik hayallere yol açmamalı

0

Seçim sonuçlarının açıklanmasına başlanmasıyla birlikte, AKP hükümetlerinden ve özellikle de hodbin Erdoğan’dan yaka silkmiş olan toplum kesimlerinde büyük bir çoşku yaşanır oldu. Bu anlaşılır sevinç şimdi yerini meraklı bir “nasıl bir koalisyon?” ya da “erken seçim mi?” tartışmalarına bırakıyor. Yeni parlamentonun ülkedeki siyasi gelişmeler üzerinde belirleyici bir etkisinin olacağı bir gerçek, ama unutmamamız gereken bir nokta var: Bu parlamentoda işçi sınıfı kendi bağımsız kimliğiyle yer almıyor. Bu da, emekçi yığınların rejimin geleceğinin belirlenmesi açısından hâlâ sınırlı parametreler içinde hareket etmekte olduklarına işaret ediyor.

Devrimci Marksistler olarak bizler seçimlerde Kürt özgürlük mücadelesini desteklemek amacıyla HDP’ye oy vereceğimizi söylemiş ve tüm işçileri ve emekçileri bu doğrultuda davranmaya davet etmiştik. Bu tutumumuzda burjuva demokrasisine en küçük bir güven duygusu ya da oyu söz konusu değildi. Oysa bugünlerde demokratik çevrelerde, HDP’nin yüzde on barajını aşarak 80 milletvekiliyle meclise girmesinin ve dolayısıyla da AKP’nin anayasayı tek başına değiştirecek (hatta tek başına hükümet kuracak) güce ulaşamamasının Erdoğan’ın “diktatörlük” hevesini boşa çıkarması nedeniyle, büyük bir “demokratik zafer” sevinçi hakim olmuş durumda. Bu demokrasi yanılsamasına karşı işçileri ve emekçileri uyarmamız gerekiyor.

Ülkede egemen olan yarı Bonapartist rejimi, kendi denetimi altında tümüyle oligarşik bir polis-asker diktatörlüğüne dönüştürme çabasındaki Erdoğan’ın bu projesinin önünün şimdilik kesildiği bir gerçek. Ama bu durumun, Bonapartist yapının ters yönde, demokratik bir cumhuriyete doğru evireceğine ilişkin beklentiler sadece hayalci değil, ama aynı zamanda işçi sınıfı içinde kafa karışıklıklarına da yol açabilecek nitelikte. Burjuva demokrasilerinde bir kişi-bir oy mekanizması halk kitleleri için zaman zaman ferahlatıcı sonuçlara yol açabilir, ama rejimin karakteri üzerinde dönüştürücü sonuçlar yaratacağını düşünebilmek için sınıf mücadeleleri tarihinden hiçbir şey anlamıyor olmak gerekir.

Rejimlerin Bonapartist karakteri (“halk egemenliğinin” üzerinde kapitalist işlerliğin güvencesini sağlayan ve “seçilmemişlerden” oluşan baskı kurumlarının -ordu, polis, vs- bulunması), seçimle işbaşına gelen hükümetlerin ya da başkanların ideolojik ve/veya politik iradesinden değil, burjuvazi için değer yasasının (sömürü sisteminin) korunması gerekliliğinden kaynaklanır. Toplumsal çelişkilerin patlamalı sonuçlara yol açabildiği Türkiye gibi bağımlı, yarı sömürge ülkelerde Bonapartist özerllikler daha fazla ön plana çıkar, ve hatta çok iyi bildiğimiz gibi, askeri diktatörlüklerin oluşmasına yol açabilir.

HDP’nin zaferine ve AKP’nin planlarının yarı yolda kalmasına rağmen, verili parlamenter sistemin, rejimin burjuvazinin ihtiyaçlarından doğan bu baskıcı karakterini hayallerde oluşturulan bir “demokratik” sisteme doğru dönüştürebilmesi olanaklı değildir. Bu anlamda demokrasi, burjuvazi açısından 19. yüzyılda kalmış, eskimiş bir sistemdir. Bu eski ütopyayı şimdi sadece sınıf mücadelesinden ürken küçük burjuva demokratlar ve reformistler savunuyor. Ve onların bu hayalleri, işçi sınıfı arasında bilinç bulanıklığı yaratmaktan başka bir işe yaramıyor.

Kuşkusuz demokratik haklar için mücadele etmeliyiz ve ediyoruz, zira bu alandaki her yeni başarı işçilerin ve emekçilerin yaşam ve mücadele koşullarının biraz da olsa iyileşmesine yardımcı oluyor. AKP’nin tek başına iktidar olamaması ve Erdoğan’ın eli altında bir kukla hükümet bulundurma imkanından yoksun kalması, kitleler üzerindeki yoğun baskının hafiflemesine yol açabilecektir. Üstelik HDP’nin büyük başarısı Kürt kitlelere olduğu kadar ülkenin Batısındaki ilerici ve devrimci güçlere de yeni bir mücadele dinamiği kazandıracaktır. Bu dinamiklerin çerçevesinde seçim, güvenlik ve sendika yasalarında baskıcı öğelerin temizlenmesi, Kürt halkının meşru demokratik haklarının tanınması, yargının yürütmenin denetiminden çıkarılması, yeni bir anayasa tartışmasının tüm kitleler nezdinde başlatılması gibi demokratik taleplerin yanı sıra, ekonomik ve sosyal istemler de önem kazanacaktır.

Ama rejimin baskıcı Bonapartist niteliğinin gerçek anlamda ilgası esas olarak emperyalizme olan siyasi ve ekonomik bağımlılığın koparılmasından (NATO’dan çıkılması, AB ile ilişkilerin kesilmesinden, çokuluslu şirketlerin millileştirilmesi, vb), Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının (ayrılma dahil) hayata geçirilmesinden, egemen oligarşinin tasfiyesinden ve rejimin işçi ve emekçi örgütlerine dayalı olarak yeniden yapılandırılmasından geçiyor. Arkasında burjuva devletin Bonapartist güçlerinin bekçilik yaptığı hiçbir parlamento ya da onun oluşturacağı bir anayasa bunu gerçekleştiremez.

Yeni parlamentoyla birlikte açılan yeni sürecin yol açacağı olasılıkları elbette inceleyeceğiz, parti taktiklerimizi ve sloganlarımızı buna göre oluşturacağız. Ama her şeyden önce Erdoğan’ın yenilgisinin rejimin bir bütün olarak demokratikleşeceği gibisinden yanılsamalara ve gerçek dışı hayallere yol açmaması gerektiğini işçilere ve emekçilere ısrarla anlatmamız gerekiyor. Metal direnişleriyle birlikte sınıf mücadelesinin yeni bir sürecin eşiğine ulaştığı bir dönemde bu görev özel bir önem kazanıyor.

HDP’nin seçim zaferi

0

Haziran gecesi Davutoğlu, yapacak mı diye beklenen balkon konuşmasında, ardındaki asık suratlara rağmen seçimin galibi olduklarını ilan etti. Ne de olsa yüzde 40,86 gibi bir oyla sandıktan birinci parti olarak çıkmışlardı.

Somut hiçbir şeyden bahsedemeyen konuşması boyunca hayretler içerisinde izlediğimiz Davutoğlu huzursuzluk verici gülümsemesini yine taşımaktaydı. Halbuki seçim sonuçları belirginleştiğinde Konya’dan Ankara’ya giderken otobüsün mavi ışıklarında pek ala somurtabildiğini öğrenmiştik.

Durumun abesliği öylesine derinleşti ki, somut hiçbir şeyden bahsetmediği balkon konuşmasında özet olarak 1071 Malazgirt Savaşı’ndan beri uzun yürüyüşlerinin sürdüğünü ifade etti. AKP’nin kendisine bir tarihsellik katma çabası ve hayal gücü gerçeken takdire şayan. Ancak yürüyüşlerinin İkinci Viyana Kuşatması’ndan başlayan -geriye doğru- bir uzun yürüyüş olduğunu söylemek daha isabetli olabilir. Zira İkinci Viyana Kuşatması’nda başarı kazanamayan Osmanlı hala bir dünya gücüydü. Altı üstü bir şehri (!) ele geçirememişti. Aslında ileri atayım dediği bir adımı yüzüne gözüne bulaştırmıştı. Çökmekte olan kurumlarının beceriksizliğini, kendi iç çatışmalarını ve kuvvetten düştüğünü ayan beyan ortaya sermişti. Evet hala bir cihan imparatorluğu idi ancak artık cihandaki tek rolü yenilgiler yaşamak olan bir imparatorluktu!

Başta Erdoğan ve AKP için Gezi ile başlayan süreçten beri alınan darbeler 7 Haziran seçimleri ile birlikte tam manası ile böylesi bir tablo içermektedir. Normal şartlarda büyük bir zafer sayılacak yüzde 41’lik oy kendisine 400 vekil ve başkanlık hedefi koyan AKP için tam bir yenilgidir. Bu yenilgiyi hazırlayan başlıca mimar ise HDP olmuştur. Seçimlerin galibi HDP’dir.

HDP Kürt kitlelerini temsil etmektedir

AKP’nin Kürt özgürlük mücadelesine karşı en temel argümanlarından biri HDP ve öncesindeki muadillerinin Kürt kitlelerini yekün olarak temsil etmediği yönünde idi. AKP bugüne değin, Kürt partilerinden çok Kürt oyuna sahip olduğunu iddia ediyordu. Oysa ki seçim sonuçları bu yargıyı tamamen ortadan kaldırdı. HDP’nin birinci çıktığı Kürt illerindeki oy değişikliğine göz atalım.

201506_secim_hdp

Sadece bu mukayese bile Kürt halkının AKP’yi bir siyasi özne olarak kabul etmediğini göstermiş oluyor. 7 Haziran seçimleri Kürt kitlelerinin AKP’nin aldatma ve oyalama taktiklerini durdurması açısından da bir zaferdir. Kars, Ağrı, Tunceli ve Batman’daki alışılmışın dışındaki yükseliş ve diğer şehirlerdeki Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde de HDP’nin ezici galibiyeti oyalama taktiğinin artık sürdürülemez olduğunu göstermiştir.

Büyük şehirlerde HDP

Seçimin ayrıntılı bir analizini yapmak elbette ki yazımızın konusu değil, ancak HDP açısından seçimleri değerlendirirken işçi nüfusunun en yoğunluklu olduğu diğer şehirleri de incelmekte fayda var.

201506_secim_hdp2

İstanbul, İzmir ve Antep’teki oylardaki ciddi yükseliş ve diğer şehirlerdeki doğuş, bir yandan Kürt oylarının konsolide edildiğini gösterirken öte yandan HDP’ye demokratik ağırlıklı programı için verilmiş destekler olarak okunmalıdır. Büyük şehirlerden Kürt nüfüsu dışındaki kitlelerin desteğiyle yaşanan bu oy artışı ise, Türkye tarihinde eşine rastlanmamış bir neticedir.

Elbette ki bir önceki seçime nazaran yaşanan bu başarılı artışa rağmen oyların sınırlılıklarını da görmemiz gerekmektedir. HDP taban desteği açısından (Kürt işçileri saymazsak) işçi kitlelerin desteklediği bir parti konumunda değildir. Sınıf hareketindeki örgütsüzlük düzeyi; emperyalizmden kopuş, sınıfsal talepler ve demokratik haklar ekseninde verdiğimiz mücadele açısından en güçsüz olduğumuz nokta olmayı sürdürmektedir. Bu gerçeklik ve sınırlılığı unutmamalıyız ki, HDP’ye başka bir misyon yüklememiş olalım.

“Bölücü” MHP, şaşkın AKP

Burjuva siyaseti açısından öylesine gülünç değerlendirmeler ile karşı karşıya kaldık ki, sanıyoruz yalnızca Davutoğlu’na gülmek diğerlerine haksızlık olur. Devlet Bahçeli’nin “Çözüm sürecinin durdurulması” talebi, belki de seçim değerlendirmeleri içerisinde en akla aykırı görüş olarak karşımıza çıktı. Yalnızca yukarıdaki tabloya bakıp, yüzde 50-80 civarında oyları HDP’ye yönlenmiş Kürt şehirlerinde çözümü durdurmak “artık gidin” demekle eş anlamlıdır. Öyle ki Bahçeli açıkça “bölücülük” yapmaktadır.

Çözüm sürecini tekeline almaya çabalayan AKP açısından da başka güldürüler ile karşı karşıya kaldık. Yalçın Akdoğan da mağlubiyet şoku ile birlikte; “Bundan sonra çözüm sürecinin ancak filmini yaparlar” dedi. Oysa ki artık çekilebilecek tek film AKP’nin tekelindeki çözümü konu alan bir korku filmi olabilir. Yan rollerde sürekli gülümseyen bir tetikçi ile biraz kıskançlık, biraz şok, biraz da deyimler sözlüğü ile harmanlanmış bir Yalçın Akdoğan kullanılabilir.

Seçim, sorumlusunun AKP olduğu yüzlerce provokasyonlara rağmen HDP’ye yönelen destek ve sandık seferberlikleri ile nihayetine erdi. Kitleler AKP’nin demokrasi düşmanı tutumlarına karşı tavrını aldı. HDP’ye yönelik yüzlerce saldırının ise açıkça devlet-hükümet güdümünde gerçekleşmesi ve hedeflendiği gibi bir toplumsal çatışma boyutuna ulaşmaması, varılan noktayı başka bir biçimde göstermektedir.

Peki şimdi ne olacak? Acil talepler programına ihtiyaç

Selahattin Demirtaş bugün (9 Haziran) yaptığı seçim değerlendirmesinde şu cümleleri kullandı: “ ‘Yeni anayasa, seçim kanunun değişmesi, barajın düşürülmesi, güvenlik yasasının kaldırılması’ konusunda gereken desteği veririz.”

Bunları mutlulukla karşılayabiliriz. Ancak şu an beklemenin bir manası yok. Henüz hükümet kurulmadan da seçilecek meclis başkan vekiline derhal; iç güvenlik yasasının iptali, seçim barajının kaldırılması, asgari ücretin artırılması ve yolsuzluk araştırma komisyonlarının kurulması çerçevesinde bir acil talepler programı iletilebilir. CHP’nin de seçim programında bulunan bu maddeler etrafında hükümet kurulmadan meclis oylaması ile kararlar alınabilir ve hatta hayata da geçebilir.

HDP Demirtaş’ın ifade ettiği üzere sözünü tutup bu dört maddeyi de içeren bir acil eylem programının hayata geçmesi için adım atarsa, hem işçi sınıfının bölünmüşlüğüne yönelik kimi engeller bertaraf edilmiş olur hem de mücadelemiz adına yeni olanaklara sahip oluruz. Bugün HDP’nin üzerindeki sorumluluk söz verildiği üzere böylesi bir acil programı doğrultusunda gerekli adımları atmaktır.

AKP’yi durdurmak yetmez, yaralarımızı sarmalıyız!

“110 milyar insan öldü”

“Ne? yanlışın var birader, dünya nüfusu zaten 7 milyar?”

“Doğru. Tarih boyunca yaşayıp ölmüş insanların sayısı da 110 milyar.”

“Çokmuş be! Demek ki toprağın altı üstünden daha kalabalık!?”

“Sizce bu ne anlama geliyor?”

“Nerden bileyim?”

“Kıyametin büyük kısmı koptu zaten.” -Murat Menteş

O’nu başkan yaptırmamak, AKP’nin 13 yıllık iktidarı boyunca yaptıklarını nihayetine erdirip taçlandırmasını engellemek anlamına geldi. Bu zaferin de baş mimarı dünyanın en yüksek seçim barajına rağmen HDP oldu.

Ancak AKP’nin son atağını durdurmak da yetmez. AKP bugüne değin yapabileceği saldırıların büyük çoğunluğunu zaten yapmıştı! Bunların da geri alınması gerekir.

Acil eylem programının yanı sıra taşeronlaşmanın yasaklanması, yargı sisteminin demokratik temelde yeniden yapılandırılması, tüm AKP valilerinin görevden alınması, özelleştirilmiş tüm işletmelerin tazminatsız kamulaştırılması, işsizliğe dönük olarak bir kamu hizmetleri programının geliştirilmesi ilk elden sayılabilecek diğer başlıklardır.

AKP’nin bugüne değin sürdürdürdüğü politikalarla demokratik mevzilerimizin birçoğu elimizden alındı. Yetmedi, AKP ekonomik karşıdevrim politikaları ile bizleri krizin eşiğine sürükledi. Bugüne değin öylesine ciddi darbeler vurdular ki, O’nu başkan yaptırmamak bizi gülümsetse de bu, insanca bir yaşam için yeterli olmuyor.

Şimdi sıra yaralarımızı sarmakta ve hiç olmadığı kadar olanaklı hale gelen Türk ve Kürt emekçilerinin ortak mücadele zeminlerini güçlendirmektedir.

İHD’den Grand Hyatt işçilerine destek açıklaması

0

Grand Hyatt patronu hukuksuz bir tavırla, 350 işçinin çalıştığı Grand Hyatt otelde 20’si sendikalı 30 taşeron 3 kadrolu işçi işten atılmıştı. İşçilerin İHD’ye yaptıkları başvuru üzerine İHD Grand Hyatt patronu ile sorunun çözümü için görüşme talep etmiş ama Grand Hyatt Otel patronu görüşme talebini reddetmiş bu hukuksuzluğun çözümü için kılını bile kıpırdatmamıştı. 10 Haziran Çarşamba günü Grand Hyatt otel önünde yapılan basın açıklamasında şunlar söylendi: “İşsiz sayısının 6 milyonu geçtiği Türkiye’de işsizler ordusuna yenilerinin katılmadığı bir gün geçmemektedir.Ülkemizde yaklaşık 3 milyondan fazla insan işten atılma korkusu yaşamaktadır. Bu bile başlı başına bir insan hakları ihlalidir.”

“Yasal ve meşru olamayan haksız gerekçelerle işçileri işten atmak onları işsiz ve aşsız bırakmak işverenlerin ve patronların politikaları haline gelmiştir. Çalışma hayatında insan hakları ihlalleri, kayıt dışı düşük ücretle, sendikasız, sigortasız, güvencesiz, kadrosuz çalıştırmak, işten atmak ve iş cinayetleri şeklinde devam etmektedir. 350 işçinin çalıştığı Grand Hyatt otelde işçilerin İHD’ye yaptıkları başvurulara göre 20’si sendikalı, 30 taşeron ve 3’ü kadrolu işçi üretim daralması bahanesi ile işten atılmıştır. İşçiler üretim daralması gerekçe gösterilerek işten atılmış olsalar da patronun asıl tahammülsüzlüğü, işçilerin sendikaya üye olmalarının yanı sıra, aşağıda sıralanan haklı ve meşru taleplerinde ısrarcı olmaları ve arkasında durmalarıdır. İşten atılmanın haklı bir gerekçesi olamaz çünkü geçinmek için çalışmak bir insanlık hakkıdır. Grand Hyatt patronu bir taraftan üretim daralması nedeniyle işçileri işten atarken, diğer taraftan da Antalya’dan işçi alımı gerçekleştirmiştir. Bu yaşananlar bile işçilerin sudan bahanelerle haksız, hukuksuz ve temelsiz bir şekilde işten atıldıklarını göstermeye yetmektedir.

Aşağıda sıralanan talepler işçilerin en haklı ve meşru talepleridir:
1)Taşeronun kaldırılması ve bütün işçilerin kadroya alınması.
2) Taşeron çalışan işçilerin geriye dönük haklarının verilmesi.
3) Sunulan bütün hizmetlere %10 servis ücretinin dahil edilmesi ve bütün işçilere eşit şekilde dağıtılması.
4) Haftalık izinleri 2 gün olması, sosyal haklar bölümünden yakacak yardımının tekrar başlatılması.
5)Tatil günlerinde çalışanların ücretlerinin yasal alt sınırının 2,5 katı olarak ödenmesi.
6) İşçilerin yasal olan sendikal haklarının engellenmemesi,bu haklara saygı gösterilmesi.
7)Eşit işe eşit ücret ödenmesi, kadrolu taşeron ayrımına son verilmesi.

İşçilerin işten atıldıklarından bu yana geçen zaman içinde yeniden işe dönmeleri için verdikleri haklı ve meşru mücadele Grand Hyatt otel patronu tarafından görmezden gelinmiş ve işçiler bunca zamandır işsiz bırakılmışlardır. Sorunun çözümü için İHD olarak yaptığımız görüşme talebini kabul etmeyen patron uzlaşmaz tutumunu sürdürmektedir. İşçilerin sendikaya üye olmak, sendikalı olmak insanlık onuruna yakışır koşullarda ve ücret almak, çalışma koşullarının iyileştirilmesini talep etmek, işsizliğe karşı korunmak,Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde mevcut anayasada hak olarak tanınmıştır. Grand Hyatt patronu işçileri işten atarak yukarıda adları geçen kanun hükmünde olan, anayasanın 90. maddesini ve bağlayıcı nitelikte olan uluslararası sözleşmeleri ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini çiğnemiş ve hiçe saymıştır. Haksız ve hukuksuz olan bu uygulamaya son verilmesi, işten atılan işçilerin derhal geri alınması, taleplerinin kabul edilmesi, mağduriyetlerinin giderilmesi için işveren patronu sorumlu davranmaya çağırıyor, işçilerin haklı taleplerinin takipçisi olacağımızı duyuruyoruz.”

İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Çalışma Yaşamı Komisyonu.

Basın açıklaması yine sendikalı oldukları için işten atılan Dora işçilerinin 16 Haziran’da 09:30’da iki ayrı mahkemede ve 24 Haziran’da ise ilk işten atılan 4 işçinin mahkemelerinin yapılacağını mahkeme günleri akşamında Dora otel önünde eylem yapılacağı duyurusuyla sona erdirildi. Dora otel ve Gand Hyatt otel eylemleri her Pazar sabahı olduğu gibi Talimhane’den saat 09:30’da Dora ve Grand Hyatt otel önüne devam edecek katkılarınızı bekliyoruz.

Seçimlerin ardından

0

Merak ve heyecanla beklenen milletvekili seçimlerini Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kaybetti. Ancak hiç kimse çıkıp da “Ne alaka, milletvekili seçimlerini neden tarafsız bir cumhurbaşkanı kaybetsin ki?” diyemedi. Çünkü cümle âlem bu seçimlerin RTE’nin siyasi hedeflerini oylattığı bir başkanlık referandumu olduğunu biliyordu. (Çok affedersiniz) “Cumhurun Başı”, başka bir yol ve yordam bulamadığı, henüz aklımıza gelmeyen bir tezgâh kurup bir darbe yapmadığı takdirde başkanlık şansını kaybetmiştir. Geçen yıl yayımlanan “İç Savaş Rejimine Doğru” başlıklı yazımızda bir diktatör adayının başarılı olması için gerekli şartları vurgulamış ve şöyle demiştik:

“Erdoğan adı ‘otoriter’ ve ‘tek adamcı’ çizgisi nedeniyle uzun bir zamandır ‘diktatörlük’ çağrışımlarına yol açıyor. Çağrışım ne kelime bazı çevrelerce ‘faşist’ bile ilan edildi. Ancak her yiğidin gönlünde yatan aslanlar bir yana ‘diktatörlük’ sadece öznel heveslerle gerçekleşen bir şey değil, onun da nesnel şartları var. (…) Başbakan son bir yıllık süreçte bir ‘diktatör’ olabilmesi için gerekli temel avantajları kaybetmiştir! Malûm (veya değil) diktatör olmanın birinci şartı, en azından iktidarının başlangıç dönemlerinde genel bir itibara ve ‘kurtarıcılık’, hatta ‘ulusun babası’ imajına sahip olmayı zorunlu kılar. Hiç olmazsa acil bir ihtiyaca denk düştüğü konusunda, bazen ‘kerhen’ de olsa iç ve dış konsensüs gereği vardır. Diktatör adayı, tarihsel ve/veya güncel zorunluluğunu kanıtlamak durumundadır. Her şeye rağmen ‘dünya düzeninin’ dış ve iç büyüklerinin, yerli ve yabancı mali sermayenin, asker ve sivil bürokrasinin ve genel olarak orta sınıfların doğrudan veya dolaylı onayını alması, onların korku ve endişelerine, huzur, sükûn ve istikrar taleplerine tatmin edici cevaplar verebilmesi gereklidir.

Yine bir diktatörün, ya kapitalist mülkiyetin bekasını da tehlikeye düşüren bir “iç savaşı” kazanmış ya da yukarıda saydığımız güçlerin yüreğini ağzına getiren bir “iç savaş” ihtimalini ortadan kaldırmış olması gerekir. Bu şart bir diktatör için önemli bir meşruiyet ve rıza kaynağıdır. Oysa bizim şimdiki Başbakan’ın kuvvetle muhtemel başkanlığının orta vadede bir nevi “iç savaşa” yol açabileceğine dair yaygın bir endişe vardır. Ayrıca Başbakan’ın toplumu sarmış genel bir korku, endişe ve umutsuzluğu yalandan da olsa gidermesi bir yana bakışı, duruşu ve politikalarıyla toplumun önemli bir bölümü için korku, endişe ve umutsuzluk kaynağı olduğunu da unutmayalım. Üstelik her diktatör için en azından diktatörlüğünün ilk döneminde “namus ve dürüstlük” konusunda eski rejimin hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet ve yağmacılığından bıkmış insanların genel destek ve güveni çok önemlidir!”

Kaybedenler…

Aşırı istek dışında bir diktatör olmanın şartlarını haiz olmadığı halde büyük bir şuursuzluk ve çaresizlik içinde, yakın çevresi ve çıkar odakları dışında bütün bir ülke için ciddi bir yakın tehlikeye dönüşmesi nedeniyle Erdoğan çok geniş bir kesimin korku ve endişeyle karışık düşmanlığını kazandı. Tamamı öyle “sıkı demokrat” falan olmadığı halde ülke nüfusunun büyük bir bölümünü bu korku ve endişenin etrafında birleştirdi. “Partili başkanlığının” nasıl bir şey olacağını daha “tarafsız cumhurbaşkanlığı” döneminde gösterdi ve bu nedenle de kaybetti.

İkinci kaybeden, normal şartlarda “ilk” olması gerekirken Reis’in olağanüstü ağırlığı nedeniyle kaybedenler listesinde “ikinciliğe” düşen AKP oldu. Hem de yüzde 40’a rağmen! Tabii, iktidar partisinin bazı gayrı memnun şefleri için en ideal durum, RTE’nin başkanlığına yetmeyen, ancak partinin hükümet kurmasına yetecek bir çoğunluktu. Ancak olmadı ve AKP, 276’nın epeyce altında 258’de kaldı ve doğrudan ve tek başına hükümet olma şansını kaybetti.

Ancak sözünü ettiğimiz sadece oyların, vekillerin, siyasi iktidarın kaybedilmesi değil. Bunlarla birlikte ve bunlar sayesinde elde edilen çok büyük boyutlu, İslami usullerle veya “hile-i şeriyye” yoluyla, partinin üzerinde yüzdüğü büyük “havuzda” toplanan bir dizi ekonomik, mali, sosyal vb. çıkarlar, kazançlar… Yani aslında tehlikeye düşen, siyasi İslam’ın itibarı ile birlikte onca yılın “birikiminin” ifadesi olan devasa bir yapı. Üstelik bu kayıplar, sadece bir eksilme veya azalma biçiminde değil, bir “deprem” biçiminde gerçekleşecek, bürokraside, yargıda, emniyette, iş çevrelerinde, medyada, iktidar sayesinde holdingleşmiş cemaat ve tarikatlarda ve de saray ve parti çevresinde kümelenmiş cümle yalakalar âleminde büyük altüst oluşlara yol açacaktır.

AKP’nin geleceği…

AKP’nin geleceğine gelince… Bu, partinin RTE’siz bir şey ifade edip etmediğine bağlı. Aşırı güçlü ve karizmatik ve de tekçi liderler, genel olarak kendileri dışındaki her türlü liderlik ihtimalinin ve lider adayının varlığına izin vermezler. Bu durum, her şeyi varlığıyla ezen “büyük liderin” herhangi bir biçimde yokluğu halinde (son deminde el verdiği veya yaşamasına müsaade ettiği gerçekten güçlü bir halef bırakmadığı durumda) partinin ikinci sınıf adamların elinde (Hak geçmesin, bazen de kadınlar elinde!) çözülüp dağılmasına yol açar. En başından iktidar olarak var olan, gücünü buna borçlu partilerde muhalefette çözülüp dağılma ihtimali daha da büyüktür. (Bak: ANAP) Var olan şartlarda, her ne kadar Abdullah Gül faktöründen söz edilse de AKP’nin varlığı, birtakım politik pazarlık ve güç dengeleriyle birlikte RTE’nin niyetlerine, partiyle kuracağı ilişkinin biçimine, hatta kendisini daha da tehlikeli hale getirecek korku ve endişelerine, belki de “yeniden başlama” azmine bağlı olacaktır. Bildiğimiz kadarıyla hâlihazırda AKP içinde kimse Reis’e rağmen herhangi tasarrufta bulunamayacağı gibi herhangi bir hayal de kuramaz. Fakat, önce örtülü de olsa giderek açık yürüyecek bir parti içi mücadele şu veya bu biçimde uç verecektir.

Ancak atlamadan geçmeyelim; AKP ve asıl şefi yine de yüzde 40 oy alarak birinci parti olmuştur. Kaybettiği oylarda, diktatörce heveslerine paralel olarak ekonomideki gidişattan, gelir dağılımındaki derin adaletsizlikten, işsizlik, yoksulluk ve pahalılıktan, hayat şartlarının bozukluğundan, iş cinayetlerinin politik müsebbibi olmasından, kibrinden, İslami duyarlılık adı altında insani olan her şeye duyarsızlığından, yaşam biçimlerine müdahalesinden, izin vermediği hiçbir alanda insanların nefes almasına bile müsaade etmeme eğiliminden, Kürt sorununun çözümündeki tehlikeli samimiyetsizliğinden, Roboski ve Rojava’daki nefret oluşturan tutumundan ve dış politikasındaki başarısız -maceraperest-tehlikeli çizgisinden kaynaklanan bir dizi etmenin de yer aldığını söyleyebiliriz. Ancak AKP’nin, önemli ölçüde de RTE’nin hâlâ çok sayıda emekçinin desteğini koruduğunu unutmamak gerekiyor. Soma da dâhil birçok yerdeki seçim sonuçları bu duruma işaret ediyor. AKP her ne kadar bütün karşıtlarını “ideolojik” davranmakla suçlasa da bu gücünde “ideolojinin” etkisi büyük. Yani AKP seçmeninin önemli bir bölümünün sadakati, devlet imkânlarını da sonuna kadar kullanılarak, parti etrafında örgütlenmiş sosyal destek görünümlü fitre-zekât-sadaka sistemi ve enformel ilişki ağları tarafından desteklenen ideolojik bir zemin üzerinden sağlanıyor. Bunun kırılması, topluluklara veya bireylerin toplamına yönelik sözlü çağrılarla değil, emekçi kitlelerin örgütlenmesi ve sınıf mücadelesi temelinde bu ideolojik bağın koparılıp zenginle yoksulu bir arada tutan sahte cemaat dayanışmasının parçalanmasına bağlı.

HDP’nin başarısı…

Seçimin gerçek kazananı ise her bakımdan “tarihi” yüzde 10 barajını ve de bununla birlikte pek çok engeli aşmayı başaran HDP olmuştur. Devletin bütün imkânlarının, hem de en yasadışı biçimlerde kullanıldığı, Cumhurbaşkanı’nın bütün teamüllerin, kuralların, yasal ve anayasal sınırların ötesinde doğrudan HDP’yi hedef aldığı; aslında kim olduklarını ve ilişkilerini tahminde güçlük çekmediğimiz “kontra” birimlerinin bütün kanlı provokasyonları eşliğinde yaşanan bir seçim kampanyasına rağmen parti bütün barajları aşmıştır. Kürdistan’da AKP’yi silmeyi başaran HDP, hem direnme ve mücadele gücü, hem organize olma becerisi, hem de politik-stratejik aklı ve yeteneğiyle devletin ve iktidarın bütün kumpaslarına karşı durabilmiş ve 80 milletvekili ile parlamentoya girmiştir. HDP, kitlesi üzerindeki otoritesi, saygınlığı, disiplin kurma gücü ve geleneksel sokak ve mücadele tecrübesinin yanı sıra parlamentodaki gücüyle de büyük önem kazanmıştır. Bu güç aynı zamanda, AKP’nin Kürt ulusal hareketinin tasfiyesini hedefleyen sahte “çözüm süreci” hedefine set çekecek ve artık CHP de dahil konunun bütün muhataplarını kendilerine çeki düzen vermeleri konusunda zorlayacaktır.

HDP’nin, büyük burjuvazinin, aslında farklı ve daha iyi bir sonuç vermeyeceği belli bir erken seçime karşı çıkıp düzen partilerine hararetle bir koalisyonu tavsiye ettiği bir durumda ortaya koyacağı bağımsız tutum çok önemlidir. Partinin solda gerçek bir muhalefet odağı ve giderek Türkiye çapında siyasi bir alternatife dönüşmesi buna bağlıdır. Ezilenlerin tümüne yönelik kapsayıcı tavrın “kimlikçi-kültürel” bir ekseni aşıp, ezilenlerin kahir bir ekseriyetinin sınıfsal olarak mensubu olduğu emek eksenine oturması çok önemlidir. AKP tabanının çözülmesi ve halen bu partiyi destekleyen işçi ve emekçilerin kazanılması, Türk emekçilerinin Kürt nefretinden kurtarılması buna bağlıdır. Zaten yıllardır, baraj nedeniyle, ideolojik olarak devlet partisi konumundaki CHP’ye de “emanet” olarak verilen çok sayıda oyun bu defa, “risk” de alınarak HDP’ye verilmesi ve önümüzdeki dönemde bunun kalıcı bir hale gelmesi çok önemli bir gelişme olacaktır. Liberal-reformist zaafları ve Kürt burjuvazisinin artan siyasi-sınıfsal etkisi parti içinde düzenle bütünleşme eğilimine güç verebilir. Ancak, emek ağırlıklı ve öncelikli bir politik-sınıfsal hat tabanı, taraftarları ve militanları çok büyük ölçüde zaten işçi ve emekçilerden oluşan HDP’yi toplumsal mücadelelerde ve siyasi demokrasi savaşında önümüzdeki dönem için başlıca sol alternatif haline getirebilir. HDP’nin eşitliğe, adalete ve özgürlüğe dayalı bir barış ve çözümün yanı sıra demokratikleşme bağlamında yüzde 10 barajının kaldırılması, siyasi partiler, çalışma ve sendika yasalarının değiştirilmesi, grev ve sendikal örgütlenme karşısındaki bütün yasal veya fiili engellerin kaldırılması, iş güvenliği ve güvencesinin sağlanması, iç güvenlik yasasının ve diğer baskı yasalarının kaldırılması, geçmişin her türlü hesabının sorulması vb. için vereceği mücadele, ona olan desteği artırarak kalıcı hale getirecektir. Aksi bir durum gerçekten ağır bir hayal kırıklığına yol açacaktır.

Önümüzdeki günler…

Neler olabileceğini, önümüzdeki günlerde göreceğiz, ancak yukarıda da değindiğimiz gibi, büyük burjuvazinin öncelikli talebi erken seçim falan değil, çıkarlarını savunacak, “piyasaları” rahatlatacak bir koalisyon; mesela bir AKP-CHP koalisyonu. Bu nedenle herkesi “sorumlu” (Tabii, kendisine karşı!) davranmaya davet ediyor. Gerçi ideal olan Tayyipsiz ve denetlenebilecek kadar güç kaybına uğramış bir AKP tek parti iktidarı olurdu, ancak kısmet değilmiş!

AKP cephesinde ise Davutoğlu’nun ağzından partinin en azından şimdilik bir koalisyondan yana olduğunu anlıyoruz. Ancak bu konudaki başlıca endişe, kendileriyle koalisyon kurabilecek bütün partilerin öncelikle öne sürecekleri “Tayyip Erdoğan Şartı!” Yani “Patron”un siyasi olarak pasifize edilmesi, hükümet işlerinden uzak tutulması. Bu ilk bakışta en azından bazı belli başlı parti ileri gelenleri açısından o kadar fena bir şey olmasa da, Erdoğan’ın partideki doğrudan etkisi ve gücü düşünüldüğünde kimse bunu garanti edemez. Üstelik var olan kritik durumda “Tayyipsizlik” de ciddi tehlikeler yaratabilir. Ancak diğer partiler açısından Erdoğan önderliğinde bir AKP ile koalisyon ise intihardan farksız bir durum.

(Çok affedersiniz) Cumhurun Başı’na gelince, yenilgisinin de etkisi ve öfkesiyle bir garip sessizliğe ve tekin olmayan bir sükûnete bürünmüş vaziyette. O çok bildik “kabadayı”nın yerini çok efendi ve elbette “tarafsız” bir şahsiyet almış gjbi. Herkesi “sorumlu” davranmaya davet ediyor! Ancak yine de herkes, kendisini çok ciddi tavizler karşılığında kurtarabilecek bir düzen içi uzlaşma olmadığı takdirde, başı, bütün çevresiyle birlikte fena halde derde girebilecek olan bu şahsın, başkanlığın nasıl bir zaruret olduğunu kanıtlamak için elinden gelen her türlü kötülüğü yapabileceğini biliyor. RTE, eğer bildiğimiz RTE ise öyle kolay kolay gitmez! Var olduğu bilinen devasa bir çıkarlar ağı, hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet yumağının çözülmemesi için elindeki örtülü ödeneği ve resmi-gayrı resmi imkânları ve organize güçleri de kullanabileceği rahatlıkla tahmin edilebilir. Türkiye’nin kendisinden ve başkanlığından başka bir şansı olmadığını kanıtlamak için ortalığı yangın yerine çevirebileceği konusunda hemen herkes hemfikir. Reis ve AKP açısından esas mesele çeşitli koalisyonlar, olmadı bir erken seçim, olmadı bazı gayrı meşru yollarla, hükümet etmeye uzun bir ara vermemek, iktidardan uzak düşmemek. Bunun başlıca nedenlerinden biri bir “devri sabık” (eski politika dilinde geçmişin hesabının sorulması) endişesi. Unutulmaması gereken, geçmişle son derece gerekli olan bu hesaplaşmanın bütün partiler açısından “mihenk taşı” olacağıdır.

CHP

Yeni “sosyal demokratlığını” henüz tam olarak üzerine oturtamamış ve hâlâ yeterince güven vermiyor olacak ki, bu seçimde de yerinde saymaya devam eden CHP, milletin kendilerine verdiği görevi anladığını ve bu nedenle sorumlu davranacağını derhal ilan etti. Zaten çok uzun bir aradan sonra gelen iktidar ortağı olma şansı pek tepilir cinsten değil. Bu düzen içinde ikbal ve iktidar arayan her siyasi güç, bir biçimde egemen sınıfa hizmet etmek ve ona karşı sorumlu davranmak zorundadır; biz, CHP’nin diğer “sosyal” sorumluluklarının yanı sıra bu temel sorumluluğunu da yerine getireceğine yürekten inanıyoruz! Bu arada, HDP’ye emaneten gittiği söylenen CHP oylarının, zaten uzun yıllardır CHP’ye mecburiyet nedeniyle emaneten verilen oylar olduğunu da tekrardan hatırlatalım!

MHP

Seçimlerin bir başka yükseleni de, AKP’den belli ölçülerde milliyetçi oy devşirmeyi başaran MHP. Bilinen bütün tarihsel -milli korku, panik ve endişeleri, iliklere işlemiş “beka sendromunu”, bütün karşıdevrimci umutsuzlukları kullanarak ve de yeni hiçbir şey söylemeden yüzde 16,5 oy alan ve HDP ile aynı sayıda vekil çıkartan MHP ise koalisyon şartlarını, bu arada da “çözüm sürecinin sona erdirilmesi” şartını öne sürerek erken seçim istediğini söylüyor. Ancak bu partinin, geçmişi, bakış açısı ve iktidar açlığı düşünüldüğünde, “milli sorumlulukları” gereği, bağrına taş basarak da olsa AKP veya CHP ile koalisyona girme ihtimali yabana atılmamalı. MHP her dönem, burjuva düzeninin başlıca unsurlarından olmuştur, bu normal; ancak dileğimiz, mümkün olduğunca uzun bir süre bir iç savaş aparatına veya bir provokasyon aracına dönüşmemesi!

Sevinç ve endişe…

AKP’nin en azından doğrudan ve tek başına iktidar gücünü kaybetmesi ve HDP’nin barajı aşması ülke genelinde ve özellikle de solda büyük bir sevinç ve umut yarattı. Ancak “birilerinin” bu sevinci kursağımızda bırakmak isteyeceğinden eminiz. Endişe, klasik siyasi gerilimlerle ilgili değil; onlar Allah’ın emri! Asıl mesele kendilerine yar olmayanı bizlere de yâr etmek istemeyenlerin; bir kaosu ancak başkanlık sisteminin, hatta rejiminin önleyebileceğini kanıtlayarak iktidar arayacakların; ve de uygun şartlar altında karambol ve boşluktan iktidar devşirmeye çalışacak olan klasik veya neo-klasik Bonapartist düzen güçlerinin yapabilecekleri. Son Diyarbakır cinayetleri tesadüf değil. Olaylar, iktidarın ve devlet güçlerinin doğrudan veya dolaylı sorumluluğu altında yürütülen kanlı seçim kampanyasının bir devamı. Cumhurbaşkanı’nın Kürtlere yaptığı “Faşist Kürtlerden kurtulun!” çağrısına “cuk” oturuyor. Belli ki iktidar mücadelesinin bir ayağı da Kürdün Kürde kırdırılması biçiminde yürüyecek; muhtemelen ülkenin batısını da kapsayacak bir dizi terör ve provokasyon tezgâhı eşliğinde.

Bize gelince…

Bize gelince; sadece işçi sınıfının ve kitlelerin mücadelesine güvendiğimizi söyleyerek HDP’ye verdiğimiz eleştirel seçim desteğinin boşa gitmediğini görmenin sevincini yaşıyoruz. Ancak nasıl bir dünyada, hangi memlekette ve ne tür şartlar altında yaşadığımızın da farkındayız. Her türlü demokratik hak ve özgürlük mücadelesinin içindeyiz. Nereye varılacaksa bunun ancak mücadeleyle, asıl olarak da sınıf mücadelesiyle olabileceğinin bilincindeyiz. Bu nedenle “demokratik hayaller” dünyasında yaşamıyoruz. Ve her şeyden önce bu memlekette sosyalist bir devrim hedefinin, “dört başı mamur” bir liberal veya radikal demokrasi hedefinden çok daha gerçekçi olduğunu biliyoruz. Bu nedenle, çeşitli kılıklara bürünmüş burjuva demokrasilerine karşı işçi demokrasisini savunuyoruz…

Metal sektöründe son durum

0

Bursa’da başlayan Metal işçilerinin mücadelesi devam ediyor. İlk başta fiili iş bırakmayla başlayan süreç şu günlerde görece sakin bir duruma dönüştü. Grevlerin fitilini ateşleyen Renault ve Tofaş başta olmak üzere diğer iş bırakan bütün fabrikalar işbaşı yaptı. Metal işçileri cüretkar grevleri sayesinde bütün taleplerini kabul ettiremeseler de ayağa kalkan fabrikalarda Türk Metal’i silmeyi ve kısmi kazanımlar elde etmeyi başardılar.

Onlarca fabrikaya yayılan birinci dalga metal fırtınası yerini sakin ancak içten içe kaynayan bir döneme bıraktı. İlk başlarda ne yapacağını şaşıran MESS’e bağlı patronlar Türk Traktör ve Ford’da öncü işçileri işten atarak saldırı pozisyonuna geçti. Birliklerini muhafaza eden işçiler işten atma saldırıları son bulmazsa tekrar iş bırakma silahını kullanacaklarını deklare etmiş bulunuyorlar. Bunun yanında İzmir ve Trakya’daki metal fabrikalarında da hareketlenmeler olduğu, önümüzdeki dönemin hareketli geçeceği açık olarak gözükmektedir. Son duruma göre 35-40 bine yakın işçi Türk Metal Sendikası’ndan istifa etti. İşçilerin çoğunluğu “Başka bir sendika veya yeni bir sendika mı?” sorusuna net cevap verememektedir. İşçilerin kararsız durumundan istifade etmeye çalışan patronlar Türk Metal yerine en az onun kadar gerici bir sendika olan Çelik-İş’i alternatif olarak ortaya atıyorlar. Tofaş’ta Çelik-İş ile işçilerin kafalarını karıştırmaya başlayan patronların bu oyunu üzerine Tofaş’ta işçilerin Çelik-İş’e üye olduklarını görüyoruz. Yeni bir sendika fikrine ve Birleşik Metal-İş’e karşı patronların Çelik İş’ten başka bir alternatif ortaya atamamaları metal işçilerinin bu öfkesini soğurmaya yetmeyecektir.

İzmit’te kurulu olan Enpay Metal Fabrikası’nda işçiler Türk Metal’den istifa ettikten sonra Birleşik Metal-İş’e üye oldular. Ford Otosan Gölcük’te yine işçiler tercihlerini Birleşik Metal-İş’ten yana kullanacaklarını belirttiler. Bu durum, ayağa kalkan metal işçilerinin mücadelesi açısından kritik bir öneme sahiptir. Kendi işçi temsilcilerine dayanan, işçi demokrasisini sendikalarda işletecek bir metal işçileri tablosu işçi sınıfının mücadelesinde önemli bir yapı taşı görevini görecektir. Bu açıdan sürecin sağlıklı bir biçimde devam etmesi ve sınıfın geneline yayılması için işçi demokrasisini ve fiili meşru bir hat izleyerek işçilerin kendi iradelerine dayanan bütün çıkışlarını desteklemek ve daha ileri taşımak temel sorumluluğumuzdur.

İş cinayetlerinde faili meşhurlar: Şirketler, devlet ve bilim alanı

0

Fransız halk sağlığı uzmanı, sağlık sosyoloğu Prof. Dr. Annie Thebaud-Mony İstanbul İşçi Sağlığı Ve İş Güvenliği(İSİG) Meclisi’nin davetlisi olarak geldiği İstanbul’da “İş Cinayetlerinde Faili Meşhurlar: Şirketler, Devlet ve Bilim Alanı” başlıklı bir sunum gerçekleştirdi.

Thebaud-Mony’nin sunumu öncesi İSİG meclisi adına bir konuşma gerçekleştiren Barış Gönülşen Çapa Tıp Fakültesi ve Hastanesi’nde son dönemde taşeron işçilere yönelik baskıların arttığından ve bu baskılara karşı çıkan akademisyen ya da doktorların dahi soruşturmaya uğradığından söz etti. Bu alanda herkesi dayanışmaya çağıran Gönülşen sözü akademisyen Aslı Odman’a bıraktı. Aslı Odman Thebaud-Mony’nin bugüne kadar çıkardığı kitapların kısaca sunumunu yaptı ve işçi sağlığı ve iş güvenliği mücadelesinin ulusal mücadelerle sınırlanamayacağını Annie Thebaud-Mony’le İSİG meclisinin ilişkisinin de bu bağlamda oldukça önemli olduğunu vurguladı.

Annie Thebaud-Mony sunumunda özellikle seçtiği “mesleki kanserler” konusu üzerinden örneklerle kanserin nedenleri konusunda bilgi verdi. Özellikle çok uluslu şirketlerin kendi bilim adamları üzerinden kanserin nedenlerini topluma sigara, alkol ya da kalıtsal sebeplerden kaynaklı olduğunu bilinçli bir şekilde aktardığını ifade eden Thebaud-Mony gerçekliğin ise bu durumun oldukça uzağında kaldığını yapmış oldukları bir araştırma üzerinden anlattı. Araştırmaya göre bir onkoloji kliniğinde rastgele ve gönüllü 1200 kanser hastasıyla yapılan anketlerde her hastanın çalışma yaşamının hikayesi yeniden oluşturulmuş. Kişi hangi sektörde kaç yıl çalıştı, hangi bantta duruyordu, gece mi gündüz mü çalışıyordu vb. sorularla çalışma hikayesi yeniden oluşturulan kişilerin hangi zehirli gazlara ne kadar süre maruz kaldıkları tespit edilmiş. Bu araştırma sonucunda 1200 kişiden %84’ünün kanser sebebine çalışma yaşamı boyunca soluduğu 10’dan fazla zehirli gazın sebep olduğu tespit edilmiş. Yani mesleki kanser. Thebaud-Mony bu gerçeklerin şirketler, devlet ve kimi bilim adamlarınca saklandığından, topluma anlatılmadığından gerçekten mesleki kanser olduğu halde bu tanının konulduğu oldukça az hasta olduğundan söz etti. Türkiye’de İzmir Aliağa’da gemi söküm işinde çalışan işçilerin de birden fazla zehirli gaza(asbest, kurşun, kimyasal boyalar, solvent, vb.) maruz kaldığını ve bu bölgede de birçok mesleki kanser hastası olabileceğini söyleyerek katılımcıları bu alanda bir mücadeleye hazırlıklı olmaları konusunda uyardı. Dünyanın birçok ülkesinden örnekler vererek yapılan bilimsel araştırmaları halk sağlığından yana kullanabilmenin olanaklarının her zaman varolduğunu ve bu konuda her türlü işbirliğine açık olduğunu vurgulayan Thebaud-Mony sunumunu bu şekilde sonlandırdı.

Etkinlik salonda bulunan işyeri hekimlerinin, avukatların, doktorların sorularıyla ve söyleşi kısmıyla devam etti ve söyleşi kısmından sonra sonlandırıldı.

Metal direnişinin kestiği kördüğüm

0

Yirmi yılı aşkın bir süreden beri Türkiye’deki sınıf mücadelesi üç ideolojik-politik çemberin içine sıkıştırılmış durumdaydı: İslamcılık, Türk ulusalcılığı ve Kürt ulusal hareketi. Bugün 25-35 yaş aralığındaki aktif işçilerin büyük çoğunluğu bu çemberlerin içine alınmış, politikaya ilişkin görüşleri ve deneyimleri büyük ölçüde bu ideolojiler ve akımlar tarafından belirlenmişti. 1989 Bahar eylemleri, 1990 Zonguldak maden işçileri mücadelesi, 1990-95 yıllarının güçlü ve yaygın grevleri gibi bakanların, hatta hükümetlerin düşmesine yol açmış olan mücadeleler yeni kuşak işçilerin pratik politik deneyim bagajında yer almıyordu. Burjuvazi o dönemin mücadelelerinin izini, genç işçileri ve emekçileri İslamcılık-ulusalcılık zinciriyle bağlayarak silmeye yönelmişti.

Burjuvazi bu çabasında bir ölçüde başarılı da oldu, zira “yeni dönem” sol akımın ideologları arasında kendine önemli destekçiler buldu. Bu yeni sol önce neoliberalllerin “tarihin sona erdiği” ve proletaryanın bir sınıf olarak yok olduğu yolundaki iddilarından etkilendi; ardından sınıf mücadelesi analizini terk edip “yurttaş bireylerden” oluşan topluluklar kavramını esas almaya başladı; nihayet bu sistematiğin ürünü olarak işçileri sınıf olmaktan çıkarıp bireye indirgedi, onları toplumun diğer kesimleri gibi sıradan bir toplumsal grup olarak yorumlamaya başladı. Böylece işçi sınıfının tarihsel öncülük rolü inkar edilmiş oldu, işçi ve emekçi yığınların mücadele deneyimleri ve bu mücadeleler sonucunda elde ettiği kazanımlar önemsizleştirildi. Haliyle, günümüzün proleter kuşağına deneyimlerin ve kazanımların aktarılabileceği kayışlar kopmuş oldu. Sınıf kimliğinden soyundurulan işçiler İslamcı-ulusalcı kimliklerin etki alanına itildiler.

Metal sektöründe Bursa’da başlayıp, Ankara, Eskişehir, İzmir’deki bazı diğer önemli işyerlerine sıçrayan direnişler ve eylemler, proletaryanın içine sürüklendiği bu kısır döngüyü kırmaya yönelik ilk atılımları oluşturuyor. Herşeyden önce işçiler mücadeleye kendiliklerinden atılarak bir sınıf olarak var olduklarını nesnel olarak göstermiş oldular. Direnişleri sırasında ileri sürdükleri talepler, aralarında kurdukları dayanışma ve özelllikle de başvurdukları geleneksel sınıf mücadelesi yöntemleri (grev, işgal, komiteler, vb.) onların bir “yurttaşlar topluluğu”ndan ziyade sınıf kimliğiyle hareket eden toplumsal bir kesim oluşturduklarını kanıtladı. Bu kimliğin nesnel bir olgu olmaktan çıkıp sınıf bilinci halinde billurlaşması ise elbette süreklilik gerektiren ve öncü işçilerin ve devrimci Marksizmin omuzlarına binen bir görev.

Direnişlerin ikinci önemli özelliği, işçilerin yalnızca patrona değil, ama aynı zamanda sendika bürokrasisine karşı mücadele etmeleri oldu. Emperyalist çağda sendikaların devletle bütünleşme eğiliminde olduğu bilinen bir gerçek. Bu eğilim Türkiye’de rejimin yarı Bonapartist karakteri nedeniyle, sendikaların o rejimin birer kurumu haline dönüşmeleri biçiminde işliyor. Genel olarak Türk-İş ve özel olarak da Türk Metal bu eğilimin belirgin ifadeleri. Direnişçi işçiler bu gerçeği de sınıfsal içgüdüleriyle yakaladılar. Onlar için sorun Türk Metal’deki birkaç gerici, karşıdevrimci bürokratın ihanetinin ötesinde, sendikanın bir kurum olarak devlet ve rejimle olan iç içeliğiydi. Bu nedenle de toplu istifalara yöneldiler. Onların bu adımı ülkedeki sendikal mücadelede yeni bir dönem başlatmaya gebedir.

Sendikaları devletle bütünleşmeye doğru iten basınç kuşkusuz kendini “ilerici”, “devrimci” olarak tanımlayan sendikalar üzerinde de işliyor. Bu kaymanın ilk işareti ise, programının tüm ilerici yanlarına rağmen, sendika önderliğinin bürokratlaşmaya başlaması oluyor. Yöneticiler, tabandaki işçinin haklı talepleri ve bu talepler uğruna mücadelenin gerektirdiği özveriler ve tehlikeler ile “sendikanın bekası ve büyütülmesi” kaygısının oluşturduğu ikilem arasına sıkışıyorlar ve ikinci tercihe doğru itiliyorlar. Bu da tabii yönetimin taban basıncını giderebilmek ya da azaltabilmek için bürokratik yöntemlere başvurmasına, sendika içi demokrasiyi ilga etmesine ve devrimci önderlik görevinden çok patron ile işçi arasında “arabulucu” rolü üstlenmesine zemin hazırlıyor. Metal işkolundaki sözleşmeler ve direnişler döneminde Birleşik Metal-İş’in gösterdiği atıl ve ürkek tutum onun tehlikeli bir bürokratikleşme sürecinde olduğuna işaret ediyor. Direnişçi metal işçilerinin bu sendika hakkında gene sınıf içgüdüleriyle duydukları kuşkular da büyük ölçüde sendikanın bu durumundan kaynaklanıyor.

Metal direnişi henüz beklenen sonuçlarına ulaşmış değil. Bu sadece taleplerinin gerçekleşip gerçekleşmemesi açısından değil, zira bugünkü ilk dalga kısmi zaferlerle ve bir dizi zorluk ve karşı saldırılarla birlikte bir anlamda dinecek. Daha önemli olan, bu mücadelenin politik ve sendikal düzlemlerde yeni ileri olasılıklar yaratıp yaratamayacağı. Bu yazı yayımlandığında 7 Haziran seçimleri tamamlanmış olacak. Her seçim, sınıf mücadelesinin çarpıtılmış bir yansımasını sunduğundan, direniş bölgelerindeki sonuçların ayrıntılı bir biçimde incelenmesi, mücadelelerin politik düzlemdeki yansımasının ilk işaretlerini verecek. Ama bu elbette sadece ilk belirtilerin görülmesine yardımcı olacaktır, zira metal direnişinin politik ileriliğini billurlaştıracak olan devrimci öncünün politik faaliyeti ve parti inşası çabaları olacaktır.

Metal direnişinin beklenen bir diğer sonucu da, sendikal mücadelenin hangi biçim altında sürdürüleceği olacak. Başından beri söylediğimiz gibi, işçilerin mücadele sırasında geliştirdikleri işçi demokrasisi yöntemleri son derece ileri adımlar ve sınıf adına yeni kazanımlardır. Bu yöntemlerin sendikal örgütlenme halinde yapısallaşması, ülkedeki sendikal mücadeleye önemli ve tarihsel bir katkı sağlayacaktır. Bu katkının, sınıfın sendikal düzeydeki bölünmüşlüğünün aşılmasına da yardımcı olması gerekiyor. Bu anlamda bizim önerimiz, Birleşik Metal-İş’in derhal bir olağanüstü kongre toplayarak, direnişin öncüsünü, mücadele yöntemlerini ve işçi demokrasisi uygulamalarını kendi içine çekecek biçimde direnişçi işçilerle birleşmeye yönelmesidir. Bundan doğacak olan ise yepyeni, dinamik ve işçi sınıfının geleneksel yöntemlerini işlerliğe koyan bir sendika olacaktır.

Şimdi devrimci Marksistler olarak görevimiz, metal direnişinin deneyimlerini yaygınlaştırmak ve bunları devrimci partimizin inşasında harekete geçirmektir.

نداء من أجل دعم الثورة السورية

0

قوى وأحزاب يسارية شاركت في المنتدى الاجتماعي العالمي هذا العام 2015، أن تعيد التأكيد على دعمها للثورة، ومن ثم العمل على عقد لقاء يجمع كل الأحزاب والقوى اليسارية والمنظّمات الاجتماعية والنقابات وحركات التّضامن التي تدعم الثورة ومستعدة للدفاع عن الشعب السوري، وعن حقه في إسقاط النظام، يعقد في استنبول في يوليو من ذا العام،

Convocatoria para el apoyo a la Revolución en Siria

0

En continuidad con las actividades en apoyo a la revolución siria en el Foro Social Mundial (FSM), en marzo de 2013, fuerzas y partidos de izquierda en el FSM 2015 consideraron necesario ratificar y reforzar su apoyo esta Revolución; y se comprometen a hacer todo lo posible para organizar una encuentro en Estambul en julio de este año, reuniendo a todas las fuerzas y los partidos de izquierda, organizaciones sociales, sindicatos y movimientos de solidaridad que apoyan la Revolución Siria, y que están dispuestos a defender al pueblo sirio en su lucha por la revolución y su derecho a derrocar el sangriento régimen de Al-Asad.

Call to support the revolution in Syria

0

Following up the activities in support of the Syrian revolution at the World Social Forum (WSF), in March 2013, forces and leftist parties in the WSF 2015 considered it necessary to ratify and strengthen their support to this Revolution; and pledge to do everything possible to organise a meeting in Istanbul in July this year, bringing together all forces and leftist parties, social organisations, trade unions and solidarity movements supporting the Syrian revolution, and who are willing to defend the Syrian people in their struggle for the revolution their right to overthrow the blood thirsty regime of al-Assad.

Appel pour le soutien de la Révolution Syrienne

0

En continuité avec les activités tenus pour le soutien de la Révolution Syrienne lors du Forum Social Mondial (FSM) en mars 2013, des Forces et des partis de Gauche participants au FSM de cette année 2015 ont jugé nécessaire de confirmer et de souligner leur soutien à cette Révolution ; et s’engagent à déployer tous les efforts nécessaires pour l’organisation d’un rassemblement à Istanbul le mois de juillet de cette année réunissant tous les Forces et les partis de Gauche, les organisations sociaux, les syndicats et les mouvements de solidarité qui soutiennent la Révolution Syrienne, et qui sont prêts à défendre le peuple Syrien dans sa lutte pour la Révolution et son droit pour la démolition du régime sanguinaire d’El Assad.

Suriye devrimine destek çağrısı

0

Translate

Mart 2013’teki Dünya Sosyal Forumu (DSF) kapsamında Suriye devrimine destek adına yapılan etkinliklerin devamı doğrultusunda, bu sene DSF’ye katılan sol güçler ve partiler, devrime olan desteklerini tekrar ortaya koymanın ve altını çizmenin gerekliliğine karar verdiler ve Suriye devrimini destekleyen, Suriye halkının devrim ve kanlı Esad rejiminin devrilmesi yolundaki mücadelesini savunmaya hazır olan tüm sol güç ve partileri, toplumsal örgütleri, sendikaları ve dayanışma hareketlerini Temmuz 2015’te İstanbul’da biraraya getirecek bir toplantının örgütlenmesi için gerekli tüm çabaları ortaya koymaktalar.

İkinci yıldönümünde Gezi isyanı

0

“Gezi”den bu yana iki yıl geçti; yani henüz “tarih” olduğu söylenemese de Taksim’de başlayıp bütün yurt sathına yayılan ve milyonlarca kişinin katılımıyla 2013 yazı boyunca süren mücadelenin tarihsel önemi ve bugüne etkisi tartışılmaz. İşçi Cephesi’nin geçen yılki sayılarından birinde yayımlanan “Bir İçsavaş Rejimine Doğru” adlı yazıda şöyle bir tespitte bulunmuşuz: “… Başbakan’ın talihinin dönüm noktası, bütün bir 2013 yazı boyunca sürüp giden Gezi olaylarıdır. Gezi, Başbakan’ın, tabiri caizse ‘şakulünü kaydıran’ dönemeçtir. Artık her şeyi denetlediğini, belki de sonsuz ve sorunsuz iktidarını müjdeleyen ilahi mesajın geldiğini bile düşündüğü bir noktada yaşadığı büyük hayal kırıklığı ve manevi yıkım nedeniyle siyasi aklını kaybetmiş ve içgüdüleriyle davranmaya başlamıştır. (Bunu İslami ‘fabrika ayarlarına’ dönüş olarak tanımlayanlar da var!) Başbakan’ın denge kaybına uğramasına yol açan önemli bir neden, Gezi’nin, bir başkanlık rejiminin Türkiye’de nelere yol açabileceğini de ortaya koyarak, Başbakan’ın ‘Türkiye usulü başkanlık’ planlarını altüst etmesidir. Bunun sıradan bir durum olmadığı açık. ‘Başkanlık sistemi’ Türkiye’de sağın hegemonik, ebedi ve otoriter iktidarının Erdoğan eliyle inşa edilmesi anlamına geliyordu; yani sadece Başbakan’ın kişisel ve denetlenemez iktidarıyla sınırlı kalmayan ‘tarihsel’ bir adım olacaktı. Bu nedenle Gezi’nin Başbakan’ın ruhunda yol açtığı yıkım ve öfke zannedildiğinden daha büyüktür.”

Davutoğlu’nun patronlara ibretlik asgari ücret yakarışı!

0

Başbakan Davutoğlu birkaç gün önce Türkiye’nin önde gelen patronlarıyla buluşmuş. Büyük patronlardan birinin evinde gerçekleşen buluşma gece yarılarına kadar sürmüş. “Gizli Zirve”nin gündemi HDP ve asgari ücretmiş! Davutoğlu TÜSİAD’ın ağır toplarına, “Asgari ücreti belirleyen hükümet değil, iş çevreleridir. TÜSİAD eğer beğeniyorsa çıksın Kılıçdaroğlu’nun önerilerini desteklesin ve yeni bir rakam belirlesinler. Ama dürüst de olsunlar, açık konuşsunlar. Asgari ücret 1500 lira olursa kaç iş yeri kapanır?” demiş. Türkçesi Davutoğlu; 12 yıldır sizin kasalarınızı doldurduk, işçiyi, emekliyi, yoksulu ezdik, şimdi CHP’si, MHP’si, HDP’si asgari ücreti şu kadar yapacağız, emekliye şu kadar vereceğiz diyorlar, biz bir şey diyemiyoruz ve eriyoruz aman topa girin de bizi kurtarın, demeye getirmiş.

Metal Grevi Ankara’ya Sıçradı

0

Bursa Renault fabrikasında başlayan metal direnişi Ankara Türk Traktör fabrikasına sıçradı. 21 Mayıs’ta greve başlayan işçiler direnişlerini fabrikanın önüne kurdukları çadırlarda sürdürüyorlar. Talepleri Bursa’daki diğer direnişlerinkiyle aynı, ücretlerde iyileştirme, eylemci işçilerin işlerinden atılmaması, sendika tercihlerine karışılmaması, çalışma koşullarının iyileştirilmesi.

Metal direnişinin kalesi Reno’da üretim başladı

0

Reno’da bir kaç gündür devam eden pazarlık görüşmelerinin sonuncusu dün yapıldı. İşçi temsilcileri yönetimin önerilerini işçilere sundular ve sandık kurulup oylama yapıldı. Oylama sonucunda direnişe devam kararı çıktı. Fakat sermaye boş durmayıp önce işçilerle anlaşma sağlanmış gibi göstererek 8-4 vardiyası üretime geçsin diye mesaj attı. Daha sonra çeşitli oyunlar oynayarak işçilerin kafası karıştırılıp birlikteliğini bozdu ve işçiler birer birer üretime geçti. Kendiliğinden gelişen bu metal direnişinin bir önderliğinin olmayışı, buna karşın patronların MESS çatısı altındaki örgütlülüğü süreci bu noktaya getirdi. Reno’daki arkadaşımızdan aldığımız bilgilere göre hala büyük huzursuzluklar var. 1998’den ders çıkararak ülke geneline yayılan bu direnişi hazırlayanlar, bu eylemden de ders çıkaracaklar. Türkiye solunun da kendine düşen dersleri bu direnişten çıkaracağını umuyoruz. Biz kendi adımıza sürecin bitmediğini düşünüyoruz ve buna yönelik çalışmalarımıza devam edeceğiz.

Kaynak: Reno’dan bir işçi

Metal sektöründen gün gün son haberleri okumak için tıklayın.

İşverenin türlü oyunlarıyla işbaşı yapmaya zorlanan işçiler sonunda fiilen bir anlaşma yapıp kısmi de olsa kazanım elde etmiş oldular.

Varılan anlaşma sonucu alınan 9 karar

  1. Hiçbir işçi işten atılmayacak.
  2. İşçileri şikayet etmekten vazgeçilecek.
  3. Sendikal haklar tanınacak.
  4. Son toplu iş sözleşmeleri ve çalışanların konuyla ilgili talepleri ile kıdem ve saat ücretleri dikkate alınarak bir ay içinde iyileştirme amacıyla analiz yapılacak. Düşük aylık ücret alanlara daha yüksek ve yüksek aylık ücret alanlara daha düşük prim olmak üzere ayrıştırılma yapılacak ve iç kategorizasyon sistemindeki geçişleri hızlandırma üzerine çalışılacak.
  5. 4’üncü madde kapsamında 1 hafta içinde tüm çalışanlara bin lira avans ödemesi yapılacak.
  6. Her yıl sonunda çalışanlara kalite işgüvenliği ve üretim adetleri hedeflerine bağlı olarak performans primi verilecek; prim miktarı asgari net 600TL olacak.
  7. İşyerinde çalışan ancak mevcut toplu iş sözleşmesinde dayanışma aidatı ödemek suretiyle yararlanan sendikasız işçilerin serbestçe sözcü seçmeleri halinde, yasal mevzuat çerçevesinde seçilen sözcüler, işçi-işveren arasındaki iletişimi sağlamak amacıyla muhatap kabul edilecekler ve mevcut sözcüler seçime kadar işçi-işveren arasındaki iletişimi sağlamak amacıyla muhatap olacaklar.
  8. Banka maaş ödemeleri promosyonu olarak işçilere net 480TL prim ödenecek.
  9. Oyak Renault süreç içerisinde yaşadığı zararla ilgili çalışanlardan hiçbir talepte bulunmayacak. Aynı şekilde çalışanlar da süreçle ilgili Oyak Renault’dan şikayetçi olmayacak.

“7 Haziran Seçimleri ve Sınıf Tavrı” etkinliği gerçekleştirildi

0

İDP Girişimi “Seçimler ve Sınıf Tavrı” etkinliğini geçtiğimiz Pazar günü Beyoğlu’nda gerçekleştirdi. Yaklaşan 7 Haziran Genel Seçimine ilişkin genel politik durumun, bu durum içerisinde sınıfın yerinin ve tavrının konuşulduğu etkinliğe direnişte olan metal işçilerini selamlayarak başlandı.

Grand Hyatt ve Dora Otel eyleminden metal direnişine selam

0

Tüm Emek Sen’de örgütlenerek sendikalı olmak isteyen Dora Otel işçileri işten çıkarılmıştı. Grand Hyatt Otel işçileri de taşeron çalışmaya karşı çıkmış ve sendikalı olmak için başlattıkları Tüm Emek Sen’de sendikal mücadeleyi örgütlemişlerdi. Bunun sonucu olarak Grand Hyatt Otel’de 23 işçi, 7 Nisan günü işten çıkarılmıştı. İşe dönüş ve sendika hakları için Grand Hyatt ve Dora Otel işçileri birlikte mücadelelerini sürdürüyor. Her pazar olduğu gibi 24 Mayıs Pazar günü Talimhane, oteller bölgesinde bir araya gelen işçiler ve sınıf dostları, önce Grand Hyatt Otel önünde eylem gerçekleştirdi. Grand Hyatt Otel önünde basın açıklaması yapıldı. Açıklamayı işten atılan Grand Hyatt işçisi Şengül Basık okudu.

Bursa metal direnişi ve yeni olanaklar

0

Bursa’da başlayan metal grevi Kocaeli ve Ankaraya da yayılmış ve Tofaş ve Mako’da kazanımlar da elde edilmiş durumda. Kocaeli’nde Ford, Ankara’da Türk Traktör’de de üretim durdu. Direniş sırasında Bursa’da Renault ve Tofaş başta olmak üzere 5 fabrikada grev vardı. Buna Ford ve Türk Traktör eklenince iş bırakma eylemi yapan işçilerin sayısı 25 bini buluyordu.

Metal direnişi sendikal alanda bir yeniden örgütlenme dönemi başlatacak

0

Bursa metal işçilerinin direnişi yeni ve olasılıkla mevcut halinin son aşamasına giriyor. Mücadele belki de işçilerin istedikleri hedeflere tam anlamıyla ulaşmış olmayacak, ama daha şimdiden parça parça zaferler elde ediliyor. Her şeyden önce işverenlerin Türk Metal’i atlayarak doğrudan işçi temsilcileriyle masaya oturtulmuş olması başlı başına bir kazanım. Metal işçisi bunu çelik iradesiyle başarmıştır.

Renault’da işveren örgtünün (MESS) engellemesi sonucunda henüz işçinin kabul edebileceği bir anlaşmaya varılamadı. TOFAŞ’ta ise işveren ücret iyileştirmesine ilişkin “namus sözü” vererek direnişçileri ikna etmeye -ve tabii bir yandan da bölmeye- çalışıyor. Coşkunöz’de ise Bosch fabrikasında uygulanan ücretler kadar olmasa da, işçilerin onayladığı belli bir oranda zam alınmış durumda. İşçiler Türk Metal Sendikası’nı dışlıyorlar, ama yeni bir sözleşme imzalamak için 2017 yılına kadar var olan sözleşmenin dolmasını bekleyecekler ve ardından istedikleri sendika ile birlikte yeniden masaya oturacaklar. Ayrıca çalışanların işten çıkartılmayacakları konusunda da anlaşma sağlandı. Bunlar da, kısmi de olsa önemli zaferlerdir. İşçinin kendi sınıf gücünü, bilincine iyiden iyiye yerleştirmesini sağlayacak başarılardır.

Partinin Politikleştirilmesi

0

Okurlarımızla paylaştığımız bu metin, Dördüncü Enternasyonal’in başlıca önderlerinden Arjantinli devrimci Nahuel Moreno’nun (1924-1987) büyük önem atfettiği bir konuyla “Partinin Politikleştirilmesi” sorunuyla ilişkili. Metin, temel olarak 1984 yılında Arjantin partisinin faaliyetler raporuna dayansa da, yazarınca 1986 yılında bir kez daha gözden geçirildi.

Moreno’nun sorunu ele alış yöntemi, “Partinin tarihsel hedefi, devrimi yapması için işçi sınıfını ve halk yığınlarını politikleştirmektir.” sözünde özetlenebilir.

Resistance of metal workers will start a period of reorganization in union field

0

The resistance of metal workers in Bursa is moving to the new and the last phase of its current situation. Maybe the struggle won’t reach the targets of the workers exactly; however, victories have already started to be obtained in parts. Employers are convinced to negotiate directly with the workers’ representatives by leaving Türk Metal (Turkish Metal Trade Union) out. This, above all, is an acquisition in itself and metal workers achieved it with their strong will.

Metal direnişi işçi sınıfına örnek oluşturuyor

0

İşçi sınıfı hareketi tarihsel bir an yaşıyor. Bursa’da Renault fabrikası işçilerinin başlattığı ücret direnişi, bir anda bölgedeki diğer metal işyerlerini de sararak (Tofaş, Coşkunöz, Mako, Ototrim) son yirmi yılın en önemli işçi seferberliğine dönüşmüş durumda. Bir grup cesur ve atılgan proleterin Türk Metal’in hain bürokratlarına karşı tepkisi hızla ve kendiliğinden biçimde binlerce işçiyi ayağa kaldırarak sınıfın üzerinde epeyden beri birikmiş olan durağanlık tozunu silip süpürdü. Şimdilik iş bırakmamış olan onlarca işyerinden ve diğer işkollarından da direnişçi işçilere yönelik dayanışma girişimleri akıyor. Metal işçilerinin bu kitlesel seferberliği ülke çapında emekçilerin sempati ve desteğini kazanarak sınıf mücadelesinin öncü gücüne dönüşüyor.

HDP’ye dönük saldırıların sorumlusu AKP’dir! AKP derhal kışkırtıcılığa son vermelidir!

0

HDP’ye yönelik saldırılar son bulmuyor. Hemen her gün yeni saldırılar gerçekleşiyor. Bugün de Adana ve Mersin’de HDP binalarına yönelik yeni saldırılar gerçekleşti; maddi hasar meydana geldi, yaralananlar oldu.

Son bir ayda gerçekleştirilen saldırıların sayısı 60’ın üzerine çıkmış durumda. Tartışmasız şekilde bu saldırıların sorumlusu AKP’dir! Cumhurbaşkanı Erdoğan HDP’yi sürekli şekilde terör örgütünün uzantısı, terör destekli parti olarak işaret ederken, Başbakan Davutoğlu da HDP’ye terör ve şiddet çetesi demekten çekinmemektedir. AKP Genel Başkan Yardımcısı Yalçın Akdoğan işi HDP’nin barajı geçmesinin tehlikeli olduğu, mutlaka baraj altında kalması gerektiği noktasına kadar getirmiştir. Bu açıklamaların HDP’ye yönelik saldırıların işaret fişeği olduğu açıktır.

Reno fabrikasında çalışan bir işçiyle sohbet

0

Bursa’daki metal direnişinin kıvılcımını çakan Reno fabrikasında, montaj bölümünde çalışan Meslek Liseli genç bir işçiyle Reno direnişini konuştuk. Sürecin son haline ayna tutabilecek bu sohbeti aktarıyoruz.

Koç Üniversitesi’nde eylem süreci devam ediyor

0

Koç Üniversitesi öğrencileri, asistanları, temizlik işçileri, öğretim üyeleri ve büro emekçileri tarafından 27 Mart 2015 tarihinde geniş katılımlı bir forum gerçekleştirilmiş ve karşılaşılan sorunların genel bir değerlendirilmesi yapılmıştı. Forumun sonunda ise 2 Nisan 2013 direnişinin yıldönümünde bir eylem yapma kararı alınmıştı. 2 Nisan 2015 tarihinde iki yüzü aşkın bir kitle ile sloganlar eşliğinde bir yürüyüş gerçekleştirilmiş, çeşitli talepler dile getirilmişti. Fakat taleplere yönelik olarak üniversite yönetiminin herhangi bir adım atmaması üzerine, üniversite bileşenleri bir imza kampanyası başlatmaya karar verdi. 1000’i aşkın işçinin, öğrencinin, akademisyenin ve asistanın altına imza attığı taleplerin, 13 Mayıs 2015 tarihinde düzenlenen bir eylem ile rektörlüğe teslim edilmesi kararlaştırıldı.