24. Toplu İş Sözleşmesi sürecinde işverenle sendika arasında anlaşma sağlanamaması üzerine Şişecam işçileri 10 fabrikada 5800 işçiyle greve gitme kararı almıştı. Sendikalılaşmanın bu kadar düşük olduğu Türkiye’de 1947’den beri sendikalı olan Şişecam işçileri Türkiye işçi sınıfı için oldukça önemli bir noktada yer almakta. 1947’den günümüze kadar birçok grev gerçekleştirmiş olan işçilerin bu son grevi, grevin 8. gününde, 25 Haziran 2014 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla “sağlığı ve milli güvenliği tehdit edici” olduğu gerekçesiyle 60 gün sonraya ertelendi! Hepimiz biliyoruz ki grev ne milli güvenliği ne de sağlığı tehdit ediyor. Grev işçi sınıfının her hamlesinde tir tir titreyen hükümeti ve patronların her kuruşunu işçinin emek gücü sayesinde cebe indirdiği kârlarını tehdit ediyor. Grevin erteleme kararı ardından bir basın açıklaması yapan Kristal-İş, grev erteleme kararının tamamıyla hukuksuz olduğunu ve bu kararın ardından Danıştay’a yürütmeyi durdurma ve iptal davası açacaklarını belirtti.
Mihalıççık krom madencileri grevde
Eskişehir’in Mihalıççık ilçesi Kavak köyündeki Türk Maadin A.Ş. Krom Maden Ocağı’nda toplu iş sözleşmesi sürecinde sendika ve patronun uzlaşamaması üzerine grev başladı. Kavak krom madeninde üretim 1930 yılından bu yana kesintisiz sürmesine rağmen patron işçilerin haklı taleplerine 6 ay süren toplu iş sözleşmesi görüşmeleri boyunca kulak tıkamıştı. 15 Haziran günü greve çıkan işçilerin talepleri işçi sağlığı ve iş güvenliğine yönelik gerekli tedbirlerin alınması ve eşit işe eşit ücret ödenerek taşeron işçiliğe son verilmesi. İşçilerin greve çıktığı gün patronun da saldırısı gecikmedi ve işyerinde lokavt uygulanmaya başladı.
Şişecam işçileri Ankara’da grev yasağını protesto etti
Bilindiği üzere Şişecam işvereni ile yetkili Kristal-İş Sendikası arasındaki 24. dönem toplu sözleşme görüşmelerinde ücret zammı, düşük ücretli çalışanlar için iyileştirme zammı, işe giriş ücreti ve bazı maddi haklar ile iş güvencesi ve kazanılmış haklara ilişkin iki maddede anlaşma sağlanamamıştı. Bu nedenle de Kristal-İş 20 Hazirandan itibaren geçerli olmak üzere Şişecam’a bağlı, 5800 cam işçisinin çalıştığı 10 işyerinde grev kararı aldığını duyurmuştu. Direnişin henüz 5. gününde (25 Haziran) ise Bakanlar Kurulu “genel sağlığı ve milli güvenliği bozucu nitelikte” olduğu gerekçesiyle Şişecam grevi için 60 gün süreyle erteleme kararı çıkarttı. Kristal-İş kararı Danıştay’a taşırken, işçiler ise, birçok kentte sürmekte olan direnişlerini bugün (1 Temmuz Salı) Ankara’ya taşıdı.
Yenişehir cam işçisi mücadelesini azimle sürdürüyor
Burjuvazinin bakanları tarafından grevleri yasaklanan ve kendileri yılıp korksun diye bir arkadaşları işten atılan Şişecam Yenişehir işçileri mücadelelerini ilk günkü kararlılıkları ve azimleriyle sürdürüyorlar. Patron, grevin ertesinde cadı avı başlatmak için fabrikanın dört bir köşesini kamera ile donatmışken, alınan önlemler sıkıyönetim tedbirlerini aratmayacak vaziyette. Bu olumsuzluklara rağmen cam işçisi baskılara ve yıldırma politikalarına teslim olmadan yoluna devam ediyor.
Bitlis’te iş bırakma eylemi
Bitlis’in Güroymak ve Mutki ilçelerinde Vangölü Elektrik Dağıtım Anonim Şirketi’nde (VEDAŞ) taşeron şartlar altında çalışan işçiler, insanca bir yaşam için yeterlilik sağlayamayan mevcut haklarının iyileştirilmesi için iş bırakma eylemi yaptı.
“Milli güvenlik” değil “sınıf korkusu”
Kısa Tarih
ABD işçi sınıfı, 1930’lu seneler boyunca verdiği sınıf mücadelesine oldukça radikal ve militan bir öz atfetmişti. Bu özün dönüşebileceği potansiyel toplumsal kalkışmalar, siyasal basirete sahip Birleşik Devletler egemenlerinin politik konumlanışında, Wagner Yasası’nda cisimleşen bir geriletme doğurdu. Wagner Yasası sayesinde -ve elbette İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın yarattığı yıkımın da etkisiyle- ABD’de 1935 yılında 3,5 milyonu bulan sendikalı işçi sayısı, 1947’de 15 milyon oldu. Dahası yasa, sendika ile burjuvazi arasındaki görüşmelere hükümetin müdahalesini açıkça yasaklıyor ve grev hakkına oldukça geniş bir güvenlik getiriyordu.
Şişecam grevi hükümet kararıyla durduruldu
Toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde Kristal-İş sendikası ve patronlar arasında uzlaşma olmaması üzerine 5.800 cam işçisi 20 Haziran tarihinde greve çıktı. 10 ayrı fabrikada patlak veren grevin ana talepleri; ücret zammı, asgari ücret ile 1.200 TL ücret karşılığında çalışan 3 bin işçi için iyileştirme zammı, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin uygulanması ve rapor alan işçilerin maaşında yapılan kesintilerin sona erdirilmesi. Bu taleplere karşılık patronların sendikası olan Cam İşverenleri Sendikası yaptığı açıklamada ‘cam işkolunda dünya genelindeki eğilimler hakkında bilgilendirildiği halde Kristal-İş’in, yaşanan krizi görmemezlikten gelerek taleplerinde ısrarlı olduğunu’ belirtti. Krizin faturasını işçilere kesmek isteyen patronlar utanmadan Şişecam’ın, ‘krizin ağır koşullarına karşılık işgücü azaltmasına gitmeyen ender kuruluşlar’ arasında olduğunu da açıklamalarına ekledi.
Irak’ta Sünni isyanı, IŞİD ve emperyalizm
Geçtiğimiz günlerde IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) birlikleri önce Irak’ın ikinci büyük kenti olan Musul’u ele geçirdi, ardından Bağdat’a doğru yürüyüşe geçerken, ülkenin Sünni-Arap bölgesinin neredeyse tamamını denetimi altına aldı. IŞİD’in askeri harekatı karşısında Irak ordusu paralize olup Şii bölgelere çekildi. Öte yandan, IŞİD’in askeri ilerleyişi sonucunda, Musul’daki Türkiye Başkonsolosluğu’nun düşmesi ve 49 kişilik personelinin rehin alınmasına ek olarak TC vatandaşı 31 tır şoförünün de esir düşmesi, AKP hükümetinin dış politikasının sefaletini bir kez daha tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi.
Gereğini yapmak
1970 Haziranı’ydı; okul kapanmış, yaz tatili başlamıştı. Orada burada avarelik yapıp denize giriyor ve sabahtan akşama kadar top oynuyorduk. Bir gün yine daha ‘karga bokunu yemeden’ başladığımız üst üste üç maçın ardından mahalleye döndüğümüzde arkadaşlardan biri ‘Oolum, işçiler Bağdat Caddesi’nden Kadıköy’e inip ortalığın ağzına s…lar. Hâlâ da iniyorlar!’ haberini verdi. ‘Hadi lan!’ deyip bir arkadaşla birlikte ana caddeye doğru koşturduk. Cadde tarafından kamyon gürültüleri ve uğultu halinde ‘Demirel İstifa!’ sesleri geliyordu. Az sonra ellerinde kalın sopalar, demir çubuklar olan ve kamyon kasalarına doluşmuş işçileri gördük. Kamyonların üstünde çok sayıda Türk bayrağı dalgalanıyordu. Bunlar Kadıköy’dekilere yardıma giden işçilerdi. Yol kenarında biriken kalabalığın içindeki bir amca, ‘Bu işçiler iyice azıttı, Kurbağalıdere Köprüsü’nde polisle çatışmışlar, Kadıköy Kaymakamlığı’nı, polis arabalarını yakmışlar!’ dedi. Bir başkası ‘Bağdat Caddesi’nden geçerken herkese bayrak astırmışlar’ bilgisini verdi. Epeyce iyi giyimli bir başka zat ise endişeli gözlerle, geçen kamyonlara bakıp ‘Evlerimizi elimizden alacaklar!’ diye mırıldanıyordu. İşçilerin tank barikatlarını yardığı, askerlerle de çatıştığı ve çok ölü olduğu söyleniyordu. Ben heyecanla yanımdaki arkadaşa dönüp ‘Yürü lan Kadıköy’e gidelim!’ dedimse de, onun, ‘Oolum bok yoluna gideriz!’* itirazı üzerine bu tarihi olaya daha yakından şahit olma fırsatını kaçırdım. Gerçi henüz kimsenin işçi sınıfının bir tarih yazdığından haberi yoktu…
Brezilya’da isyan kupası
2014 Dünya Kupası’na ev sahipliği yapacak Brezilya’da halk, turnuva için harcanan paralara isyan halinde. Protestocular devletin ülkedeki yoksullukla mücadele ve sosyal konut sağlamaya para ayırmayıp bütçeyi Dünya Futbol Şampiyonası için harcamasına tepkili.
Soma: Asla unutma! Böyle geldi, böyle gitmesin!
13 Mayıs günü Soma’da en az 301 madenci hayatını kaybetti. 432 çocuk yetim kaldı. Yüzlerce ailenin ocağına ateş düştü. Başbakan Erdoğan kan dondurucu bir edayla, “madenciliğin fıtratında var” diyerek katliamı olağan karşıladığını ilan etti. Ölen madencilerin yakınları devlet erkânından acılarına merhem olmasını beklerken tekme, tokat, tehdit ve hakaretle karşılaştı. Başbakan Erdoğan madenci yakınlarına yönelik insafsız söylem ve davranışların bizzat başını çekti. İşçileri müdafaa etmesi gereken sendika yöneticileri katliama kılıf arama yarışına girdi. Pekiyi, ne olacak? Ateş düştüğü yeri yakıp kül edecek ve öylece kalacak mı? Hayır, Soma’yı asla unutmamalıyız! Böyle gelmiş ama böyle gitmesin, gitmemeli!
Gençliğin sınıfı
İşçi sınıfının tüm tarihsel kazanımlarının burjuvazi tarafından yok edildiği zamanlarda yaşıyoruz. Bürokratik de olsalar işçi sınıfının dev kazanımları olan işçi devletlerinin tarihe karıştığı, sosyal demokrasinin ve adında ‘sosyalist’ kelimesi geçen partilerin her geçen gün işçi sınıfına karşı yeni ekonomik saldırılar ve kemer sıkma politikaları planladığı, işçi sınıfının (proletaryanın) yok olduğunu söyleyen burjuva düşünürlerin her yanda türediği, iş cinayetlerinin, işsizliğin, yoksulluğun her gün arttığı zamanlar bunlar. Bizim, biz gençlerin, sendikalarda örgütlenmiş yüz binlerce işçinin her gün patronlarına karşı verdiği korkusuz mücadeleyi, okul kulüplerinden politik örgütlere kadar her yerde örgütlenmiş öğrencilerin işkenceyi ve ölümü göze alarak savaştıklarını hatırlamamıza olanak vermeyen bir zaman.
Soma’daki işçi cinayetlerinin sorumlusu göçmenler mi?
Başlamadan önce aylık bir gazetede yazı yazmanın zorluğuna vurgu yapmak isterim. Gündem çok çabuk geçip gidiyor, önemli olaylar oluyor ve gazete çıkana kadar bir başka gündem öne çıkıyor.
Yazımızın başlığında belirttiğimiz gibi Soma’nın sorumlusu göçmen işçiler mi? Önce bir geriye dönelim ve 13 Mayıs’ta ne olmuştu, tekrar hatırlayalım.
Direnişlerden
Punto Deri direnişi sona erdi (15 Mayıs 2014)
Sendikalaştıkları için işten atılan ve 288 gün direnişlerine devam eden DERİTEKS üyesi işçiler direnişlerine son verdi. 14 Mayıs’ta sonlandırılan direnişte bir basın açıklaması gerçekleştirildi. Soma’da iş cinayeti sonucu katledilen işçiler için 1 dakikalık saygı duruşuyla başlayan basın açıklamasına Punto Deri işçisi Ramazan Aygün’ün konuşması damga vurdu: “İşverenler yasayı çiğnediği zaman hiçbir bedeli, karşılığı yok. Anayasayı kendileri yaptıkları için kendileri istediği gibi çiğneyebiliyor. Ancak bir işçi, bir vatandaş ufak bir hata yapsa başı beladan kurtulmuyor. Neden? Çünkü sistem onların elinde.” Ramazan Aygün’den sonra sözü alan DERİTEKS genel başkanı Musa Servi Punto’daki direnişe öncelikle çalışma koşullarının düzeltilmesi için başladıklarını söyledi ve bu direniş sayesinde Punto Deri’de ve Zeytinburnu havzasında köle gibi çalıştırılan deri işçilerinin çalışma koşullarının iyileştirildiğine dikkat çekti.
AB seçimleri: Devrimci bir alternatifin yokluğunda giderek artan istikrarsızlık
Avrupa seçimlerinin sonucu Avrupa Birliği’nin içinden geçmekte olduğu politik krizin bir yansıması niteliğinde. Seçimlerde her ülkenin kendine özgü dinamikleri belirleyici olsa da, asıl öne çıkan belirleyici unsur işçilerin yıllar süren mücadeleler sonucu kazanılmış haklarına yönelik ciddi saldırılar teşkil eden ekonomik kriz ve kemer sıkma politikaları temelinde gelişen ortak eğilimler oldu. Bir yandan AB ülkelerinde istikrarın temel dayanakları olarak görülen sağ ve sosyal demokrasinin yıpranmışlığı her geçen gün giderek daha da inkar edilemez hale gelirken, bir yandan da aşırı sağın giderek yükselmesi, burjuvazinin farklı kesimlerinin saldırıları çok daha keskinleştirecek yeni bir dönemece girme hazırlığında olduğunu gösteriyor. Diğer uçta ise Syriza’nın zaferi gibi sola dönüşler yaşansa da, işçi sınıfının ve halkların yanında durarak bankaların ve patronların Avrupası’yla kesin bir kopuşu savunan devrimci bir alternatif ortaya çıkmış değil.
Yeni Taşeron Yasası: Güvencesiz çalışmada yeni bir strateji
Bu ay içerisinde Başbakan’a sunulacak ve meclis tatile girmeden kabul edilecek olan Yeni Taşeron yasası “taşeron işçilere müjde”, “binlerce kişinin borcu silinecek” haberleriyle sunuluyor. Ancak biraz incelendiğinde yasanın kendisinin taşeron çalışmanın yaygınlaştırılmasını amaçlayan hilelerle dolu olduğu görülüyor.
Durmak yok yola devam: Yeni Yargı Paketi ve AKP’nin toplum mühendisliği
AKP’nin öncülüğünü yaptığı toplumsal, siyasi ve ekonomik yeniden yapılanma programı, durmak bilmeden ilerlemeye devam ediyor ve yeni bir müjde paket ile karşımızda! Paket meclis adalet komisyonunda görüşülüp kabul edilmiş durumda ve diğer torba yasaları ve paketleri aratmayacak nitelikte.
15-16 Haziran: Sınıfın sahneye çıkışı!
15-16 Haziran 1970’te, Türkiye işçi sınıfının birleşik, kitlesel, militan karakteri ve politik sonuçlarıyla en etkili direnişi yaşandı. 15 Haziran’da 75 bin, 16 Haziran’da 150 binin üzerinde işçi İstanbul’u üç ayrı koldan yürüyerek sardı. Çok sayıda sokak çatışması yaşandı. Sermayenin polis gücünün yetersiz kaldığı noktalarda ordu işçilere müdahale etti. 150’den fazla fabrikanın katıldığı eylemlerde Mutlu Akü işçisi Yaşar Yıldırım, Vinteks işçisi Mustafa Bayram ve Cevizli Tekel işçisi Mustafa Gıdak patronların kolluk güçleri tarafından katledildi.
İzmir Aliağa’da direniş devam ediyor
İzmir Aliağa’da, Aliağa Belediyesi tarafından işten çıkarılan 104 işçinin belediye önündeki direnişi 27. gününe girdi.
Belediye seçimlerinden sonra MHP’li Serkan Acar’ın devraldığı belediyeden 104 taşeron işçinin neden gösterilmeden atılması üzerine direnişe geçen işçiler, 27 gündür belediyenin önündeki çadırda nöbet tutuyor. İmza kampanyaları, oturma eylemleri ve sloganlarla direnişlerini sürdürüyorlar.
“Gezi’den Soma’ya” etkinliği gerçekleşti
İDP Girişimi’nin “Gezi’den Soma’ya: Baskıya ve Sömürüye Karşı Mücadelelerle 1 Yıl” başlıklı etkinliği, 1 Haziran Pazar günü İDP Eyüp/Alibeyköy ilçe bürosunda gerçekleşti. Etkinlikte ilk olarak, Gezi isyanı sürecinde, Soma’da ve tüm iş cinayetlerinde hayatını kaybedenlerin anısına ve Arjantin’de Sosyalist İşçi Partisi (PST) üyesi üç devrimci Marksist militanın faşistler tarafından katledilmesinin yıldönümü dolayısıyla 1 dakikalık saygı duruşunda bulunuldu.
Kadınlar can güvenliği istiyor!
Geçtiğimiz ay içinde Tekirdağ Çerkezköy’de Basaş Strafor Fabrikası’nda operatör olarak çalışırken, kalıp temizleme sırasında baskı makinesine sıkışarak yaşamını yitiren Satiye Gür’ün duruşması görüldü. Belki adını sanını duymadığımız onlarca işçi cinayeti davalarından birisiydi. Ama Türkiye’deki işçi güvenliği meselesine dair küçük ama çok manidar bir duruşma yaşandı. Fabrikanın patronları “eğer makinenin çalışmamasını sağlayacak düğmelere bassaydı kaza olmazdı” diyerek vefat eden Satiye Gür’ü suçladı. Avukatlar iş kazalarının önüne geçecek sensörlü makineler olduğunu belirtirken, sanıklar “öyle makine olmaz” diye kendilerini savunurken hakim de, “sensörlü makine yokmuş işte” diyerek avukatları tersledi ve bu arada davaya müdahil olmak isteyen Bağımsız Tekstil İşçileri Sendikası’nı reddederek duruşmayı bitirdi. Patronlar işçi cinayetinin faturasını ölen Gür’e keserken, hakim patronları korumaya devam etti ve cinayet münferit bir kazaymış gibi görüldü, gitti. Bu duruşmadan bir hafta sonra yaşanan Soma katliamı için de bizi nasıl bir tiyatronun beklediği açık; suçlu ölen işçiler, yaşasın sermaye!
İstifa baskısı
“Merhaba, iki yıldır bir işyerinde çalışıyorum. İşverenim, yıllık izinlerimizi kullandırmıyor. Bunun yerine işten ayrılırken hak ettiğimiz ücretleri ödeyeceğini söylüyor. İzne çıkmak istediğimi söylediğim günden beri, müdür her gün beni odasına çağırıp ne zaman istifa edeceğimi soruyor. İstifa etmeyeceğimi söyledikten yarım saat bir saat sonra yanıma gelip ilgisiz konularla ilgili, sorumluluğum olmayan işlerde hata yaptığımı söyleyerek bağırıp çağırıyor. Çok bunaldım. Ne yapabilirim, bir hakkım var mı?”
Şeytan Üçgeni’nden sınıf rotasına
Son yirmi yıldan beri ülkedeki politika dünyası üç kesimin farklı ideolojik söylemleri arasına sıkıştırılmış halde: İslamcı hareket, laik akım ve Kürt ulusalcılığı. Daha doğrusu, üç ana politik odak (ve onun ardında yatan ekonomik odaklar), iktidarda olabilmek (ve tabii “iş yapabilmek”) ya da politik etki alanlarını genişletebilmek için toplum kesimlerini bu üç ana ideolojik ve politik söylem çerçevesinde topluyorlar, toplamaya gayret ediyorlar.
Biri fıtrat mı dedi?
Türkiye tarihinin en büyük maden faciasını 13 Mayıs’ta Soma’da yaşadık. Resmi rakamla 301 işçinin cinayete kurban gittiği bu facia, ülkede çalışma düzeninin ne hale geldiğini ve taşeron, esnek ve sağlıksız çalışma koşullarının bizzat yasalarla belirlendiğini tüm çıplaklığıyla gösterdi. Taşeron ve sömürü o kadar arttı ve yaygınlaştı ki, bu konu AKP tabanında dahi tartışılır hale geldi.
Madenler özelinde taşeron sistemi yanında rödövans sistemi de işletiliyor. Özal döneminde Türkiye Taşkömürü Kurumu’nun (TTK) başlattığı bu sistem, AKP dönemindeki maden yasası değişiklikleriyle yasal zemine kavuştu.
“Cinayet şirketi”
Başbakan’ın Soma katliamının ardından kürsüye çıkıp bu işin “fıtratından” söz ederken verdiği 1860, 1914… gibi çok eski örnekler, ilk akla getirdiği “çağdışılığa” rağmen aslında son derece “çağdaş” bir soruna işaret ediyor. Emeğe karşı uluslararası bir saldırı olarak “küreselleşmenin” dünya ölçeğindeki başarısı oranında, neoliberal, serbest piyasacı ekonomik model, hak ve kazanımlar açısından işçi sınıfının yüz küsur yıl öncesine dönüşü anlamına geliyor. İşçilerin, 19. yüzyıl başlarından itibaren uğrunda mücadele ettikleri hemen her şey, sermaye tarafından yasal veya yasadışı yollardan, bazen zora da başvurarak geri alındı, budandı, kullanılamaz hale getirildi. Emeğin örgütlü gücü ve direnişi kırıldığı oranda yıkım arttı. Sınıfın direnebildiği yerlerde, yaygın işsizliği, göçmen işçileri ve yurtdışı üretim imkânlarını da tehdit olarak kullanıp bu güç ve örgütlülüğü zayıflatacak veya by-pass edecek esnek çalışma biçimleri, emek piyasasının düzensizleştirilmesi vb. yöntemler devreye sokuldu. Bu örgütlülüğün kırılabildiği veya zaten zayıf olduğu, hatta bazen hiç olmadığı yerlerde emek adeta “paryalaştırıldı!”
Soma katliamı ve sınıf sendikacılığı
Soma Madenleri’nde; taşeronlaştırma ve özelleştirme ile birlikte düşük maliyet ve yüksek kâr politikaları 300’den fazla insanın canını aldı! Üstelik bu maden sendikalaşmanın en yoğun olduğu işyerlerinden biriydi!
Devlete ait madenlerin özel sektöre kiralanmasıyla birlikte, üretim miktarında sınırlılık kaldırıldı ve devlet, üretilen tüm kömürü satın almaya başladı. Örneğin Soma’da ton başına üretim maliyeti ~140 dolardan, ~23 dolara düştü. Bunun yanı sıra üretimi artırmak için teknolojik yenilikler yapılmadı, üretim artışı yalnızca işçilerin üzerinden sağlandı. Peki; Türk İş’e bağlı Türkiye Maden İş Sendikası sendikasının örgütlü olduğu bir madende sendika üzerine düşeni yaptı mı?
Neoliberalizm, tabiat ve doğal afetler
Toplumsal üretim süreçleri, özlerine bakıldığında, birçok olgunun yanı sıra, tabiatın düşman kuvvetleriyle girilen mücadelenin de bir ifadesini oluştururlar. Üretici güçlerin gelişimi yönündeki her bir adım, aynı zamanda insan-doğa ilişkisinin rasyonalize edilmesi çabalarında ileriye doğru atılan bir hamledir. Ekonominin toplumsal örgütlenişinin imkân verdiği ölçüde, mümkün olan en az emek-zaman cetvelinde en fazla üretimi ve verimi gerçekleştirebilme hedefi, tabiat kuvvetlerine gösterilen bağımlılığın bir şekilde çözülüşünü şart koşar. Bir bağlamda topluma hâkim olan üretim ilişkileri, toplumun doğayla ve onun gündelik hayata etki eden yıkıcı ve/ya yapıcı yanlarıyla girdiği ilişkide belirleyicidir. Elbette tek başına bu üretim ilişkileri, toplum-doğa diyalektiğini inşa edemez (üretici güçlerin gelişimi, teknik ve teknolojik yeterlilik, üretenlerin üretirken edindikleri bilgi, görenek ve geleneklerin çağlar boyu birikip sıçramalarda bulunması, vb. gibi sayısız farklı somut etkenin de bu inşa sırasında rol aldığı gözlemlenebilir), ancak parantez içinde sayılan koşulların olgunlaşmış ve hatta dalda kalan bir meyve gibi çürümeye yüz tutmuş olduğu bir konjonktürde (ki bu tekelci kapitalizm aşaması olur), son tahlilde belirleyici olanın bu ilişkiler ve bu ilişkilerin etkileşimde olduğu üretim tarzı olduğunu söylemek abartıya kaçmak olmaz.
Devlet, polis ve yargı şiddetine karşı Can Ailesi ile dayanışmaya!
2010 yılında gördüğü polis işkencesi sonrasında yaşamına son veren Onur Yaser Can, ve oğlu için verdiği hukuk mücadelesi boyunca maruz kaldığı devlet şiddeti ve hukuk ihlallerine dayanamayarak Mart 2014’de aramızdan ayrılan Hatice Can için adalet arayışı süreci devam ediyor.
İDP Eyüp İlçe Bürosunda gençlik toplantısı
İDP Girişimi Eyüp İlçe Bürosunda öğrenci, işçi ve işsiz; üniversiteli ve liseli birçok genç, işçi gençliğin sorunlarını tartışmak ve çözümler aramak üzere biraraya geldiler. Patronların Soma’da yaptıkları katliamı gündemlerine alan gençler, ilk olarak İMKB Ticaret Meslek Lisesi, Şişli Endüstri Meslek Lisesi, Galatasaray Üniversitesi gibi kendi okullarında Soma için yapılan eylemleri paylaştılar, daha sonra bu eylemlerin nasıl geliştirilebileceği üzerine kafa yordular.
Soma tanıklıkları
Soma’da madende patlama olduktan sonra, hemen her gün, sabah erkenden başlayan salalar, akşama kadar durmadan devam ediyor. Kınık’ta, Soma’da ve civar köylerinde bir yakınını kaybetmemiş ev yok gibi.
El costo del neoliberalismo: La masacre de Soma en Turquia
Traducido por Mariana Morena
El martes 13 de mayo cientos de mineros quedaron atrapados bajo tierra después de un incendio en una mina de carbón perteneciente a la Corporación Soma (Soma Holding SH) en Soma, una pequeña localidad de 100.000 habitantes en la ciudad de Manisa, en el oeste de Turquía, cuya economía se basa principalmente en la industria minera. La operación de rescate finalizó el sábado 17 de mayo y el ministro de Energía y Recursos Naturales, Taner Yildiz, declaró la cifra final de muertos en 301 mineros.
The cost of neoliberalism: Soma massacre in Turkey
On Tuesday, May 13, hundreds of miners got trapped underground following a fire at a coalmine belonging to Soma Holding in Soma, a small town of 100,000 inhabitants in the city of Manisa in western Turkey, whose economy is primarily based on the mining industry. The rescue operation came to an end as of Saturday, May 17, and Energy and Natural Resources Minister Taner Yıldız declared the final death toll to be 301 miners.
Ukrayna’nın politik ve sosyal dramı
Aşağıda, UIT-CI (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal) Sekreteryası’ndan Miguel Sorans’ın Ukrayna’daki gelişmelerin arka planını ve güncel durumunu ele aldığı yazısını paylaşıyoruz. Yazı, Ukrayna cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce kaleme alınmıştır.
Alibeyköy’de Soma katliamı protestosu
Soma’da 12 Mayıs günü yaşanan, -şimdilik- 284 maden işçisinin ölmesiyle sonuçlanan katliam için yapılan protesto eylemleri devam ediyor. 15 Mayıs günü Eyüp/Karadolap’taki Pir Sultan Abdal Cem ve Kültür Evi’nin çağrısıyla Eyüp’te kitlesel bir eylem gerçekleşti. Saat 21.00’de başlayan eylemde “Soma’nın katili AKP” ve “Soma iş kazası değil cinayet! Bu acının tarifi yok” pankartı taşınırken yüzlerce insan “Soma’nın öfkesi AKP’yi yenecek” ,”İş kazası değil bu bir katliam”, “Sendikalar göreve genel greve”, “Hükümet istifa” sloganlarıyla yürüdü. Mahallenin geri kalanı da yürüyüşe pencerelerinden alkışlarla destek verdi.
Soma’dan izlenimler
Soma’ya ilk girdiğinizde şu cümle karşılıyor sizi; “Kara Elmas Diyarına Hoş Geldiniz!”. Öyle bir şehir düşünün ki bütün varlığı kömüre bağlı, yüzlerce ölüme rağmen insanların halen madenlere indiği, üç gündür sürekli salaların yankılandığı, o kente giden her aracın mutlaka yarısının cenazeye geldiği, uykusuz bir şehir.
On binler Somalı maden işçileri için seferber oldular!
Manisa’nın Soma ilçesinde Cumhuriyet tarihinin en büyük işçi katliamının yaşanmasının ardından, saat 19:00’da Taksim Tünel’e çağrı yapan DİSK, KESK, TMMOB ve TTB gruplarının, Galatasaray Lisesi önünde yaptıkları basın açıklaması, kitlesel bir seferberlik halini aldı. Onlarca siyaset ve on binlerce insanın doldurduğu alanlarda, biz de İşçi Demokrasisi Partisi Girişimi olarak, flamalarımızla ve üzerinde “İş Kazası Değil Katliam, Kader Değil Mücadele, Bütün Madenler İşçi Kontrolünde Kamulaştırılsın!” yazılı ozalitimizle oradaydık.
Soma’da işçi katliamının sorumlusu sermayenin iktidarı AKP hükümetidir!
Soma’da Soma Holding’e ait kömür madeninde, trafo patlaması nedeniyle meydana geldiği iddia edilen katliamda hayatını kaybeden işçilerin sayısı iki yüzü aşmış vaziyette. Galerinin yüzlerce metre derinliğinde ise sayıları bilinmeyen işçilerin hala kurtarılmayı beklediğini umuyoruz. Yaşanan bu katliam sebebiyle hayatını kaybeden işçilerin ailelerine başsağlığı diliyoruz, yaralı olarak çıkarılan çalışma arkadaşlarına ise acil şifalar diliyoruz. Soma’da yaşanan işçi katliamı ilk değildir, işçi katliamının baş sorumlusu işçi ve emekçi düşmanı AKP hükümetidir!
UIT-CI VE UBK (İDP- LI) Birleşme Kongresine çağrı
İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (UIT- CI) ve İşçi Demokrasisi Partisi Girişimi (İDP) ile Enternasyonalist Mücadele (LI-İspanya) tarafından oluşturulan Uluslararası Birlik Komitesi (UBK) güçlerini birleştirmeye karar vermiştir. Bu doğrultuda Meksika’dan POS-MAS’ın da (Sosyalist İşçi Partisi) katılımıyla Ağustos 2014 içinde bir kongre gerçekleştirilecektir. Söz konusu güçler arasındaki birlik, esas olarak uluslararası sınıf mücadelesinin temel sorunlarına ortak yanıtlar geliştirerek ilerleme çizgisinin bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.
Hükümetin “Passolig Kart” fiyaskosu
2011 Yılında hazırlanan yasa tasarısıyla hayata geçmeyi bekleyen e-bilet yerel seçimlerden hemen sonraki gün uygulamaya koyuldu. Peki neden e-bilet? Neden Aktifbank? Neden seçimlerden sonra?
Baskıya, yolsuzluğa ve güvencesizliğe son! Çözüm işçi iktidarı!
Neoliberal Erdoğan hükümeti 1 Mayıs’ta bir kez daha işçi-emekçi düşmanı yüzünü gösterdi. Her fırsatta önüne arkasına demokrat sıfatı eklenerek muhafazakâr, dindar. vs. diye anılan Erdoğan hükümeti katıksız kapitalist bir hükümettir. Kul hakkıymış, alın teriymiş, tüyü bitmemiş sabilermiş bunların tümü aralıksız söyledikleri yalanlardır. Dini-imanı para olan bu insanların asrın soygun ve rüşvet iddialarıyla suçlanması boşuna değildir. Erdoğan hükümetinin avaneleri, Taksim ve Kızılay’a çıkmaya çalışanlara yönelik “işçi değil” hafiyeliğini bırakıp, kolundaki 700 bin liralık saatin hesabını günlerdir veremeyen sözüm ona kul hakkı yemez, dini bütün bakanlarının izahını yapsınlar. Erdoğan hükümetinin işçi ve emekçilere on iki yılda beş kuruşluk bir faydası olmamıştır. Ne vakit bir parça hak veriyor gibi yaptılarsa kaşıkla verdiklerini kepçeyle geri almışlardır. Deveyi hamuduyla götüren Erdoğan hükümetinin kendi ve yandaşları dışındakilere verdiği sadece işsizlik, yoksulluk, baskı ve zulüm olmuştur. Elbet eden bulur!
Ölü mü denir şimdi onlara…
Öylesine sıkılmış ki yumrukları
İyice sıkılsın yumruklar
Saklansın diye bir armağan gibi bu katılık
Öylesine sıkılmış ki yumrukları
Kimse hüzünlü olmasın
Kimse hüzünlü olmasın diye
Sırası değil hüznün daha…
Devrimin motor güçleri: Kriz ve emekçi gençlik
“Mücadelenin sonucunu belirleyecek olan asıl güç; gençlik, özellikle işçi gençliktir.” V.İ. Lenin
Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birlikte burjuva lafazanların yarattığı neoliberal kurgulardan biri olan ‘işçi sınıfı tarihe gömülmüştür’ yargısı, son çeyrek asırdır gerçeklerin ağır sınavına tabi tutuluyor. Her geçen gün, hayatın, bu konuda acımasız bir öğretmen olmaya soyunduğunu gösteriyor.
Devlet, polis ve yargı şiddetine karşı Can Ailesi’yle dayanışma kampanyası örülüyor
2010 yılında gördüğü polis işkencesi sonrasında yaşamına son veren Onur Yaser Can ve oğlu için verdiği hukuk mücadelesi boyunca maruz kaldığı devlet şiddeti ve hukuk ihlallerine dayanamayarak Mart 2014’te aramızdan ayrılan Hatice Can için süregelen adalet mücadelesi çerçevesinde 11 Nisan’da Kadın Dayanışması’nın çağrısı ve kardeşi/kızı Ezgi Sevgi Can ve babası/eşi Mevlüt Can’ın katılımlarıyla bir toplantı düzenlendi. İstanbul’da Can Ailesi ile dayanışma kampanyası örmek üzere atılan ilk adım olan bu toplantıda, bir yandan Onur Yaser Can ve Hatice Can’ın yaşadığı sayısız hukuk ihlali üzerinden polis ve devlet şiddetinin teşhir ve eleştirisi yapılırken, diğer yandan da örülecek kampanyanın hedef ve talepleri tartışıldı.
Mısır’da 683 idam kararı daha
Askeri yönetimin yönlendirdiği Müslüman Kardeşler (MK) davasının 24 Mart’ta görülen duruşmasında 529 siyasi aktiviste verdiği idam cezasının yankıları sürerken mahkeme akıl dışı kararlar vermeye devam ediyor.
Çin’in tarihindeki en büyük grev
Dünyanın en fazla ihracat yapan ülkesi Çin, geçtiğimiz günlerde tarihindeki en geniş çaplı greve sahne oldu. 14 Nisan’da Dongguan şehrinde başlayan greve katılan işçi sayısı, işçi hakları örgütlerine göre iki hafta içinde 40 bin gibi bir rakama ulaştı. Grev, dünyadaki en büyük spor ayakkabı üreticisi olan Yue Yuen Holding’in sahibi olduğu iki ana fabrikada patlak verdi. Tayvan kökenli Yue Yuen Holding, Nike, Adidas, Puma, Reebok, New Balance, Timberland, Solomon gibi dünyaca ünlü markaların spor ayakkabı üretimlerindeki en büyük grup ve Çin, Kamboçya, Vietnam, Bangladeş, Hong Kong, Endonezya ve Meksika’da olmak üzere 423 bin çalışana sahip. Yue Yuen Şirketi’i 2013 yılında, işçi sayısında yüzde 8 oranında azaltmaya gitti, karşılığında da çalışma saatlerini arttırdı, mola ve benzeri “zaman kayıplarını” en aza indirdi, işçilerin emeklilik fonlarına yatırılması gereken primleri ihmal etti. Fabrikada uzun yıllardır çalışan işçiler hâlâ belirli süreli iş sözleşmesi ile çalışıyor, böylece şirket işçilerin sosyal primlerini yatırmaktan kurtuluyor ve işçileri daha yoğun çalışmaya maruz bırakabiliyor.
1 Mayıs’ın ardından: Ortak mücadeleyi sürekli kılmak
İşçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs, iktidarın Ankara Kızılay ve İstanbul Taksim yasaklarının gölgesinde gerçekleşti. Ancak tüm baskı ve engellere rağmen ülke çapında yüz binlerce emekçi ve genç sokaklarda, alanlardaydı. Kadınlar ise ‘kadın eylemcinin şekli şemali’ tartışmaları yapıladursun(!) Gezi direnişi sürecinde olduğu gibi yeniden mücadelenin ön saflarındaki yerini aldı. Baskıya, yolsuzluğa, güvencesizliğe, cinsiyetçi işbölümüne, erkek ve devlet şiddetine karşı sözünü 8 Mart’ın ardından bu kez de 1 Mayıs alanlarında dile getirdi.
Suriyeli mülteciler ve hükümetin ikiyüzlülüğü
Suriye’de devrim dördüncü yılına girdi. Yıkım, açlık ve sefalet ülkenin her yerine sirayet etmiş durumda. İstatistikler korkutucu; Kasım 2013 verilerine göre yaklaşık 22 milyonluk Suriye nüfusunun yarısı zorunlu göçe maruz kaldı. Büyük bir bölümü ülke içinde yer değiştirirken yüzde 75’i kadın ve çocuk 3,5 milyon kişi çevre ülkelere göç etti. Birleşmiş milletler’e (BM) göre 2014 yılının sonuna kadar bu sayının 6,5 milyona çıkması öngörülüyor.
1 Mayıs’ta çalışan işçiler
“1 Mayıs’ta işverenim beni çalıştırdı. Öncelikle beni çalıştırabilir mi? Çalıştırmazsa haklarım neler, çalıştırabiliyorsa 1 Mayıs hani tatildi, tatil olmasının manası ne?”








































