Sırp kökenli elektrofizik uzmanı Nikola Tesla’nın dehası üzerine son zamanlarda sıkça yazılıp çizildi. Denebilir ki bu deha hayatı boyunca çok az huzur bulabildi, yaşadığı yerlerden defalarca kovuldu, birçok hükümet kendisini bir tehdit olarak algıladı. Ancak en önemlisi, bilime yaptığı katkılar ve geliştirdiği ufuk açıcı yorumlamalar, kibirli bir hırsız ve aynı zamanda da mafya olan Thomas Edison tarafından çalındı. Tesla’nın kendisi uzun bir süre boyunca unutuldu, ismi çok az telaffuz edildi, çığır açıcı çalışmaları kasten saklandı.
21st of August. Two years after the chemical attack massacre in Goutha, Syria
Break the siege on the Syrian revolution! With the people of Syria: Down with Bashar, Daesh and the imperialist interventions!
August 21 marks the second anniversary of the chemical slaughter which took place in Ghouta, on the outskirts of Damascus. The chemical attack of Bashar al Assad’s regime killed in a matter of minutes, more than a thousand people, most of whom were women and children who were sleeping peacefully in East and West Ghouta. Like other massacres, this chemical slaughter has happened and the culprit remains unpunished.
21 Ağustos. Suriye’de, Guta’da kimyasal saldırı katliamının ikinci yıldönümü
Suriye devriminin üzerindeki kuşatmayı kıralım! Suriye halklarının yanındayız! Esad’a, IŞİD’e ve emperyalist müdahalelere hayır!
21 Ağustos, Şam’ın Guta bölgesinde gerçekleşen kimyasal saldırının ikinci yıldönümüne tekabül ediyor. Esad rejiminin kimyasal saldırısı, Doğu ve Batı Guta’da çoğunluğu o sırada sakince uyuyan kadınlar ve çocuklar olmak üzere binden fazla kişiyi birkaç dakika içinde öldürdü. Diğer pek çok katliam gibi, kimyasal katliam da hayata geçirildikten sonra sorumluları cezasız kalmaya devam ediyor.
Appel à la lutte unie contre la terreur d’Etat et les plans de guerre !
Nous avions indiqué que les élections législatives du 7 juin dans lesquelles le HDP a pratiquement abrogé le seuil électoral en obtenant 13 % des voix et a empêché l’AKP d’obtenir la majorité parlementaire, étaient terminées par le refus des ambitions d’Erdoğan pour un régime présidentiel ; puis nous avions ajouté : Erdoğan n’a pas renoncé à ses ambitions et continuera à faire tout son possible pour les réaliser.
Para parar la violencia del Estado y los planes de guerra, ¡Unir las luchas!
Las elecciones generales del 7 de junio, en que el Partido Democrático de los Pueblos (HDP en las siglas turcas) obtuvo el 13% de los votos superando el listón electoral del 10% e impidiendo así que el Partido de Justicia y Desarrollo (AKP) poseyera la mayoría absoluta en el parlamento, también fue un rechazo al proyecto del Presidente Tayyip Erdogan de construir un régimen presidencial. Pero Erdogan no renuncia a su plan de convertirse en un presidente todopoderoso y trata de alcanzar su objetivo con todas la medidas que tiene a su disposición.
Devlet terörünü ve savaş planlarını durdurmak için birleşik mücadeleye!
HDP’nin yüzde 13 oy alarak seçim barajını fiili olarak geçersiz kıldığı ve AKP’nin tek başına iktidar olmasını engellediği 7 Haziran seçimlerinin, aynı zamanda Erdoğan’ın Başkanlık rejiminin reddi ile sonuçlandığını ifade edip eklemiştik: Erdoğan başkanlık ideallerinden vazgeçmemiştir ve bunun için elinden geleni yapmaya devam edecektir.
“Kara Üçleme: Hayat Berbat, Güneş Bize Haram, Ecel Terleri!”
Bu başlık, Fransız yazar Leo Malet’nin “Kara Üçlemesi”ndeki romanların adlarından alınmıştır ve hepsi Türkiye’nin yakın-uzak siyasal ve toplumsal tarihinin ana başlıkları gibidir. Bugün de, memleketin geleceğine dair bir umut beslememize yol açan ne varsa, her türlü kirli, karanlık ve kanlı ilişki ve tezgâhın politik ifadesi durumundaki bir iktidarın saldırısı altındadır. Hayatımız artık iyiden iyiye bir “kara roman” konusu haline gelmiştir…
İnsanca yaşanacak ücret, insana yaraşır onurlu bir yaşam için mücadeleye!
Yılın ikinci yarısı geldi çattı ve asgari ücretle çalışan milyonlarca işçi yılbaşında belirlenmiş olan zammına kavuşacak: Tamı tamına 51 tl! 949 TL olan asgari ücrete yapılan bu zamla birlikte ülkemizde asgari ücret net 1000 tl’ye yükseliyor. Yine milyonlarca işçi ve ailesi açlık sınırının dahi altında olan bu rakamla yaşamaya mahkûm ediliyor. Sözde kişi başına düşen gelir artıyor gibi gösterilse de gerçeğin bu olmadığını yaşamlarımızdan biliyoruz.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyoal (UIT-CI): Kahrolsun sivil-askeri diktatörlük!
Eski Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, Kahire’deki Mısır ceza mahkemesi tarafından, 16 Mayıs tarihinde geçici olarak ölüm cezasına çarptırıldı. Temyiz mahkemesi Haziran ayında kararını onadı. Ayrıca Müslüman Kardeşler’in parlamentodaki siyasi kolu Saad Katatni, onun başkan yardımcısı Essam El-Eriyen ve önde gelen İslami vaiz Yusuf el Karadavi, gıyaben yargılanarak casusluk için ölüm cezasına mahkum edildi. Mursi, Müslüman Kardeşler’in diğer 105 üyesiyle birlikte, idama mahkum edildi. Mursi ve MK liderleri, Hamas ve Hizbullah savaşçılarının bir sözde “uçuşu” için yardım “tedarik etme” gibi acımasız suçlamalar aldılar.
Suruç’tan sonra: Rejim nereye..!

Çok kısa bir süre önce bütün memleketi, “güvenli bölgenin” öyle Cerablus’ta falan değil, Ankara-Beştepe’de kurulması gerektiği, Türkiye ile Beştepe arasında bir “tampon bölge” kurulmasının şart olduğu konusunda uyarmıştık! Hatta çok daha önce RTE’nin başkanlığının bu ülkede bir nevi “iç savaş rejimi” anlamına geleceğini de söylemiştik. Beştepe’ye “güvenli bölge” kurulamadı; hem de AKP’nin tek başına iktidarı şansını kaybettiği, hükümetin “topal ördek” konumunda olduğu bir dönemde. Elbette bedeli ödenecekti, ödeniyor da…
Serapool işçileriyle söyleşi
“Bu direnişin suyunu içtik ya artık rahat durmaz o su!”
İşçi Cephesi gazetesi olarak kötü çalışma koşulları ve düşük ücretlere karşı DİSK’e bağlı Cam Keramik İş’te örgütlenen ve sendikalaşma haklarını kullandıkları için işten atılan Serapool işçilerini fabrika önüne kurdukları çadırlarında ziyaret ettik. Direnişçi işçiler ile çalışma koşullarını, sendikada örgütlenme süreçlerini ve devam eden direnişlerini konuştuğumuz röportajı siz okurlarımızla paylaşıyoruz. Ufak bir hatırlatma: 28 Temmuz Salı günü Kartal Adliyesi’nde direnişçi işçiler ile patron arasındaki mahkemenin duruşması olacak. İşçiler tüm destekçilerini saat 10:00’da Kartal Adliyesi’nin önüne bekliyorlar.
Ece Dinç kadınların omuzlarında uğurlandı
Kobane’nin yeniden inşası için yola çıkan Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) üyelerine Suruç’ta korkunç bir saldırı düzenlenmiş ve 32 kişi hayatını kaybetmişti. Hayatını kaybedenlerden biri olan Ece Dinç henüz 19 yaşındaydı.
Suruç’taki katliamı lanetliyoruz! Saldırının siyasi sorumlusu AKP hükümetidir!
Kobane’nin inşa çalışmalarına katkı sunmak üzere yola çıkan Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) üyesi gençlerin Suruç’ta, Amara Kültür Merkezi önünde gerçekleştirdikleri basın açıklamasına yapılan bombalı saldırı sonucu en az 28 kişi hayatını kaybetti ve 100’e yakın kişi yaralandı.
Istanbul Declaration: Break the siege on the Syrian revolution! With the people of Syria: down with Bashar, Daesh and the imperialist interventions!
In March 2011, in the midst of the revolutionary wave unfolding in the region, the masses of workers, youth and poor peasants of Syria invaded the streets against the dictatorship of Bashar al-Assad. Assad, in return, responded to these peaceful protests with fierce repression: use of live ammunition, arrests, torture, murder and the launch of explosive barrel bombs and chemical weapons against entire neighborhoods… After four years since the start of the revolution, the population of Syria has already paid a severe price for their fight for freedom: More than 300 thousand people have been killed, of whom %95 were murdered by the Assad forces. The numbers of the injured, arrested and missing are still unknown though it could be at least half a million in total.
İstanbul deklarasyonu: Suriye devriminin üzerindeki kuşatmayı kıralım! Suriye halklarının yanındayız: Esad’a, IŞİD’e ve emperyalist müdahalelere hayır!
Farklı kıtalardan enternasyonalistlerin ve Suriyeli devrimcilerin katılımıyla 11-12 Temmuz tarihlerinde İstanbul’da Suriye devrimine desteği büyütmek amacıyla gerçekleşen uluslararası toplantının sonuç deklarasyonu.
Mart 2011’de, bölgede yükselen devrimci dalgayla beraber Suriyeli emekçiler, gençler ve yoksul köylüler kitlesel bir biçimde sokaklara inerek Beşşar Esad diktatörlüğüne karşı mücadeleye atıldılar.
Londra metrosunda grev
Londra metrosunda 20 bin işçi ücretlerin düşüklüğü ve fazla mesai saatlerine karşı bir günlük greve gitti.
Eylül ayında mevcut 11 metro hattından 5’inin 24 saat hizmet vereceğinin açıklanmasının ardından yeni mesai düzenlemelerine isyan eden işçiler, örgütlü oldukları 4 sendikada da grev kararını aldırdı. Grev süresince 270 durakta da herhangi bir hizmet verilmediği için Londra halkı otobüslere yöneldi. Bu da gün boyu otobüs duraklarında kuyruklar oluşmasına ve trafiğe neden oldu. Grev aynı zamanda 2002 yılından beri bütün metro hatlarını durduran ilk grev olmasıyla önem taşıyor.
Eğitimde krizin son halkası: TEOG
MEB tarafından geçen yıl uygulanmaya başlayan Temel Eğitimden Orta Öğretime Geçiş (TEOG) sınavının ikincisi gerçekleştirildi. Sonuçları açıklanan sınavla birlikte hükümetin 13 yıl boyunca uyguladığı liselere giriş sınavlarının bilançosunun alınması gerekiyor. Her ne kadar Milli Eğitim Bakanlığı’nın yetkili isimleri bu sınavla ilgili hedeflerin gerçekleştirildiğini söylese de işin iç yüzü farklı olguları gösteriyor. Sürekli değiştirilen sistemler, iptal edilen sorular, sınav döneminde yürütmeyi durdurma kararlarından doğan belirsizlik, tercihlerde yaşanan skandallar TEOG sınavının öğrencilere bıraktığı enkaz niteliğinde bir miras oldu.
MESS grevi anlamamış!
Senenin başında Birleşik Metal-İş (BMİS)’e bağlı fabrikalarda yaşanan kitlesel grev, henüz hafızalarda tazeyken, geçtiğimiz aylarda Türk Metal’e bağlı binlerce işçi, fiilî bir grev başlattılar. BMİS’in, grevi, kısmî kazanımlar sonrasında hükümet zoruyla bitirmesinin ardından, metal fabrikası patronlarına vurulan bu ikinci darbenin etkisi hâlâ sürmekte. Fakat ilk sarsıntıyı az yara ile atlatan patronlar, metal işçilerinin sendikasız çıktıkları yorucu grevden, bitkin düşmesini de fırsat bilerek karşı hamle yapmış bulunmaktalar.
İnşaat işçileri eylemde
Bulut İnşaat firmasına bağlı Esenyurt’taki Gümüş City şantiyesinde çalışan işçiler taşeron firmanın 4 aydır maaşları ödememesi üzerine eyleme geçti.
Avcılar’da bulunan Bulut İnşaat binası önünde eylem yapan işçiler, taşeron firma tarafından maaşlarının ödenmediği gibi, her türlü yıldırma ve caydırma yöntemleriyle susturulmaya ve köle gibi çalıştırılmaya zorlandıklarını söylediler.
Kadın cinayetleri nasıl duracak?
Boşanmak istediği için, dayağa, şiddete hayır dediği için kadınlar öldürülmeye devam ediyor. Katiller sıradan erkekler; eşler, kocalar, ağabeyler, hatta bazıları kadın cinayetlerine karşı protestolara dahi katılan erkekler* Erkekler eşlerine şiddetle kalmıyor, kadınların avukatlarını, korumalarını dahi öldürmeye teşebbüs edebiliyorlar. Tüm cinayetler adeta “geliyorum” diyor.
Düyun-ı Umumiye kıskacında Yunanistan: İlk sonuçlar, ilk dersler…
SYRIZA hükümeti AB “Troykasının”, yani aslında öncelikle Alman emperyalizminin bütün şartlarını kabul etti. Hem de Troyka’nın önerdiği “kemer sıkma” programının Yunanistan emekçileri tarafından yüzde 61’le reddedildiği bir referandumun ardından! Üstelik kabul edilen koşullar referandumda reddedilenlerden daha da ağır…
Erdoğan başkanlık rejiminden vazgeçmiyor: Neoliberal başkanlık rejimi çöpe!
7 Haziran seçimlerinin Türkiye tarihi açısından kritik önemi rejim değişikliğinin oylandığı bir referandum olması ve bu referandumun RTE’nin başkanlık projesinin reddi ile sonuçlanmasıdır. Bu seçim sonuçlarının etkilerini daha uzun süre ülke olarak yaşamaya devam edeceğiz.
Merhaba, ben Kamp Armen!
Bundan yıllar önce doğdum. Ama dün gibi hatırlarım dünyaya gelişimi. Kimliğimde doğum yılı 1962, doğum yeri Tuzla yazıyor. Sanki çok daha önce doğmuş ve birçok yer gezmiş gibi hissetsem de, doğum yerimi seviyordum.
Beni Ermeni yetim çocuklar getirdi aslında dünyaya. Kum taşıdılar, temel kazdılar, kuyudan su çekip harç yaptılar, etrafıma ağaçlar diktiler. Bir isim verdiler bana: Kamp Armen…
“Suriyeli Sosyalistler Çağırıyor: Suriye devrimiyle dayanışma” etkinliği gerçekleşti!
Suriye devrimini destekleyen, Suriye halkının devrim ve kanlı Esad rejiminin devrilmesi yolundaki mücadelesini savunan sol güç ve partiler İstanbul’da bir araya geldiler. İşçi Demokrasisi Partisi ve onun dünya partisi İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) önderliğinde bir araya gelen güçler, uluslar arası devrimci dayanışmanın ağlarını örmeye devam etmekteler.
Ertuğrul Kürkçü’ye açık mektup
Değerli Yoldaş;
“Yunanistan’ın 30’unda, ayın 30’unda ödemesi gereken 1.6 milyar Avro’luk borcun tamamını Türkiye üstlenebilir.” şeklindeki açıklamanızı duyduğumda üzerine pek düşmeden neye istinaden yapılmış olduğunu kavrayamadığım bir alegori yaptığınıza inandım. Öyle ki, 12 Eylül sonrası birlikte hapis yattığınız kimi yoldaşlar, sözünüzle ilgili olarak kaygılarını ifade ettiğinde onları da yaptığınızın bir şaka olduğuna inandırmaya çabaladım. Ancak Cumhuriyet gazetesi haberinde yer alan açıklamanızı okuyunca, devrimci kişiliğiniz ve mücadelenize duyduğum saygıdan ötürü bu mektubu yazma zorunluluğunu hissettim.
AKP: Ya gerçekten yenilirler ya da tekrar denerler
Gazetemizin yazarlarından Hakkı Yükselen’in Gezi ve yolsuzluk skandallarının ardından şöyle bir değerlendirme yaptığını anımsıyorum: “Bir türlü bitmek bilmeyen kötü Amerikan korku filmlerinde gibiyiz. Canavara karşı savaşan insanlar filmin sonunda canavarı yenmişler. Tam rahatlamışız, ama filmin final sahnesinde canavarın gözünü açtığını görüyoruz.” Gezi, 17 Aralık operasyonu, iç çatışmalar ve de 7 Haziran seçim sonuçları gibi ağır darbeler alan Erdoğan iktidarı bunların hepsinin ardından, tüm ölümcül yaralarına rağmen başkanlık sistemine dair denemelerini yeniden ve yeniden sürdürdü, sürdürüyor.
Madımak’ta katledilenler Sivas’ta anıldı
2 Temmuz 1993’te Pir Sultan Abdal Kültür etkinlikleri vesilesiyle Sivas’ta olan 33 aydın konakladıkları Madımak Oteli’nde gericiler tarafından, devletin göz yummasıyla yakılarak katledilmişti. Katliamın 22. yılında 2 Temmuz günü Sivas’ta binlerce insanın katılımıyla Madımak katliamı lanetlendi. Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri, Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Alevi Bektaşi Federasyonu ve Alevi Kültür Derneklerinin öncülüğünde yapılan anmaya 10 binin üzerinde insan katıldı.
Uluslararası İslamcı faşist hareket olarak IŞİD
IŞİD olgusunun son bir yıl içinde hızla yaygınlaşması ve merkezi Ortadoğu’da, kolonileri Kuzey Afrika’da ve Asya’da bulunan bir “devlet” haline dönüşmesi Doğu’da ve Batı’da politik İslam üzerine kafa yoran pek çok çevreyi şaşkınlığa uğrattı diyebiliriz. Şeriatçı hareket bugüne değin esas olarak ulusal sınırlar içinde kalmış ve tekil ülkeler içinde iktidar mücadelesi vermeyi yeğlemiş, hatta bazı yerlerde, örneğin Afganistan’da, iktidar bile olmuştu. Balkanlar’da ve Kafkasya’da bazı dayanışmacı “uluslararası İslami tugaylara” rastlanmış olmakla birlikte bunlar temelde “ulusal” hareket olmanın ötesine geçememişlerdi. Bugün ise IŞİD özelinde yepyeni bir “uluslararası” İslami faşist hareket ile karşı karşıyayız.
Yunanistan’da referandum: Enternasyonalist Komünistler Örgütü-OKDE’nin “Hayır” bildirisi
Alacaklı tefeciler IMF ve AB’nin şantajı, SYRIZA’yı söz konusu ‘görüşmeleri’ geçici olarak durdurmaya ve insanlık dışı tedbirleri reddetmeleri için halka başvurmaya itti. Alacaklılar son zamanlarda hükümetin sürekli olarak ödün vermesinden cesaretleniyor ve Yunan halkına yeni, rezil bir anlaşmayı dayatmaya çalışıyordu. Tedbirlerin birkaçı şunlardı; büyük bir faiz dışı bütçe fazlası, ücretler ve emekli maaşlarında kesinti, geniş kitlelerce tüketilen mallardaki vergilerin anlamsız şekilde artırılması, işçilerin ve halka ait kesimlerin vergi muafiyetinin lağvedilmesi, acımasız vergi drenajı ve emeklilik yaşında kabul edilemeyecek artırımlar ve Yunan halkı ve ekonomisini sadece faciaya sürükleyecek çok daha fazlası…
Yunanistan’da referandum: Emperyalist şantaja hayır! Troyka’ya ve AB’ye hayır! Dış borç ödemesine hayır!
Yunanistan emekçi halkı ve gençliği yıllardır ücretlere, emekli aylıklarına kesintiler uygulayan, özelleştirmeler ve zenginliklerin her türden yağması doğrultusunda dayatmalarda bulunan Troyka’nın (IMF, Avrupa Birliği-AB ve Avrupa Merkez Bankası) şantajından, emperyalist şantajdan kurtuluşu mücadelesinde kritik bir süreçten geçiyor. Troyka’nın bütün çabası, IMF’nin ve uluslararası bankaların suç ortağı hükümetler tarafından hayata geçirilmiş plan doğrultusunda hileli ve ödenemez bir dış borcun ödetilmesi üzerine kurulu.
AKP’nin 13 yıllık eğitim bilançosu
Adalet ve Kalkınma Partisi 12 yıldır iktidarda ve 12 yıldır da eğitimde birçok düzenlemeye gidildi. 7 Haziran’da ise Türkiye bir genel seçime daha gitti. Son 12 senenin eğitim icraatlarına bakacak olursak seçimle birlikte açılan yeni dönemde eğitimde hangi adımlar atılacak? Dönüşümler kimlerin çıkarına oldu ve olacak? Türkiye’de eğitim sisteminin sürekli değişmesiyle kendisini ifade eden eski kriz devam edecek mi ve ederse daha da şiddetlenecek mi?
Eğitim sorununun odak noktasını sürekli değişen sınav sistemleri oluşturuyor. Bugün 11 senelik eğitim hayatı olan bir öğrenci, dört defa liseye giriş ve bir kez de üniversiteye giriş sınav sisteminin değişimine tanıklık etmiş durumda. Aynı şekilde yine 11 senelik eğitim hayatı olan bir öğrenci bugün, 3 sene hazırlanıp çalışarak girdiği lisesini terk edip, üniversiteye girişini kolaylaştırabilmek için dershanelerden bozma liselere gitmek zorunda.
Bu bağlamda kritik olan nokta ise değişimlerin son bulmamış olması. Değişimlere gidilmesinin nedeni olan yapısal sorunların hiçbirisi çözülebilmiş değil. Aksine diyebiliriz ki, bu değişiklikler ile beraber hem sorunlar daha yakıcı bir hâl aldı, hem de milyonlarca öğrenci ve veli kendi hayatları üzerinde ağır etkisi olan eğitim sistemine karşı yabancılaştı. Eğitim ve sınav sistemleri adeta gizemli bir karakter taşır oldu. Bugün 12 sene önceye oranla çok daha az insan eğitim sisteminin işleyişine dair bütünlük bir fikre sahip.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) 2014 yılı faaliyet raporunda yaşanan sorunlar şöyle sıralanmış: “Sınıf mevcudunun fazlalığı, ikili öğretimin ve birleştirilmiş sınıf uygulamasının devam etmesi, bazı bölgelerde yaşanan hızlı öğretmen değişimi, eğitim planlamalarının kısa dönemli yapılması ve sık sık değişmesi, kişilerin ilgi ve yeteneklerine uygun rehberliğin istenilen düzeyde yapılamaması, özel eğitim alanındaki öğretmen sayısının mevcut ihtiyaca cevap vermemesi, mesleki teknik eğitim-istihdam dengesinin yeterince kurulamaması…”
Son 12 yıla baktığımızda eğitim alanında şöyle bir bilanço çıkıyor: 17 temel değişiklik yapıldı, 5 kez liseye giriş şartları değiştirildi ve 5 farklı bakan geldi geçti. Bu sırada eğitimde kalitede istikrarlı bir düşüş yaşandı. Değişiklerin hiçbirisi, etkiledikleri insanlara sorulmadı. Hiçbirisi artan öğrenci sayısı, nitelikli eğitim ihtiyacı, atanamayan öğretmenler, okumaya imkanı olmayan gençler gibi sorunların çözümüne katkı sunamadı. Eğitimde sınıf ayrılıklarının önü açıldı. Ailelerin gelir durumu gençlerin ne kalitede eğitim aldığını doğrudan doğruya belirleyen bir etken oldu.
Eğitim politikalarının yarattığı tahrifatın nedeni, bileşenlerin (öğrenci, veli, okul işçileri) odak alınarak hazırlanmamalarından kaynaklanıyor. Eğitimdeki dönüşümlerin genel eğilimine baktığımızda belirleyici olanın bileşenlerin ihtiyaçlarından çok, eğitimi de sermaye birikiminin bir alanı olarak gören patronların ihtiyaçlarının olduğu gözüküyor. Bu düzlemde yaşanan değişikliklerin yanı sıra, bankalar ve eğitim kurumları arasında yapısal anlaşmalara gidildi, üniversite-sanayi işbirliği adı altında öğrenciler ucuz emek gücü olarak kullanılmak istendi. AKP önderliğinde hazırlanan 10. Kalkınma Planı ise, gelecek dönemin daha iç açıcı olmayacağının işaretlerini veriyor. Görülen o ki, kafa karıştırıcı beceriksiz değişimlerin devamı gelecek, bileşenlerin söz hakkı ve iradesi yeniden çiğnenecek ve yönetimdekilerin kaygılarının temelini sermayenin ihtiyaçları oluşturmaya devam edecek.
Güvenli bölge!
Cumhurbaşkanı’nın seçimleri engellemek için savaş çıkartacağı söylentileri yayıldığında kimse şaşırmamış, herkes “Olur mu olur!” demişti. O zaman savaş çıkmadı, ancak şimdilerde bu defa ülkeyi yeniden bir seçime zorlamak için bir savaş çıkartabileceğinden söz ediliyor. Tabii, yine kimse şaşırmıyor ve milletçe yine “Olur mu olur!” diyoruz. Ancak bu defa çıkan çok daha detaylı haberlere bakılırsa durum epeyce vahim. Başkanlık referandumuna çevirdiği Meclis seçimlerini kaybeden Cumhurbaşkanı ile tek başına iktidarı kaybedip “topal ördek” durumuna düşen Başbakan’ın TSK’ye sınırı aşıp Cerablus’a girerek bir güvenli-tampon bölge oluşturma emri verdiği, ancak askerin, pek çok gerekçe ve şart sıralayarak bu işe, en azından şimdilik, pek sıcak bakmadığı söyleniyor. Bu arada, Genelkurmay’ın birkaç alternatifli savaş planları hazırladığı da gelen bilgiler arasında.
İstanbul’da Onur Yürüyüşü’ne polis müdahalesi
İstanbul’da polis, LGBTi (lezbiyen, gay, biseksüel, trans, interseks) Onur Haftası kapsamında her yıl düzenlenen yürüyüşe müdahale etti. Beyoğlu’nda saat 17:00’de başlaması planlanan yürüyüşe izin vermeyen polis, kitleye tazyikli su ve göz yaşartıcı gaz sıktı. Plastik mermi de kullanan polis, sokak aralarında gözaltı yaptı.
The aftermath of elections
The president Recep Tayyip Erdoğan has lost the parliamentary elections, which people had been waiting for with curiosity and excitement. However, no one has come up and said, “What do elections have to do with Erdoğan, how come could a neutral president lose the parliamentary elections?” That’s because the whole world knew that these elections served as a presidential referendum through which Erdogan judged the possibility of his own political objectives becoming true.
Şili’de öğrenci mücadeleleri sürüyor
Bütün dünyada yankı bulan Şili’deki kitlesel öğrenci seferberlikleri dev bir kazanım elde etti. Yıllardır eğitimin ticarileşmesine karşı ülke çapında üniversite ve lise öğrencilerinin ayrıca öğrenci ailelerinin katıldığı dev eylemler meyvelerini vermeye başladı.
Geçtiğimiz günlerde Şili’deki Michelle Bachelet hükümeti son günlerde yaşanan kitlesel seferberlikler sonucu 2016 yılından 2020 yılına kadar bütün üniversitelerin parasız olacağı sözünü verdi.
Çin’de grevler
Çin Halk Cumhuriyeti, milyarı aşan nüfusuyla dünyanın fabrika bacası ve dünyadaki işçi sömürüsünün en yüksek olduğu ülkelerden biri olarak, son aylarda büyük grevlerle sarsılıyor.
Yüz milyonlarca emekçinin uluslararası şirketler için ürettiği değerle ekonomik büyümesini birincilikle sürdüren Çin’in bu büyümeyi daimi ve “istikrarlı” kılmak için yarattığı polis devletinin tüm baskılarına rağmen Çin işçi sınıfının, son yıllarda korkunç çalışma koşullarına karşı mücadele ivmesini yükselttiğini görüyoruz.
Bursa metal fabrikalarında patronlar saldırıya geçti
Daha iyi bir toplu iş sözleşmesinin imzalanması ve işbirlikçi sendika Türk Metal’in fabrikalardan çıkartılması için metal işçilerinin ülke çapında giriştiği mücadele hâlâ sürmekte. Metal işçileri kararlı birliktelikleri ve azimli mücadeleleri ile yaklaşık bir ay önce metal patronlarının sendikası MESS’i her işçiye 1000’er lira ödeme sözü vermeye ve Türk Metal yerine işçilerin kendi seçtiği temsilcileri muhatap almaya zorlamıştı. İşçiler aynı zamanda yapılan eylemler nedeni ile hiçbir işçinin işten atılmamasını da kabul ettirmişlerdi.
Tel-Abyad’da YPG’nin stratejik zaferi
ŞİD, 2014 yılının başında ele geçirdiği Tel-Ebyad’ı (Gire Spi) 15 Haziran günü YPG/YPJ ve Burkan El Fırat güçlerinin başlattığı stratejik oprerasyon neticesinde kaybetti. Böylece Rojava devriminden sonra kurulmuş kantonlardan ikisi (Cizire ve Kobane) birleşmiş ve Rakka’nın nefes borusu kesilmiş oldu.
Arjantin’de kadınların isyanı meydanlarda: “Bir Eksik Olmayacağız!”
3 Haziran 2015 günü, Arjantin’de tarihi bir gün yaşandı. Ülkenin her şehrinde binlerce kişi, “kadın cinayetlerini durdurun!” demek için sokaklardaydı.
İsyanı başlatan kıvılcım, 14 yaşında genç bir kadının 16 yaşındaki erkek arkadaşı tarafından, hamile olduğu gerekçesiyle dövülerek öldürülmesiydi. Bu haber üzerine, her gün kadın cinayetleriyle yüzleşmekten yorgun düşen kamuoyunda, yaygın bir kampanya örüldü.
Vatikan’ın egemenlik krizi derinleşiyor
Son senelerde kemer sıkma politikalarına dönük olarak gerçekleşen kitlesel seferberlikler işçi sınıfı nezdinde sistem dışı tercihleri giderek daha fazla gündeme getirmeye başladı. Avrupa, Ortadoğu ve Latin Amerika’da toplumsal haklarda yaşanan ağır geri çekiliş, seferberliklere katılan yığınlarda kapitalizmin işleyişine dair sorgulamalara yol açıyor, bu da mücadeleleri sistem içi mevzilere çekmek amacıyla örgütlenmiş birçok karşı-devrimci aparatı derin bir krize sürüklüyor.
Onur Yaser Can davasında deliller gizleniyor!
Bundan dört yıl önce, polisin kötü muamele ve işkencesine maruz kalmasının ardından bir kez daha karakola çağrılınca yaşamına son veren ODTÜ Mezunu Mimar Onur Yaser Can ve oğlu için verdiği hukuk mücadelesi boyunca karşılaştığı hukuk ihlallerine dayanamayarak Mart 2014’de oğluyla benzer şekilde aramızdan ayrılan Hatice Can için verilen hukuk mücadelesi sürüyor.
Metal’de direniş sürüyor
Metal işçilerinin eylemleri devam ediyor. 5 Mayıs’ta Türk Metal’in ihanet sözleşmesine karşı yapılan eylemle başlayan süreç, Renault ve Tofaş başta olmak üzere 10’a yakın fabrikada fiili greve dönüşmüş, bir sürü fabrikada da Türk Metal’den istifalar gerçekleşmişti. Daha iyi bir sözleşme ve Türk Metal’in fabrikalardan gitmesi gibi 2 ana talebi olan işçiler, ücretlerde kısmi iyileştirme ve Türk Metal’in fabrikalardan tasfiye edilmesi ile grevleri bitirmişti. İlk grev dalgasının ardından ne yapacağını şaşıran MESS, işçilere 1000’er liralık ödeme sözü vermiş ve işçilerin kendi temsilcilerini seçmesini, Türk Metal yerine işçi temsilcilerini muhatap alacağını kabul etmişti.
Ancak gelinen noktada Türk Metal ve MESS el ele verip muhatap kabul edilecek işçi temsilcileri seçimini engellemeye çalışmaktadırlar. Bu oyalama taktiğine karşı Renault fabrikasında 12/8 vardiyasındaki işçiler eylem yaparak temsilci seçiminin yapılmasını talep ettiler. Metal patronlarının ilk andaki şoku üzerlerinden attığını ve birçok fabrikada karşı saldırıya geçtiklerini görüyoruz. Türk Traktör’deki 12 günlük grevden sonra öncü işçilerden 7 kişi işten atıldı, Ford Otosan’da 24 işçinin işine son verildi, Tofaş’ta 2 öncü işçi hiçbir gerekçe gösterilmeden işten çıkarıldı. Patronların işten atma saldırısı bu fabrikalarla da sınırlı değil. Türk Metal’den istifa eden bütün fabrikalarda aynı taktiği uygulamaya koymuşlardır. Bu saldırılara karşı işçiler şimdilik ciddi bir karşı koyuş sergileyemedi; en anlamlı karşı koyuş ise Renault fabrikasından geldi. 1 işçinin atılması üzerine işçiler iş bıraktı, bir saat içerisinde atılan işçi işe geri alınarak eylem bitirildi. Saldırıların artmasının yanında eylemlerin diğer fabrikalara da yayılması devam ediyor. Çorlu’da kurulu olan Almanya merkezli elektirikli ev aletleri üreten EGO (Elektro-Geraetebau Oberderdingen) fabrikasında işçiler Türk Metal’in gitmesi ve ücretlerde iyileştirme talebiyle üretimi durdurmuş durumdalar. Ankara Polatlı’da kurulu ORS’de (Ortadoğu Rulman Sanayii) işçiler aynı taleplerle bir gün iş bıraktı, talepleri kabul edildi. İzmir’de Habaş ve İDÇ başta olmak üzere diğer metal fabrikalarında da Türk Metal’den istifa ediliyor. 35-40 bin civarında işçinin Türk Metal’den istifa ettiği görülüyor. İstifalarla Türk Metal’in ciddi bir yara aldığını söyleyebiliriz, ancak Türk Metal çetesi sıfırlandığı fabrikalarda patronlarla işbirliği yaparak işçilerin mücadelesini baltalamaya devam etmektedir. Özellikle işçi temsilcileri seçiminin yapılmasını engellemeye çalışmaktadır. İşçiler net bir irade ortaya koyarak Türk Metal’in saltanatını salladılar, işçilerin sırtından milyonları götüren şirketler açan, holdinglere ortaklık kuran bu sendika görünümlü çetenin silindiği fabrikalara bir daha girebilmesi zor olmakla birlikte, işçilerin birliğinin dağıldığı anda patronlar tekrardan bu sözde sendikayı oyuna sokmaya çalışacaklardır. Bu tehlikeye karşı işçilerin kendi temsilcilerini seçmeleri ve patronlara muhatap olarak kabul ettirmeleri işçilerin temel taleplerinden biridir.
Patronların Türk Metal tutmadığı taktirde yerine ondan aşağı kalır yanı olmayan Çelik-İş’i işçilere alternatif olarak sunmaya başladıklarını ve Tofaş’a patronların yardımıyla Çelik-İş’in girdiğini görüyoruz. Direnişin en büyük kazanımlarından biri olan Türk Metal esaretinden kurtulma Çelik-İş oyunuyla baltalanıyor. İşçilerin Türk Metal’den istifa ettikten sonra sektörde görece mücadeleci bir sendika olan Birleşik Metal-İş’e girmekteki isteksizlikleri, patronlar cephesinde fırsata dönüştürülmeye çalışılıyor. Şu ana kadar İzmi’tte Enpay işçileri ve Ford Otosan işçileri Birleşik Metal’i tercih etti. İşçilerin kendi işçi temsilcilerine dayanarak Birleşik Metal’e girmesi, Birleşik Metal’i ileri taşıyacaktır. Bunun yanında, sendikada işçi demokrasisinin kanallarını açarak Birleşik Metal’e hakim olan bürokratik anlayışı alaşağı edip, metal işçilerinin mücadelesini kendiliğindenlikten kurtarıp, kazanımları güvence altına alabilir. İşçilerin bu yolu tercih etmesi hem kendi mücadeleleri açısından hem de işçi sınıfının bir sınıf olarak sermayenin saldırılarına karşı koyuşu açısından büyük öneme sahiptir.
Enpay ve Ford Otosan işçilerinin Birleşik Metal’i seçmeleri bu açıdan kritiktir. Birleşik Metal’in süreç boyunca sessiz kalması ve direnişe yeterli desteği sunmaktan uzak olması işçilerin Birleşik Metal alternatifini pek düşünmemelerine neden olmaktadır. Ford Otosan’da örgütlenen Birleşik Metal’in Ford’taki işçi çıkartmaya karşı şimdilik patronları uyarmakla yetinmesi metal işçilerinin mücadeleci ruhuna aykırıdır. Metal işçilerinin bu mücedelesi Birleşik Metal’in şimdiki durumunu sürdürmesine olanak tanımamaktadır. Taban basıncına maruz kalan Birleşik Metal’in yoluna devam etmesi, süreci kavrayabilmesi ve sürecin gerekliliklerini yerine getirmesiyle mümkün olacaktır.
İşçi ve halk düşmanı AKP yenildi!
Tayyip Erdoğan kendi başkanlık hedefleri için bir referandum niteliği taşıyan 7 Haziran 2015 seçimlerini kaybederek büyük bir hezimete uğradı. AKP aldığı %40,9 oy oranı ve seçimlerden çıkan birinci parti olmasına rağmen seçimleri kaybetti ve 258 milletvekili ile hükümeti tek başına kurma yetkisini yitirdi.
Dora işçileri mahkemedeydi
Sendikalı oldukları için işten atılan Dora otel işçilerinden üçünün 16 Haziran’da işe iade mahkemeleri vardı. Mahkeme iki ayrı oturumda gerçekleşti. Sabah saat 9:30’da işten atılan işçilerden Zafer Cengiz’in işe iade davası vardı. Zafer Cengiz’in davacı olarak katıldığı ilk oturumda sendikalı olmak istediği için işten atılan Cengiz sendikal faaliyetten değil performans düşüklüğü bahane edilerek işten atılmıştı. 1 yıldan daha uzun süredir çalıştığı Dora Otel işvereni her nasılsa sendikal çalışma esnasında Zafer Cengiz’in performans düşüklüğünü hatırlamıştı. Dava tanıkların dinlenmesi ile devam etti Cengiz’in tanığı Tüm Emek-Sen Mali Daire Başkanı Ekrem Sarıoğlu, işverenin önce sendikalaşma çalışmasından haberdar olmadığını daha sonra ise içeriden bir işçinin muhbirlik yapması sonucu sendikal mücadelenin açığa çıktığını söyledi .
Dora patronu önce 3’ü sendikalı 5 işçiyi işten atmıştı. Sendikal çalışma yürüten otel çalışanları 24 Eylül günü saat 8:45’te çalışmayı durdurarak işten atılan işçilerin asıl atılış nedenlerini sormuş işveren makul bir cevap verememişti. Bu iş bırakma eylemi esnasında Zafer Cengiz mesaide olmamasına rağmen 1,5 ay sonra işten atılmıştı. Mahkeme tanıkları dinledikten sonra davayı 9 Eylül’e erteledi. Bu dava esnasında dava hakiminin sert ve davayı işçilerin aleyhine yönlendirme ve agresif tutumu dikkat çekiciydi. Bir başka dikkat çeken durum ise işverenin tanık olarak gösterdiği çalışanların Genel Müdür, Personel Şefi ya da Müdür Yardımcısı konumunda olmalarıydı, yani sıradan işçileri şahit olarak getirmemiş yada getirememişlerdi.
İkinci dava ise Hüseyin Hır ve Muhammet Kırtaş’ın işe iade davalarıydı. Bu davada aynı mahkemenin yani Çağlayan Adliyesi’nin bir başka salonunda görüldü. Dava saat 10:45’te görülmeye başlanan dava işçilerin ve işverenin avukatları, davacılar, tanıklar ve davayı izleyenler mahkeme salonunda hazır bulunduktan sonra başladı. Burada Muhammet Kırtaş ve Hüseyin Hır’ın işe iade davası görüldü. Muhammet Kırtaş otelde temizlik işçisi olarak çalışıyordu. İşveren Kırtaş’ı müdürler vasıtası ile korkutmuş ve sindirerek istifaya mecbur bırakmıştı ve istifa ederse kendisine hak ettiğinden fazla tazminat ödeneceğini vaad etmişti. Panik atak rahatsızlığı olan ve o anki endişe ile sağlıklı düşünemeyen Muhammet Kırtaş daha sonra sakin kafayla düşündüğünde yaptığının farkına varmış ve istifa etmekten vazgeçmişti. Bu davada davacının tanığı olarak dinlenen ve Dora Otel’de çalışırken sendikal faaliyette bulunduğu için işten atılan Saliha Paksoy’du. Paksoy, Muhammet Kırtaşın işten atılmasının sebebinin sendikal mücadele olduğunu belirterek işverenin sendikadan ve sendikalılardan hoşlanmadığını ve Genel Müdürün sendikal mücadele içinde olanların kafasını koparırım tehdidinde bulunduğunu belirtti. Personel Müdüresi ise Kırtaşın kendi isteği ile istifa ettiğini çünkü vicdanen rahatsızlık duyduğunu söyledi.
Daha sonra anlaşıldı ki durum farklı. Vicdanen rahatsızlık duyuyordu denilen durum şöyle gelişmiş: Kırtaş meydancılık yapıyormuş yani sadece otelin koridorlarının temizlenmesinden sorumluymuş. Oda temizliği yapmıyor olmasına rağmen işten çıkarılmadan birkaç gün önce arkadaşlarına yardım için müşteri odasında da temizlik yapmış ve orada bir su şişesini içinde su var zanederek odaya bırakmış. Şişeye ise çamaşır suyu konmuş. Kırtaş’ın bundan haberinin olmamasına rağmen müşteri bu suyu kullandıktan sonra şikayette bulunmuş. Personel müdürü Muhammet Kırtaş’ın gözünü korkutarak müşterinin şikayetçi olacağını bu yanlışlığın onun başına iş açacağın söyleyerek zaten panik atak olan Kırtaş’ı daha da endişeli bir duruma sokmuş ve kendi isteği ile istifa ederse müşteriden ondan şikayetçi olmaması için konuşacaklarını söylemiş. Ve kendisine hak ettiğinden fazla tazminat ödenmesi vaadinde bulunmuş. Bu çamaşır suyu olayının bir komplo olma ihtimalinin yüksek olduğu söyleniyor.
Dava önce 16 Eylül’e ertelense de avukatların bir önceki davanın tarihi olan 9 Eylülde görülmesi talebi hakim tarafından da anlayışla karşılanarak dava 9 Eylül’e ertelendi.
Seçim sonuçları demokratik hayallere yol açmamalı
Seçim sonuçlarının açıklanmasına başlanmasıyla birlikte, AKP hükümetlerinden ve özellikle de hodbin Erdoğan’dan yaka silkmiş olan toplum kesimlerinde büyük bir çoşku yaşanır oldu. Bu anlaşılır sevinç şimdi yerini meraklı bir “nasıl bir koalisyon?” ya da “erken seçim mi?” tartışmalarına bırakıyor. Yeni parlamentonun ülkedeki siyasi gelişmeler üzerinde belirleyici bir etkisinin olacağı bir gerçek, ama unutmamamız gereken bir nokta var: Bu parlamentoda işçi sınıfı kendi bağımsız kimliğiyle yer almıyor. Bu da, emekçi yığınların rejimin geleceğinin belirlenmesi açısından hâlâ sınırlı parametreler içinde hareket etmekte olduklarına işaret ediyor.
Devrimci Marksistler olarak bizler seçimlerde Kürt özgürlük mücadelesini desteklemek amacıyla HDP’ye oy vereceğimizi söylemiş ve tüm işçileri ve emekçileri bu doğrultuda davranmaya davet etmiştik. Bu tutumumuzda burjuva demokrasisine en küçük bir güven duygusu ya da oyu söz konusu değildi. Oysa bugünlerde demokratik çevrelerde, HDP’nin yüzde on barajını aşarak 80 milletvekiliyle meclise girmesinin ve dolayısıyla da AKP’nin anayasayı tek başına değiştirecek (hatta tek başına hükümet kuracak) güce ulaşamamasının Erdoğan’ın “diktatörlük” hevesini boşa çıkarması nedeniyle, büyük bir “demokratik zafer” sevinçi hakim olmuş durumda. Bu demokrasi yanılsamasına karşı işçileri ve emekçileri uyarmamız gerekiyor.
Ülkede egemen olan yarı Bonapartist rejimi, kendi denetimi altında tümüyle oligarşik bir polis-asker diktatörlüğüne dönüştürme çabasındaki Erdoğan’ın bu projesinin önünün şimdilik kesildiği bir gerçek. Ama bu durumun, Bonapartist yapının ters yönde, demokratik bir cumhuriyete doğru evireceğine ilişkin beklentiler sadece hayalci değil, ama aynı zamanda işçi sınıfı içinde kafa karışıklıklarına da yol açabilecek nitelikte. Burjuva demokrasilerinde bir kişi-bir oy mekanizması halk kitleleri için zaman zaman ferahlatıcı sonuçlara yol açabilir, ama rejimin karakteri üzerinde dönüştürücü sonuçlar yaratacağını düşünebilmek için sınıf mücadeleleri tarihinden hiçbir şey anlamıyor olmak gerekir.
Rejimlerin Bonapartist karakteri (“halk egemenliğinin” üzerinde kapitalist işlerliğin güvencesini sağlayan ve “seçilmemişlerden” oluşan baskı kurumlarının -ordu, polis, vs- bulunması), seçimle işbaşına gelen hükümetlerin ya da başkanların ideolojik ve/veya politik iradesinden değil, burjuvazi için değer yasasının (sömürü sisteminin) korunması gerekliliğinden kaynaklanır. Toplumsal çelişkilerin patlamalı sonuçlara yol açabildiği Türkiye gibi bağımlı, yarı sömürge ülkelerde Bonapartist özerllikler daha fazla ön plana çıkar, ve hatta çok iyi bildiğimiz gibi, askeri diktatörlüklerin oluşmasına yol açabilir.
HDP’nin zaferine ve AKP’nin planlarının yarı yolda kalmasına rağmen, verili parlamenter sistemin, rejimin burjuvazinin ihtiyaçlarından doğan bu baskıcı karakterini hayallerde oluşturulan bir “demokratik” sisteme doğru dönüştürebilmesi olanaklı değildir. Bu anlamda demokrasi, burjuvazi açısından 19. yüzyılda kalmış, eskimiş bir sistemdir. Bu eski ütopyayı şimdi sadece sınıf mücadelesinden ürken küçük burjuva demokratlar ve reformistler savunuyor. Ve onların bu hayalleri, işçi sınıfı arasında bilinç bulanıklığı yaratmaktan başka bir işe yaramıyor.
Kuşkusuz demokratik haklar için mücadele etmeliyiz ve ediyoruz, zira bu alandaki her yeni başarı işçilerin ve emekçilerin yaşam ve mücadele koşullarının biraz da olsa iyileşmesine yardımcı oluyor. AKP’nin tek başına iktidar olamaması ve Erdoğan’ın eli altında bir kukla hükümet bulundurma imkanından yoksun kalması, kitleler üzerindeki yoğun baskının hafiflemesine yol açabilecektir. Üstelik HDP’nin büyük başarısı Kürt kitlelere olduğu kadar ülkenin Batısındaki ilerici ve devrimci güçlere de yeni bir mücadele dinamiği kazandıracaktır. Bu dinamiklerin çerçevesinde seçim, güvenlik ve sendika yasalarında baskıcı öğelerin temizlenmesi, Kürt halkının meşru demokratik haklarının tanınması, yargının yürütmenin denetiminden çıkarılması, yeni bir anayasa tartışmasının tüm kitleler nezdinde başlatılması gibi demokratik taleplerin yanı sıra, ekonomik ve sosyal istemler de önem kazanacaktır.
Ama rejimin baskıcı Bonapartist niteliğinin gerçek anlamda ilgası esas olarak emperyalizme olan siyasi ve ekonomik bağımlılığın koparılmasından (NATO’dan çıkılması, AB ile ilişkilerin kesilmesinden, çokuluslu şirketlerin millileştirilmesi, vb), Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının (ayrılma dahil) hayata geçirilmesinden, egemen oligarşinin tasfiyesinden ve rejimin işçi ve emekçi örgütlerine dayalı olarak yeniden yapılandırılmasından geçiyor. Arkasında burjuva devletin Bonapartist güçlerinin bekçilik yaptığı hiçbir parlamento ya da onun oluşturacağı bir anayasa bunu gerçekleştiremez.
Yeni parlamentoyla birlikte açılan yeni sürecin yol açacağı olasılıkları elbette inceleyeceğiz, parti taktiklerimizi ve sloganlarımızı buna göre oluşturacağız. Ama her şeyden önce Erdoğan’ın yenilgisinin rejimin bir bütün olarak demokratikleşeceği gibisinden yanılsamalara ve gerçek dışı hayallere yol açmaması gerektiğini işçilere ve emekçilere ısrarla anlatmamız gerekiyor. Metal direnişleriyle birlikte sınıf mücadelesinin yeni bir sürecin eşiğine ulaştığı bir dönemde bu görev özel bir önem kazanıyor.
HDP’nin seçim zaferi
Haziran gecesi Davutoğlu, yapacak mı diye beklenen balkon konuşmasında, ardındaki asık suratlara rağmen seçimin galibi olduklarını ilan etti. Ne de olsa yüzde 40,86 gibi bir oyla sandıktan birinci parti olarak çıkmışlardı.
Somut hiçbir şeyden bahsedemeyen konuşması boyunca hayretler içerisinde izlediğimiz Davutoğlu huzursuzluk verici gülümsemesini yine taşımaktaydı. Halbuki seçim sonuçları belirginleştiğinde Konya’dan Ankara’ya giderken otobüsün mavi ışıklarında pek ala somurtabildiğini öğrenmiştik.
Durumun abesliği öylesine derinleşti ki, somut hiçbir şeyden bahsetmediği balkon konuşmasında özet olarak 1071 Malazgirt Savaşı’ndan beri uzun yürüyüşlerinin sürdüğünü ifade etti. AKP’nin kendisine bir tarihsellik katma çabası ve hayal gücü gerçeken takdire şayan. Ancak yürüyüşlerinin İkinci Viyana Kuşatması’ndan başlayan -geriye doğru- bir uzun yürüyüş olduğunu söylemek daha isabetli olabilir. Zira İkinci Viyana Kuşatması’nda başarı kazanamayan Osmanlı hala bir dünya gücüydü. Altı üstü bir şehri (!) ele geçirememişti. Aslında ileri atayım dediği bir adımı yüzüne gözüne bulaştırmıştı. Çökmekte olan kurumlarının beceriksizliğini, kendi iç çatışmalarını ve kuvvetten düştüğünü ayan beyan ortaya sermişti. Evet hala bir cihan imparatorluğu idi ancak artık cihandaki tek rolü yenilgiler yaşamak olan bir imparatorluktu!
Başta Erdoğan ve AKP için Gezi ile başlayan süreçten beri alınan darbeler 7 Haziran seçimleri ile birlikte tam manası ile böylesi bir tablo içermektedir. Normal şartlarda büyük bir zafer sayılacak yüzde 41’lik oy kendisine 400 vekil ve başkanlık hedefi koyan AKP için tam bir yenilgidir. Bu yenilgiyi hazırlayan başlıca mimar ise HDP olmuştur. Seçimlerin galibi HDP’dir.
HDP Kürt kitlelerini temsil etmektedir
AKP’nin Kürt özgürlük mücadelesine karşı en temel argümanlarından biri HDP ve öncesindeki muadillerinin Kürt kitlelerini yekün olarak temsil etmediği yönünde idi. AKP bugüne değin, Kürt partilerinden çok Kürt oyuna sahip olduğunu iddia ediyordu. Oysa ki seçim sonuçları bu yargıyı tamamen ortadan kaldırdı. HDP’nin birinci çıktığı Kürt illerindeki oy değişikliğine göz atalım.

Sadece bu mukayese bile Kürt halkının AKP’yi bir siyasi özne olarak kabul etmediğini göstermiş oluyor. 7 Haziran seçimleri Kürt kitlelerinin AKP’nin aldatma ve oyalama taktiklerini durdurması açısından da bir zaferdir. Kars, Ağrı, Tunceli ve Batman’daki alışılmışın dışındaki yükseliş ve diğer şehirlerdeki Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde de HDP’nin ezici galibiyeti oyalama taktiğinin artık sürdürülemez olduğunu göstermiştir.
Büyük şehirlerde HDP
Seçimin ayrıntılı bir analizini yapmak elbette ki yazımızın konusu değil, ancak HDP açısından seçimleri değerlendirirken işçi nüfusunun en yoğunluklu olduğu diğer şehirleri de incelmekte fayda var.

İstanbul, İzmir ve Antep’teki oylardaki ciddi yükseliş ve diğer şehirlerdeki doğuş, bir yandan Kürt oylarının konsolide edildiğini gösterirken öte yandan HDP’ye demokratik ağırlıklı programı için verilmiş destekler olarak okunmalıdır. Büyük şehirlerden Kürt nüfüsu dışındaki kitlelerin desteğiyle yaşanan bu oy artışı ise, Türkye tarihinde eşine rastlanmamış bir neticedir.
Elbette ki bir önceki seçime nazaran yaşanan bu başarılı artışa rağmen oyların sınırlılıklarını da görmemiz gerekmektedir. HDP taban desteği açısından (Kürt işçileri saymazsak) işçi kitlelerin desteklediği bir parti konumunda değildir. Sınıf hareketindeki örgütsüzlük düzeyi; emperyalizmden kopuş, sınıfsal talepler ve demokratik haklar ekseninde verdiğimiz mücadele açısından en güçsüz olduğumuz nokta olmayı sürdürmektedir. Bu gerçeklik ve sınırlılığı unutmamalıyız ki, HDP’ye başka bir misyon yüklememiş olalım.
“Bölücü” MHP, şaşkın AKP
Burjuva siyaseti açısından öylesine gülünç değerlendirmeler ile karşı karşıya kaldık ki, sanıyoruz yalnızca Davutoğlu’na gülmek diğerlerine haksızlık olur. Devlet Bahçeli’nin “Çözüm sürecinin durdurulması” talebi, belki de seçim değerlendirmeleri içerisinde en akla aykırı görüş olarak karşımıza çıktı. Yalnızca yukarıdaki tabloya bakıp, yüzde 50-80 civarında oyları HDP’ye yönlenmiş Kürt şehirlerinde çözümü durdurmak “artık gidin” demekle eş anlamlıdır. Öyle ki Bahçeli açıkça “bölücülük” yapmaktadır.
Çözüm sürecini tekeline almaya çabalayan AKP açısından da başka güldürüler ile karşı karşıya kaldık. Yalçın Akdoğan da mağlubiyet şoku ile birlikte; “Bundan sonra çözüm sürecinin ancak filmini yaparlar” dedi. Oysa ki artık çekilebilecek tek film AKP’nin tekelindeki çözümü konu alan bir korku filmi olabilir. Yan rollerde sürekli gülümseyen bir tetikçi ile biraz kıskançlık, biraz şok, biraz da deyimler sözlüğü ile harmanlanmış bir Yalçın Akdoğan kullanılabilir.
Seçim, sorumlusunun AKP olduğu yüzlerce provokasyonlara rağmen HDP’ye yönelen destek ve sandık seferberlikleri ile nihayetine erdi. Kitleler AKP’nin demokrasi düşmanı tutumlarına karşı tavrını aldı. HDP’ye yönelik yüzlerce saldırının ise açıkça devlet-hükümet güdümünde gerçekleşmesi ve hedeflendiği gibi bir toplumsal çatışma boyutuna ulaşmaması, varılan noktayı başka bir biçimde göstermektedir.
Peki şimdi ne olacak? Acil talepler programına ihtiyaç
Selahattin Demirtaş bugün (9 Haziran) yaptığı seçim değerlendirmesinde şu cümleleri kullandı: “ ‘Yeni anayasa, seçim kanunun değişmesi, barajın düşürülmesi, güvenlik yasasının kaldırılması’ konusunda gereken desteği veririz.”
Bunları mutlulukla karşılayabiliriz. Ancak şu an beklemenin bir manası yok. Henüz hükümet kurulmadan da seçilecek meclis başkan vekiline derhal; iç güvenlik yasasının iptali, seçim barajının kaldırılması, asgari ücretin artırılması ve yolsuzluk araştırma komisyonlarının kurulması çerçevesinde bir acil talepler programı iletilebilir. CHP’nin de seçim programında bulunan bu maddeler etrafında hükümet kurulmadan meclis oylaması ile kararlar alınabilir ve hatta hayata da geçebilir.
HDP Demirtaş’ın ifade ettiği üzere sözünü tutup bu dört maddeyi de içeren bir acil eylem programının hayata geçmesi için adım atarsa, hem işçi sınıfının bölünmüşlüğüne yönelik kimi engeller bertaraf edilmiş olur hem de mücadelemiz adına yeni olanaklara sahip oluruz. Bugün HDP’nin üzerindeki sorumluluk söz verildiği üzere böylesi bir acil programı doğrultusunda gerekli adımları atmaktır.
AKP’yi durdurmak yetmez, yaralarımızı sarmalıyız!
“110 milyar insan öldü”
“Ne? yanlışın var birader, dünya nüfusu zaten 7 milyar?”
“Doğru. Tarih boyunca yaşayıp ölmüş insanların sayısı da 110 milyar.”
“Çokmuş be! Demek ki toprağın altı üstünden daha kalabalık!?”
“Sizce bu ne anlama geliyor?”
“Nerden bileyim?”
“Kıyametin büyük kısmı koptu zaten.” -Murat Menteş
O’nu başkan yaptırmamak, AKP’nin 13 yıllık iktidarı boyunca yaptıklarını nihayetine erdirip taçlandırmasını engellemek anlamına geldi. Bu zaferin de baş mimarı dünyanın en yüksek seçim barajına rağmen HDP oldu.
Ancak AKP’nin son atağını durdurmak da yetmez. AKP bugüne değin yapabileceği saldırıların büyük çoğunluğunu zaten yapmıştı! Bunların da geri alınması gerekir.
Acil eylem programının yanı sıra taşeronlaşmanın yasaklanması, yargı sisteminin demokratik temelde yeniden yapılandırılması, tüm AKP valilerinin görevden alınması, özelleştirilmiş tüm işletmelerin tazminatsız kamulaştırılması, işsizliğe dönük olarak bir kamu hizmetleri programının geliştirilmesi ilk elden sayılabilecek diğer başlıklardır.
AKP’nin bugüne değin sürdürdürdüğü politikalarla demokratik mevzilerimizin birçoğu elimizden alındı. Yetmedi, AKP ekonomik karşıdevrim politikaları ile bizleri krizin eşiğine sürükledi. Bugüne değin öylesine ciddi darbeler vurdular ki, O’nu başkan yaptırmamak bizi gülümsetse de bu, insanca bir yaşam için yeterli olmuyor.
Şimdi sıra yaralarımızı sarmakta ve hiç olmadığı kadar olanaklı hale gelen Türk ve Kürt emekçilerinin ortak mücadele zeminlerini güçlendirmektedir.
İHD’den Grand Hyatt işçilerine destek açıklaması
Grand Hyatt patronu hukuksuz bir tavırla, 350 işçinin çalıştığı Grand Hyatt otelde 20’si sendikalı 30 taşeron 3 kadrolu işçi işten atılmıştı. İşçilerin İHD’ye yaptıkları başvuru üzerine İHD Grand Hyatt patronu ile sorunun çözümü için görüşme talep etmiş ama Grand Hyatt Otel patronu görüşme talebini reddetmiş bu hukuksuzluğun çözümü için kılını bile kıpırdatmamıştı. 10 Haziran Çarşamba günü Grand Hyatt otel önünde yapılan basın açıklamasında şunlar söylendi: “İşsiz sayısının 6 milyonu geçtiği Türkiye’de işsizler ordusuna yenilerinin katılmadığı bir gün geçmemektedir.Ülkemizde yaklaşık 3 milyondan fazla insan işten atılma korkusu yaşamaktadır. Bu bile başlı başına bir insan hakları ihlalidir.”
“Yasal ve meşru olamayan haksız gerekçelerle işçileri işten atmak onları işsiz ve aşsız bırakmak işverenlerin ve patronların politikaları haline gelmiştir. Çalışma hayatında insan hakları ihlalleri, kayıt dışı düşük ücretle, sendikasız, sigortasız, güvencesiz, kadrosuz çalıştırmak, işten atmak ve iş cinayetleri şeklinde devam etmektedir. 350 işçinin çalıştığı Grand Hyatt otelde işçilerin İHD’ye yaptıkları başvurulara göre 20’si sendikalı, 30 taşeron ve 3’ü kadrolu işçi üretim daralması bahanesi ile işten atılmıştır. İşçiler üretim daralması gerekçe gösterilerek işten atılmış olsalar da patronun asıl tahammülsüzlüğü, işçilerin sendikaya üye olmalarının yanı sıra, aşağıda sıralanan haklı ve meşru taleplerinde ısrarcı olmaları ve arkasında durmalarıdır. İşten atılmanın haklı bir gerekçesi olamaz çünkü geçinmek için çalışmak bir insanlık hakkıdır. Grand Hyatt patronu bir taraftan üretim daralması nedeniyle işçileri işten atarken, diğer taraftan da Antalya’dan işçi alımı gerçekleştirmiştir. Bu yaşananlar bile işçilerin sudan bahanelerle haksız, hukuksuz ve temelsiz bir şekilde işten atıldıklarını göstermeye yetmektedir.
Aşağıda sıralanan talepler işçilerin en haklı ve meşru talepleridir:
1)Taşeronun kaldırılması ve bütün işçilerin kadroya alınması.
2) Taşeron çalışan işçilerin geriye dönük haklarının verilmesi.
3) Sunulan bütün hizmetlere %10 servis ücretinin dahil edilmesi ve bütün işçilere eşit şekilde dağıtılması.
4) Haftalık izinleri 2 gün olması, sosyal haklar bölümünden yakacak yardımının tekrar başlatılması.
5)Tatil günlerinde çalışanların ücretlerinin yasal alt sınırının 2,5 katı olarak ödenmesi.
6) İşçilerin yasal olan sendikal haklarının engellenmemesi,bu haklara saygı gösterilmesi.
7)Eşit işe eşit ücret ödenmesi, kadrolu taşeron ayrımına son verilmesi.
İşçilerin işten atıldıklarından bu yana geçen zaman içinde yeniden işe dönmeleri için verdikleri haklı ve meşru mücadele Grand Hyatt otel patronu tarafından görmezden gelinmiş ve işçiler bunca zamandır işsiz bırakılmışlardır. Sorunun çözümü için İHD olarak yaptığımız görüşme talebini kabul etmeyen patron uzlaşmaz tutumunu sürdürmektedir. İşçilerin sendikaya üye olmak, sendikalı olmak insanlık onuruna yakışır koşullarda ve ücret almak, çalışma koşullarının iyileştirilmesini talep etmek, işsizliğe karşı korunmak,Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde mevcut anayasada hak olarak tanınmıştır. Grand Hyatt patronu işçileri işten atarak yukarıda adları geçen kanun hükmünde olan, anayasanın 90. maddesini ve bağlayıcı nitelikte olan uluslararası sözleşmeleri ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini çiğnemiş ve hiçe saymıştır. Haksız ve hukuksuz olan bu uygulamaya son verilmesi, işten atılan işçilerin derhal geri alınması, taleplerinin kabul edilmesi, mağduriyetlerinin giderilmesi için işveren patronu sorumlu davranmaya çağırıyor, işçilerin haklı taleplerinin takipçisi olacağımızı duyuruyoruz.”
İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Çalışma Yaşamı Komisyonu.
Basın açıklaması yine sendikalı oldukları için işten atılan Dora işçilerinin 16 Haziran’da 09:30’da iki ayrı mahkemede ve 24 Haziran’da ise ilk işten atılan 4 işçinin mahkemelerinin yapılacağını mahkeme günleri akşamında Dora otel önünde eylem yapılacağı duyurusuyla sona erdirildi. Dora otel ve Gand Hyatt otel eylemleri her Pazar sabahı olduğu gibi Talimhane’den saat 09:30’da Dora ve Grand Hyatt otel önüne devam edecek katkılarınızı bekliyoruz.
Seçimlerin ardından
Merak ve heyecanla beklenen milletvekili seçimlerini Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kaybetti. Ancak hiç kimse çıkıp da “Ne alaka, milletvekili seçimlerini neden tarafsız bir cumhurbaşkanı kaybetsin ki?” diyemedi. Çünkü cümle âlem bu seçimlerin RTE’nin siyasi hedeflerini oylattığı bir başkanlık referandumu olduğunu biliyordu. (Çok affedersiniz) “Cumhurun Başı”, başka bir yol ve yordam bulamadığı, henüz aklımıza gelmeyen bir tezgâh kurup bir darbe yapmadığı takdirde başkanlık şansını kaybetmiştir. Geçen yıl yayımlanan “İç Savaş Rejimine Doğru” başlıklı yazımızda bir diktatör adayının başarılı olması için gerekli şartları vurgulamış ve şöyle demiştik:
“Erdoğan adı ‘otoriter’ ve ‘tek adamcı’ çizgisi nedeniyle uzun bir zamandır ‘diktatörlük’ çağrışımlarına yol açıyor. Çağrışım ne kelime bazı çevrelerce ‘faşist’ bile ilan edildi. Ancak her yiğidin gönlünde yatan aslanlar bir yana ‘diktatörlük’ sadece öznel heveslerle gerçekleşen bir şey değil, onun da nesnel şartları var. (…) Başbakan son bir yıllık süreçte bir ‘diktatör’ olabilmesi için gerekli temel avantajları kaybetmiştir! Malûm (veya değil) diktatör olmanın birinci şartı, en azından iktidarının başlangıç dönemlerinde genel bir itibara ve ‘kurtarıcılık’, hatta ‘ulusun babası’ imajına sahip olmayı zorunlu kılar. Hiç olmazsa acil bir ihtiyaca denk düştüğü konusunda, bazen ‘kerhen’ de olsa iç ve dış konsensüs gereği vardır. Diktatör adayı, tarihsel ve/veya güncel zorunluluğunu kanıtlamak durumundadır. Her şeye rağmen ‘dünya düzeninin’ dış ve iç büyüklerinin, yerli ve yabancı mali sermayenin, asker ve sivil bürokrasinin ve genel olarak orta sınıfların doğrudan veya dolaylı onayını alması, onların korku ve endişelerine, huzur, sükûn ve istikrar taleplerine tatmin edici cevaplar verebilmesi gereklidir.
Yine bir diktatörün, ya kapitalist mülkiyetin bekasını da tehlikeye düşüren bir “iç savaşı” kazanmış ya da yukarıda saydığımız güçlerin yüreğini ağzına getiren bir “iç savaş” ihtimalini ortadan kaldırmış olması gerekir. Bu şart bir diktatör için önemli bir meşruiyet ve rıza kaynağıdır. Oysa bizim şimdiki Başbakan’ın kuvvetle muhtemel başkanlığının orta vadede bir nevi “iç savaşa” yol açabileceğine dair yaygın bir endişe vardır. Ayrıca Başbakan’ın toplumu sarmış genel bir korku, endişe ve umutsuzluğu yalandan da olsa gidermesi bir yana bakışı, duruşu ve politikalarıyla toplumun önemli bir bölümü için korku, endişe ve umutsuzluk kaynağı olduğunu da unutmayalım. Üstelik her diktatör için en azından diktatörlüğünün ilk döneminde “namus ve dürüstlük” konusunda eski rejimin hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet ve yağmacılığından bıkmış insanların genel destek ve güveni çok önemlidir!”
Kaybedenler…
Aşırı istek dışında bir diktatör olmanın şartlarını haiz olmadığı halde büyük bir şuursuzluk ve çaresizlik içinde, yakın çevresi ve çıkar odakları dışında bütün bir ülke için ciddi bir yakın tehlikeye dönüşmesi nedeniyle Erdoğan çok geniş bir kesimin korku ve endişeyle karışık düşmanlığını kazandı. Tamamı öyle “sıkı demokrat” falan olmadığı halde ülke nüfusunun büyük bir bölümünü bu korku ve endişenin etrafında birleştirdi. “Partili başkanlığının” nasıl bir şey olacağını daha “tarafsız cumhurbaşkanlığı” döneminde gösterdi ve bu nedenle de kaybetti.
İkinci kaybeden, normal şartlarda “ilk” olması gerekirken Reis’in olağanüstü ağırlığı nedeniyle kaybedenler listesinde “ikinciliğe” düşen AKP oldu. Hem de yüzde 40’a rağmen! Tabii, iktidar partisinin bazı gayrı memnun şefleri için en ideal durum, RTE’nin başkanlığına yetmeyen, ancak partinin hükümet kurmasına yetecek bir çoğunluktu. Ancak olmadı ve AKP, 276’nın epeyce altında 258’de kaldı ve doğrudan ve tek başına hükümet olma şansını kaybetti.
Ancak sözünü ettiğimiz sadece oyların, vekillerin, siyasi iktidarın kaybedilmesi değil. Bunlarla birlikte ve bunlar sayesinde elde edilen çok büyük boyutlu, İslami usullerle veya “hile-i şeriyye” yoluyla, partinin üzerinde yüzdüğü büyük “havuzda” toplanan bir dizi ekonomik, mali, sosyal vb. çıkarlar, kazançlar… Yani aslında tehlikeye düşen, siyasi İslam’ın itibarı ile birlikte onca yılın “birikiminin” ifadesi olan devasa bir yapı. Üstelik bu kayıplar, sadece bir eksilme veya azalma biçiminde değil, bir “deprem” biçiminde gerçekleşecek, bürokraside, yargıda, emniyette, iş çevrelerinde, medyada, iktidar sayesinde holdingleşmiş cemaat ve tarikatlarda ve de saray ve parti çevresinde kümelenmiş cümle yalakalar âleminde büyük altüst oluşlara yol açacaktır.
AKP’nin geleceği…
AKP’nin geleceğine gelince… Bu, partinin RTE’siz bir şey ifade edip etmediğine bağlı. Aşırı güçlü ve karizmatik ve de tekçi liderler, genel olarak kendileri dışındaki her türlü liderlik ihtimalinin ve lider adayının varlığına izin vermezler. Bu durum, her şeyi varlığıyla ezen “büyük liderin” herhangi bir biçimde yokluğu halinde (son deminde el verdiği veya yaşamasına müsaade ettiği gerçekten güçlü bir halef bırakmadığı durumda) partinin ikinci sınıf adamların elinde (Hak geçmesin, bazen de kadınlar elinde!) çözülüp dağılmasına yol açar. En başından iktidar olarak var olan, gücünü buna borçlu partilerde muhalefette çözülüp dağılma ihtimali daha da büyüktür. (Bak: ANAP) Var olan şartlarda, her ne kadar Abdullah Gül faktöründen söz edilse de AKP’nin varlığı, birtakım politik pazarlık ve güç dengeleriyle birlikte RTE’nin niyetlerine, partiyle kuracağı ilişkinin biçimine, hatta kendisini daha da tehlikeli hale getirecek korku ve endişelerine, belki de “yeniden başlama” azmine bağlı olacaktır. Bildiğimiz kadarıyla hâlihazırda AKP içinde kimse Reis’e rağmen herhangi tasarrufta bulunamayacağı gibi herhangi bir hayal de kuramaz. Fakat, önce örtülü de olsa giderek açık yürüyecek bir parti içi mücadele şu veya bu biçimde uç verecektir.
Ancak atlamadan geçmeyelim; AKP ve asıl şefi yine de yüzde 40 oy alarak birinci parti olmuştur. Kaybettiği oylarda, diktatörce heveslerine paralel olarak ekonomideki gidişattan, gelir dağılımındaki derin adaletsizlikten, işsizlik, yoksulluk ve pahalılıktan, hayat şartlarının bozukluğundan, iş cinayetlerinin politik müsebbibi olmasından, kibrinden, İslami duyarlılık adı altında insani olan her şeye duyarsızlığından, yaşam biçimlerine müdahalesinden, izin vermediği hiçbir alanda insanların nefes almasına bile müsaade etmeme eğiliminden, Kürt sorununun çözümündeki tehlikeli samimiyetsizliğinden, Roboski ve Rojava’daki nefret oluşturan tutumundan ve dış politikasındaki başarısız -maceraperest-tehlikeli çizgisinden kaynaklanan bir dizi etmenin de yer aldığını söyleyebiliriz. Ancak AKP’nin, önemli ölçüde de RTE’nin hâlâ çok sayıda emekçinin desteğini koruduğunu unutmamak gerekiyor. Soma da dâhil birçok yerdeki seçim sonuçları bu duruma işaret ediyor. AKP her ne kadar bütün karşıtlarını “ideolojik” davranmakla suçlasa da bu gücünde “ideolojinin” etkisi büyük. Yani AKP seçmeninin önemli bir bölümünün sadakati, devlet imkânlarını da sonuna kadar kullanılarak, parti etrafında örgütlenmiş sosyal destek görünümlü fitre-zekât-sadaka sistemi ve enformel ilişki ağları tarafından desteklenen ideolojik bir zemin üzerinden sağlanıyor. Bunun kırılması, topluluklara veya bireylerin toplamına yönelik sözlü çağrılarla değil, emekçi kitlelerin örgütlenmesi ve sınıf mücadelesi temelinde bu ideolojik bağın koparılıp zenginle yoksulu bir arada tutan sahte cemaat dayanışmasının parçalanmasına bağlı.
HDP’nin başarısı…
Seçimin gerçek kazananı ise her bakımdan “tarihi” yüzde 10 barajını ve de bununla birlikte pek çok engeli aşmayı başaran HDP olmuştur. Devletin bütün imkânlarının, hem de en yasadışı biçimlerde kullanıldığı, Cumhurbaşkanı’nın bütün teamüllerin, kuralların, yasal ve anayasal sınırların ötesinde doğrudan HDP’yi hedef aldığı; aslında kim olduklarını ve ilişkilerini tahminde güçlük çekmediğimiz “kontra” birimlerinin bütün kanlı provokasyonları eşliğinde yaşanan bir seçim kampanyasına rağmen parti bütün barajları aşmıştır. Kürdistan’da AKP’yi silmeyi başaran HDP, hem direnme ve mücadele gücü, hem organize olma becerisi, hem de politik-stratejik aklı ve yeteneğiyle devletin ve iktidarın bütün kumpaslarına karşı durabilmiş ve 80 milletvekili ile parlamentoya girmiştir. HDP, kitlesi üzerindeki otoritesi, saygınlığı, disiplin kurma gücü ve geleneksel sokak ve mücadele tecrübesinin yanı sıra parlamentodaki gücüyle de büyük önem kazanmıştır. Bu güç aynı zamanda, AKP’nin Kürt ulusal hareketinin tasfiyesini hedefleyen sahte “çözüm süreci” hedefine set çekecek ve artık CHP de dahil konunun bütün muhataplarını kendilerine çeki düzen vermeleri konusunda zorlayacaktır.
HDP’nin, büyük burjuvazinin, aslında farklı ve daha iyi bir sonuç vermeyeceği belli bir erken seçime karşı çıkıp düzen partilerine hararetle bir koalisyonu tavsiye ettiği bir durumda ortaya koyacağı bağımsız tutum çok önemlidir. Partinin solda gerçek bir muhalefet odağı ve giderek Türkiye çapında siyasi bir alternatife dönüşmesi buna bağlıdır. Ezilenlerin tümüne yönelik kapsayıcı tavrın “kimlikçi-kültürel” bir ekseni aşıp, ezilenlerin kahir bir ekseriyetinin sınıfsal olarak mensubu olduğu emek eksenine oturması çok önemlidir. AKP tabanının çözülmesi ve halen bu partiyi destekleyen işçi ve emekçilerin kazanılması, Türk emekçilerinin Kürt nefretinden kurtarılması buna bağlıdır. Zaten yıllardır, baraj nedeniyle, ideolojik olarak devlet partisi konumundaki CHP’ye de “emanet” olarak verilen çok sayıda oyun bu defa, “risk” de alınarak HDP’ye verilmesi ve önümüzdeki dönemde bunun kalıcı bir hale gelmesi çok önemli bir gelişme olacaktır. Liberal-reformist zaafları ve Kürt burjuvazisinin artan siyasi-sınıfsal etkisi parti içinde düzenle bütünleşme eğilimine güç verebilir. Ancak, emek ağırlıklı ve öncelikli bir politik-sınıfsal hat tabanı, taraftarları ve militanları çok büyük ölçüde zaten işçi ve emekçilerden oluşan HDP’yi toplumsal mücadelelerde ve siyasi demokrasi savaşında önümüzdeki dönem için başlıca sol alternatif haline getirebilir. HDP’nin eşitliğe, adalete ve özgürlüğe dayalı bir barış ve çözümün yanı sıra demokratikleşme bağlamında yüzde 10 barajının kaldırılması, siyasi partiler, çalışma ve sendika yasalarının değiştirilmesi, grev ve sendikal örgütlenme karşısındaki bütün yasal veya fiili engellerin kaldırılması, iş güvenliği ve güvencesinin sağlanması, iç güvenlik yasasının ve diğer baskı yasalarının kaldırılması, geçmişin her türlü hesabının sorulması vb. için vereceği mücadele, ona olan desteği artırarak kalıcı hale getirecektir. Aksi bir durum gerçekten ağır bir hayal kırıklığına yol açacaktır.
Önümüzdeki günler…
Neler olabileceğini, önümüzdeki günlerde göreceğiz, ancak yukarıda da değindiğimiz gibi, büyük burjuvazinin öncelikli talebi erken seçim falan değil, çıkarlarını savunacak, “piyasaları” rahatlatacak bir koalisyon; mesela bir AKP-CHP koalisyonu. Bu nedenle herkesi “sorumlu” (Tabii, kendisine karşı!) davranmaya davet ediyor. Gerçi ideal olan Tayyipsiz ve denetlenebilecek kadar güç kaybına uğramış bir AKP tek parti iktidarı olurdu, ancak kısmet değilmiş!
AKP cephesinde ise Davutoğlu’nun ağzından partinin en azından şimdilik bir koalisyondan yana olduğunu anlıyoruz. Ancak bu konudaki başlıca endişe, kendileriyle koalisyon kurabilecek bütün partilerin öncelikle öne sürecekleri “Tayyip Erdoğan Şartı!” Yani “Patron”un siyasi olarak pasifize edilmesi, hükümet işlerinden uzak tutulması. Bu ilk bakışta en azından bazı belli başlı parti ileri gelenleri açısından o kadar fena bir şey olmasa da, Erdoğan’ın partideki doğrudan etkisi ve gücü düşünüldüğünde kimse bunu garanti edemez. Üstelik var olan kritik durumda “Tayyipsizlik” de ciddi tehlikeler yaratabilir. Ancak diğer partiler açısından Erdoğan önderliğinde bir AKP ile koalisyon ise intihardan farksız bir durum.
(Çok affedersiniz) Cumhurun Başı’na gelince, yenilgisinin de etkisi ve öfkesiyle bir garip sessizliğe ve tekin olmayan bir sükûnete bürünmüş vaziyette. O çok bildik “kabadayı”nın yerini çok efendi ve elbette “tarafsız” bir şahsiyet almış gjbi. Herkesi “sorumlu” davranmaya davet ediyor! Ancak yine de herkes, kendisini çok ciddi tavizler karşılığında kurtarabilecek bir düzen içi uzlaşma olmadığı takdirde, başı, bütün çevresiyle birlikte fena halde derde girebilecek olan bu şahsın, başkanlığın nasıl bir zaruret olduğunu kanıtlamak için elinden gelen her türlü kötülüğü yapabileceğini biliyor. RTE, eğer bildiğimiz RTE ise öyle kolay kolay gitmez! Var olduğu bilinen devasa bir çıkarlar ağı, hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet yumağının çözülmemesi için elindeki örtülü ödeneği ve resmi-gayrı resmi imkânları ve organize güçleri de kullanabileceği rahatlıkla tahmin edilebilir. Türkiye’nin kendisinden ve başkanlığından başka bir şansı olmadığını kanıtlamak için ortalığı yangın yerine çevirebileceği konusunda hemen herkes hemfikir. Reis ve AKP açısından esas mesele çeşitli koalisyonlar, olmadı bir erken seçim, olmadı bazı gayrı meşru yollarla, hükümet etmeye uzun bir ara vermemek, iktidardan uzak düşmemek. Bunun başlıca nedenlerinden biri bir “devri sabık” (eski politika dilinde geçmişin hesabının sorulması) endişesi. Unutulmaması gereken, geçmişle son derece gerekli olan bu hesaplaşmanın bütün partiler açısından “mihenk taşı” olacağıdır.
CHP
Yeni “sosyal demokratlığını” henüz tam olarak üzerine oturtamamış ve hâlâ yeterince güven vermiyor olacak ki, bu seçimde de yerinde saymaya devam eden CHP, milletin kendilerine verdiği görevi anladığını ve bu nedenle sorumlu davranacağını derhal ilan etti. Zaten çok uzun bir aradan sonra gelen iktidar ortağı olma şansı pek tepilir cinsten değil. Bu düzen içinde ikbal ve iktidar arayan her siyasi güç, bir biçimde egemen sınıfa hizmet etmek ve ona karşı sorumlu davranmak zorundadır; biz, CHP’nin diğer “sosyal” sorumluluklarının yanı sıra bu temel sorumluluğunu da yerine getireceğine yürekten inanıyoruz! Bu arada, HDP’ye emaneten gittiği söylenen CHP oylarının, zaten uzun yıllardır CHP’ye mecburiyet nedeniyle emaneten verilen oylar olduğunu da tekrardan hatırlatalım!
MHP
Seçimlerin bir başka yükseleni de, AKP’den belli ölçülerde milliyetçi oy devşirmeyi başaran MHP. Bilinen bütün tarihsel -milli korku, panik ve endişeleri, iliklere işlemiş “beka sendromunu”, bütün karşıdevrimci umutsuzlukları kullanarak ve de yeni hiçbir şey söylemeden yüzde 16,5 oy alan ve HDP ile aynı sayıda vekil çıkartan MHP ise koalisyon şartlarını, bu arada da “çözüm sürecinin sona erdirilmesi” şartını öne sürerek erken seçim istediğini söylüyor. Ancak bu partinin, geçmişi, bakış açısı ve iktidar açlığı düşünüldüğünde, “milli sorumlulukları” gereği, bağrına taş basarak da olsa AKP veya CHP ile koalisyona girme ihtimali yabana atılmamalı. MHP her dönem, burjuva düzeninin başlıca unsurlarından olmuştur, bu normal; ancak dileğimiz, mümkün olduğunca uzun bir süre bir iç savaş aparatına veya bir provokasyon aracına dönüşmemesi!
Sevinç ve endişe…
AKP’nin en azından doğrudan ve tek başına iktidar gücünü kaybetmesi ve HDP’nin barajı aşması ülke genelinde ve özellikle de solda büyük bir sevinç ve umut yarattı. Ancak “birilerinin” bu sevinci kursağımızda bırakmak isteyeceğinden eminiz. Endişe, klasik siyasi gerilimlerle ilgili değil; onlar Allah’ın emri! Asıl mesele kendilerine yar olmayanı bizlere de yâr etmek istemeyenlerin; bir kaosu ancak başkanlık sisteminin, hatta rejiminin önleyebileceğini kanıtlayarak iktidar arayacakların; ve de uygun şartlar altında karambol ve boşluktan iktidar devşirmeye çalışacak olan klasik veya neo-klasik Bonapartist düzen güçlerinin yapabilecekleri. Son Diyarbakır cinayetleri tesadüf değil. Olaylar, iktidarın ve devlet güçlerinin doğrudan veya dolaylı sorumluluğu altında yürütülen kanlı seçim kampanyasının bir devamı. Cumhurbaşkanı’nın Kürtlere yaptığı “Faşist Kürtlerden kurtulun!” çağrısına “cuk” oturuyor. Belli ki iktidar mücadelesinin bir ayağı da Kürdün Kürde kırdırılması biçiminde yürüyecek; muhtemelen ülkenin batısını da kapsayacak bir dizi terör ve provokasyon tezgâhı eşliğinde.
Bize gelince…
Bize gelince; sadece işçi sınıfının ve kitlelerin mücadelesine güvendiğimizi söyleyerek HDP’ye verdiğimiz eleştirel seçim desteğinin boşa gitmediğini görmenin sevincini yaşıyoruz. Ancak nasıl bir dünyada, hangi memlekette ve ne tür şartlar altında yaşadığımızın da farkındayız. Her türlü demokratik hak ve özgürlük mücadelesinin içindeyiz. Nereye varılacaksa bunun ancak mücadeleyle, asıl olarak da sınıf mücadelesiyle olabileceğinin bilincindeyiz. Bu nedenle “demokratik hayaller” dünyasında yaşamıyoruz. Ve her şeyden önce bu memlekette sosyalist bir devrim hedefinin, “dört başı mamur” bir liberal veya radikal demokrasi hedefinden çok daha gerçekçi olduğunu biliyoruz. Bu nedenle, çeşitli kılıklara bürünmüş burjuva demokrasilerine karşı işçi demokrasisini savunuyoruz…









































